Ve sıra geldi, despotik düzeni 'başkanlık sistemi' kisvesiyle meşru hale getirmeye

Bahçeli kapıyı araladı, kim varsa içeri doluştu.

Neymiş? Türkiye anayasa reformuna hazırmış.

Reform dedikleri, 12 Eylül’de askerlerin serdiği halı üzerinden kaskatı bir tek-adam düzenini meşru hale getirmekten ibaret.

Neyin anayasa reformu?

Siyaset ustası Erdoğan, memlekette başta Allahlık ana muhalefet ve destekçisi kesimler olmak üzere, ‘demokratik ortak akıl’ namına hiçbir şey olmadığının çoktandır farkında.

AKP’den gayrı memnun kesimler, Kürtler hariç, muazzam bir ‘şuur felci’ içinde olup bitenleri seyrediyor. Yarın öbürgün ülke muhtemel bir savaşın içine girerse de bu değişmeyecek.

Erdoğan’ı 2015 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra rahatlatan, hele 7 Haziran – 1 Kasım arasında sergilenen ‘muhalefet komedisi’nden feyz alarak gaza basmasını sağlayan da bu.

Ne söylese yutan, yutkunan bir toplum var.

Aradan üç ay geçti, şu ana kadar hiçbir somut kanıtla desteklenmemiş bir ‘FETÖ’ gargarasıyla devletin genetiği göz göre değiştirilirken medyasıyla kanaat önderleriyle herkes, kurulmuş hoparlör gibi aynı nakaratlarla birbirine masallar anlatıyor.

Bu darbenin düğmesine kim bastı, cuntada kimler oturacaktı?

Ortada tek bir somut kanıt yok.

Siyaset ustası Erdoğan, ‘FETÖ’ hikayesiyle de yetinmedi, gözünü hiç ayırmadığı, Orta Asya Tipi Başkanlık modelinin, Azerbaycan tarzı hanedan formülünün topluma eze eze, kafa ütüleye ütüleye benimsetilmesi için, iç düşman konseptini HDP’nin temsil ettiği Kürt muhalefeti de kapsayacak şekilde genişletti.

Nereye al atsanız FETÖ çıkıyor, baksanıza.

Onların çıkmadığı yerde de Kürt muhalefeti Erdoğan’ın imdadına yetişiyor.

Çift dikişli, sağlam gidiyor Erdoğan.

Elinde tuttuğu ipler, 15 Temmuz’dan sonra çok daha sağlam.

Neymiş, anayasa reformuymuş.

Medyanın sadık ve diz çöktürülmiş kesimi de sanki bütün olup bitenler normalmiş gibi, bu sözümona tartışmanın meşrulaşmasına su taşıyor.

Allah akıl fikir versin.

baskkan

Anayasa reformu diye yutturulmaya çalışılan şey, 12 Eylül’ün ‘deli gömleği’ anayasasının içine, başbakanlığı pasifize eden, hükümeti tasmalayan; parlamentoyu, yargıyı, medyayı tek kişiye bağlayan ve bir aile yönetimini, din kisveli bir hanedana dönüştüreren memleketi daha da baskıcı bir serüvene sürükleyecek formülün adıdır.

Bugün hükümet borazanı medyaya yansıyan ‘kulisler’ de zaten bunu söylüyor:

Tam başkanlık, üniter yapı, güçlü merkez.

Proje bundan ibaret.

İtiraz edenlere ‘çok geç kaldınız’ manasında işin doğrusunu esasen Adalet Bakanı Bozdağ söylemedi mi?

“Siz farklı düşündüğünüzde durum değişiyor mu? Fiili başkanlık durumu yok mu? İstediğiniz kadar yok deyin, var!”

Topa atlayan Başbakan Binali Yıldırım, kadayıfın altının kızardığını teyit etti: Parlamenter sistem Türkiye’nin sorunlarına çare değil, ‘başkanlık sistemi’ni içeren anayasa teklifi en kısa sürede Meclis’e getirilecek ve sonuç ne olursa olsun referanduma gidilecek.

Ve Erdoğan bugün Konya’da gazı köklüyor:

Şimdi milletim “Başkanlık sistemi” istiyor. Milletim diyor. Ben demiyorum ki. Parlamentodaki siyasi partilerimize “egemenlik kayıtsız şartsız milletin değil mi, gelin millete götürelim. Eğer milletim bu işe ‘evet’ diyorsa Başkanlık sistemine adım atalım” diyorum. Sorun şahsımdan kaynaklanmıyor, şahsımın yönetim anlayışından kaynaklanıyor. İstiyorum ki patinaj yapmayalım, hızla yola devam edelim.

Proje pişti, hazır gibi.

Kıvama gelen, Meral Akşener ‘badiresini’ atlatmış olan MHP’dir.

Bahçeli ‘hazırız’ı ilan etmişti:

”AKP bir anayasa hazırlığı varsa, mutabık kalınan diğer maddelerle birlikte TBMM’ye getirmelidir. Vekiller vicdanlarıyla oy kullanacaklardır. Bu anayasa değişiklik teklifi ya 367’yi aşarak kanunlaşacak ya da 330’un üzerinde kalarak referanduma sunulacaktır. MHP her karara saygılıdır. Bizim düşüncemiz mevcut sistemin güçlendirilmesidir.”

En önemlisi son cümledir ve perde arkasını anlatmaktadır.

MHP’nin derdi, veya şartları, açıktır: Mevcut anayasanın ilk dört maddesinin korunması, merkeziyetçi yönetim biçimine dokunulmaması, başta Kürtler ve Aleviler olmak üzere farklı ve güçlü kimliklerin haklarının tanınmaması.

Duruma artık hakim olan, 15 Temmuz sonrası TSK’nın genetiğini de kendine tabi kılan Erdoğan’ın iktidar bekası adına bunlara hiçbir itirazı yok ve olmayacak.

Bu yüzden, Bozdağ’ın dediğine ek olarak, memleketi artık fiili bir AKP-MHP koalisyonunun yönettiğini söylemek abartı olmaz.

Bu iki parti uzlaştığı, ve diğerlerini dışladığı ölçüde Türkiye, feyzini Orta Asya’dan alan faşizan bir düzeni topluma ‘milli irade’ nakaratları altında dayatacaktır.

Bu süreçte CHP’ye bel bağlayanlar ise ‘artık çok geç’ kalındığını acıo içinde idrak edeceklerdir.

Tıpkı ‘proje okullar’ skandalının rötarlı çalar saat vazifesi görmesinde olduğu gibi. Veliler sokağa çıktılar, ama artık seküler eğitim sisteminin cenaze marşları çalınıyor ve vakit çok geç.

Taşrada büyük ölçüde mağdur Alevi kimliğini, kentsel alanda mağdurlaştırılan seküler kimliği temsil eden CHP, mağdur Kürt kimliğini temisl eden HDP ile, mağdur sol kimlikleri temsil eden sol partilerle çoktan bir demokrasi ittifakı kurmalı, öncü parti konumuna geçmeliydi.

Evet, vakit çok geç.

HDP Başkan yardımcısı İdris Baluken şöyle konuştu geçen gün:

“Erdoğan’ın ve AKP’nin gündemini topluma dayatacak çıkışlarını bundan sonra Bahçeli yapacak. MHP’nin söylediklerinin hepsini Erdoğan yerine getiriyor. Bugüne kadar MHP’nin teklediği bütün konularda sorumluluğu Erdoğan üstlendi ve Erdoğan tekçi söylemleri Türkiye kamuoyuna dayatmaya çalışıyor. Krizin derinleşmemesi için bundan sonra pası Bahçeli atacak, golü de Erdoğan Türkiye demokrasisine karşı atmaya çalışacak.

Önemli olan CHP’nin pozisyonudur. CHP, MHP’nin pasıyla Erdoğan’ın diktatörlük gollerini demokrasi kalesine atmasına seyirci mi kalacak, destek mi sunacak? Yoksa Erdoğan ve MHP’yi ofsayta mı düşürecek? HDP olarak Erdoğan’ın MHP ile birlikte ortaya koyduğu danışıklı planlara karşı demokrasi ilkeleri çerçevesinde kendi mücadelemizi sürdürmeye kararlıyız.”

CHP’den Levent Gök ise şöyle dedi:

”CHP parlamenter sistemin sonuna kadar sürmesi açısından elinden gelen gayret gösterecektir. Böyle bir tartışma anlamsız, yararsızdır. Türkiye’yi bu tartışmaya sürüklemek son derece yanlış ve tehlikelidir.”

Anamuhalefet ne kadar zayıfladığının, gidişata dur deme konusunda ne kadar derin bir acz içine düştüğünün farkında mı, değil mi?

Bunu yaşayarak görüyoruz.

Efendim, başkanlık referandumu ne zaman, nasıl olacakmış da…

Yok hemen mi olacakmış, yoksa 2019’a mı sarkacakmış da…

Türkiye’deki tek akıl, toplumu düpedüz bölücü, memleketi parçalama sonucuna kapıları açan bir faşizmi kendi ekseninde perçinlemeye çalışıyor, ve medyada konuşulanlar bunlar.

Anayasa, toplumun her kesiminin katıldığı, mutabakata dayalı bir sosyal sözleşmedir.

Farklı kesimlerin hak talepleri ne olacak?

Anadilinde eğitim, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ne olacak?

Alevilerin başta Cemevleri, kimlik tanınması talepleri ne olacak?

Sünni Diyanet, laiklik?

Açık savaş sürerken, Kürt muhalefetini seçilmişleriyle beraber tepeleme harekatı devam ederken anayasa reformu tiksindirici bir şakadan başka nedir?

Bunlar konuşumuyor biat ettirilmiş medyada.

Polyanna masalları okutuluyor.

Nuray Mert bugünkü yorumunda benim hislerime de tercüman olmuş:

“Başkanlık sistemini tartışalım” demek, aklımızla alay etmekten başka bir şey değil. Zaten Cumhurbaşkanı önderliğinde iktidar partisinin, Türkiye ufkunun tek adam liderliğinde otoriter bir rejim inşasından ibaret olduğu iyice netleşti.

15 Temmuz darbe teşebbüsü ise, demokrasinin öneminin anlaşılmasından ziyade, otoriter rejim tahkimatı için meşruiyet kaynağı olarak dolaşıma girdi. Dahası, gücü elinde bulunduran iktidar demokratik meşruiyet ve anayasal çerçeveyi hiçe sayar hale geldi. Zaten kendileri de açıkça, “fiili bir düzen”in yaşandığını kabul ediyor, bunu meşru sayıyor, o nedenle fiili olanın hukuki çerçeve kazanması gerektiği için sistem değişikliği önerdiklerini ifade ediyorlar.

Diğer taraftan, nedir iktidarın, güçlü Türkiye adına inşa sürecine giriştiği “otoriter rejim”in evsafı? “Zapturapt rejimi”, “özgürlüklerin kısıtlanması”, “yargının bağımsızlığının söz konusu olamaması” da ne adına, nasıl bir düzen adına?

Onu da biliyoruz; Kemalist rejime itiraz temelinde kurgulanan laik değil, “İslam”ı (tabii iktidarın anladığı biçimde İslam) esas alan bir eğitim, “Cumhuriyet’i arıza”, “Lozan’ı ihanet” olarak tanımlayan yeni bir tarih yazımı, “özgürlük”, “insan hakları” gibi kavramları, Batılıların İslam âlemini yozlaştırmak ve bu surette zayıflatmak için kullandıkları bir araç olarak gören bir siyasal sistem.

Bilin ki, bu şuursuz koşu nedeniyle Türkiye’yi çok daha karışık günler, istikrarsız dönem bekliyor.

Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun bugünkü uyarısı isabetlidir:

Ak Parti, MHP kardeşliği daha uzun süre devam edecek gibi. Milliyetçi tüm tepkilere alkış tutanlar genellikle Ak Parti yöneticileri. Otoriter bir yönetici arayan bir toplumda olabilirsiniz ama herşeyin karıştığı ve otoritenin de kaybolduğu bir yerde muhtaç olacağınız yine demokrasidir. Milliyetçi kardeşlikler genelde belli süre ortak duvarlar inşa eder. Çıkarlar farklılaştığında o kaleler birbiriyle çatışır.

Güce tapmayın, “28 Şubat bin yıl sürecek” diyenler nerede? Her hakimiyetin bir sonu vardır ve sonunda sorgulanır.

Tansiyonu artırmakla kaybeden hep hakkı ihlal edilenler olacak. Çünkü onlar ikinci sınıftır ve gücün popüler olduğu bir yerde daha çok bekleyeceklerdir. Güç mantığı genelleşir, meşrulaşırsa zamanla mağdurun da ahlakı bozulacak ve çözümsüz kaos başlayacaktır. Her zaman için ilkelere sarılmak herkes için kurtarıcı olandır, bu zor olandır ama şu an tek yapılması gerekendir.

 

 

0 thoughts on “Ve sıra geldi, despotik düzeni 'başkanlık sistemi' kisvesiyle meşru hale getirmeye”

  1. “Hakim medya,Iktidar servisli Borozanlar Korkunç bir Ilkel-milliyetçi Propaganda pompalayarak,
    Böylesin Değerli Yazı ve Tahlillerin Kitlelere ulaşmadını engellemekte ,Marjinal bırakmaktadır.
    Tamda Umut burdadır diye düşünpyorum.
    “Zulmün Artsınki Bitesin.”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *