‘Tutuklama, hapis yerini medyada işsiz bırakma aldı’

Olumlu tavır gösterenler bile ele avuca sığmayan gündem karşısında çaresiz.” 1996’dan beri medya raporları hazırlayan Erol Önderoğlu, 2002’de oluşan olumlu havanın 2006’dan itibaren dönüştüğünü söyleyerek, “Gazeteciler militarizm karşısında tutuklanma tehdidiyle karşı karşıyaydı. Şimdi tehdit, işsiz kalmak” diyor. 


Erol Önderoğlu, basındaki hak ihlallerini takip etmek isteyenlerin yakından tanıdığı bir isim. 1996’dan beri Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün Türkiye temsilciliğini ve muhabirliğini yapıyor. Hak ihlallerini raporlamak, haberleştirmek üzerine çalışıyor. Önderoğlu’na göre, gelinen noktada basında sansür, otosansür ve tabu o kadar doğal ki, bunu kabul etmeyenlerin sektörde tutunmasına imkân kalmadı.

Önderoğlu ile Ayça Örer konuştu:


Türkiye’de basın özgürlüğü ve hak ihlalleriyle ilgili uzun zamandır çalışıyorsunuz. Şu anda Türkiye medyasının halini nasıl okursunuz?

2000-2010 dönemi bir reform dönemiydi. Hepimizi beklentiye iten, sonuçlarını alanda ölçtüğümüz, aynı zamanda farklı bir döneme geçmek istediğimiz ara bir dönemdi. 2000 öncesini gölgeli dönem addedelim. Gazete patronajlarını ve alandaki muhabirleri, belirli bir hareket kalıbına sokan bir dönemdi. 10 yıllık bir şeyleri umut ettiğimiz dönemden sonra karşımıza çıkan göstergeler, rejimin radikal bir şekilde dönüştüğüne işaret ediyor. Bu dönemin kendisine göre tabuları oluşuyor şimdi. Geçmişte militarist ve belli bir rejim dayatması içinde sansür ve tabu varken, son 5 yılda kendi devlet tezi için gazeteleri, medyayı destek gücü olarak formatlayan bir güçle karşı karşıyayız. Eskiden asker gücüyle yaptırılmak istenen şeyler anlayışla karşılaşmazdı. Şu anda bu taşları oynatmak belirli açılardan daha kolay, belirli açılardan zor. İktidarın kendi medya şekillendirmesi var. Finans en büyük turnusol kâğıdı oldu. Medyayı entelektüel şekilde dönüştürmek yerine medya sahipliğine müdahale ederek bir güç biriktirme arayışı var. İktidar daha ziyade kendi seçim gücüyle belli hamleleri yapıyor ama medyadan açık bir direniş görüyor.

Direniş görüyor mu?

Belirli bir iktidar profilinin belirli bir yönetici profiline karşı çok sert eleştiri yaptığı gözler önünde. Bu da itirazla karşılaşıyor. Sol basın da eleştiriyor, laik basın da, muhafazakâr basının bir kısmı da. Düşüncel çeşitliliği baz alırsak bu iktidarın çok sert eleştirilerle karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz.

Militarizme yapılan eleştirilerin karşılığı belliydi, tutuklanırdınız. Medyadaki patronajın değişmesiyle yaptırımlar da değişti. İnsanlar işsiz kalma tehdidiyle karşı karşıya.

2010’u baz aldığımı söyledim. 2010 Yüksek Yargı Reformu’ndan 1 Kasım 2014’e kadar 401 basın mensubu alanda saldırıya uğramış, 2010 yılında tutuklu gazeteci sayısı 104’ken 1 Kasım 2014’e kadar bu sayı 19’a kadar düşmüş. Tek olumlu gösterge bu. Yargılanan gazeteciler bazında düşünecek olursak, reformdan söz ettiğimiz 2002’den bu yana en büyük çelişkinin yargılanan, işten atılan gazetecilerde, Avrupa Birliği reformlarına yönelik olarak yapılan düzenlemelerde en kaotik durumun ise yargı sistemi içinde olduğunu görüyoruz.

İnsanlar yargılanma yerine işsizlikle karşı karşıya yani.

Son 5 yıl içinde yüzlerce gazeteci işsiz kaldı. Yeni editöryal süreçlere uygun olmadıkları gerekçesiyle meslektaşlarımız piyasa dışına itildi. Geçmişte Terörle Mücadele Yasası’ndan DGM’de yargılanır, cezaevini boylardınız. Bugün gazeteciler çok daha donanımsız ve çok daha az güvence altında. Çalışma şartları patronaj üzerinden sektöre dikte ediliyor. Sektör o kadar kemikleşip ayrıştı ki, otosansürü hissedecek insan bulamayabilirsiniz. Bunu normal kabul etmeyen de işyerinde tutunamıyor. Sınır Tanımayan Gazetecilerin Dünya Basın Özgürlüğü sınırlamasına baktığınız zaman, ki o sınırlama 60’tan fazla parametreyle hazırlanır, 95’inci sıralardan 154’üncü sıralara kadar geriledik. O sıralama bir rejim krizinden daha öte, bir tartışma yaratan iktidar modeline işaret ediyor. Gazeteciler günlük olarak bir yönetici tarafından sözlü şiddete uğrarsa, uluslararası medya temsilcileri o ülkede huzursuzsa, seçim dönemlerinde can güvenliği kaldı mı kaygısı oluşursa, iktidar telefonla patronajı baskı altına alırsa, burada Terörle Mücadele Yasası, Atatürk’ü Koruma Kanunu ve İnternet Yasası’nı tartışmak nafile kalıyor. Keyfiyete ayak uydurmaya meyilli bir yargı sistemi var zaten.

Bu meyli biraz açar mısınız?

17 Aralık yolsuzluk haberlerinden sonra üç hafta içinde 16 gazeteci mahkeme karşısına çıktı. Davaları başlar başlamaz mahkûm olanlar da var içlerinde. Bir karikatürist yargılandı, beraat etti ama temyiz edilecek. Bu bir başlangıç. Bütün bunlar sadece maharetsiz veyahut Avrupa standartlarını henüz sindirememiş bir yargı eliyle gerçekleşmiyor. İktidarla güç koalisyonu kurmaya razı olmuş bir yargı ekibiyle sürüyor.

Deneyimli gazetecilerin işsiz kalması sektörde deneyim aktarımını da kesintiye uğrattı o zaman.

Sektör içinde yasaları demokratik hale getirmek, meslek içinde diyaloğu geliştirmek gibi birçok koldan çabalar gözlemliyoruz. Bütün bunların yeşermemesinin altında darbelerin düşünsel istikrara balta vurması kadar, rejim dönüşümlerinin de etkisi var. Bir kopuş yaşanıyor. Ülke dönüşüyor, “Kırılmalar güzeldir” diyoruz ama mesleğin deneyimini aktaramaması bir sorun.

Eskiden gazetecilerin mecraları vardı, meslek dayanışması, sendika vs. Şimdi böyle bir dayanışmadan da söz edemiyoruz.

80’lerde Babıali’de bir muhabir işten atıldığı zaman akşamına iş bulurmuş. Çünkü gazetecilerin vakit geçirdiği yerler ortakmış. Son dönemde sendikal anlamda girişimler var ve tahrifatın büyüklüğüne nazaran bunun zaman alması çok normal. Dünyada internet gazeteciliği, freelance gazetecilik noktasında öyle yeni tartışmalar yürüyor ki, biz daha özgürlük tartışmamızı ilerletemiyoruz. En önemlisi muhatap bulunamıyor.

1996’dan beri medya gözlem raporlarının altında imzanız var. Umutlu olduğunuz bir dönem oldu mu?

AK Parti iktidara geldiğinde koalisyon hükümetlerinin yanaşmadığı ifade özgürlüğünde ayıplı maddelerin değiştirilmesinde yapıcı bir döneme girdiğimizi düşünmüştüm. Bu hava 2004’e kadar sürdü sonra TCK değiştirildi. Sivil toplumun iktidarlarca itibarsız olduğunu gördük. TCK yürürlüğe girdikten sonra birkaç ay içinde 301. maddeden yüzlerce dava saydık, Hrant Dink cinayeti, TCK yasasının 2006 yılında daha da genişletilmesi, 2008 yılında YouTube’un 2 yıl kapalı kalması, gazeteci tehditleri, medya gruplarına astronomik para cezaları, yargılanan gazeteciler… Son dönemi uluslararası medyanın azar işittiği bir dönem olarak görebiliriz. Hiçbir zaman kontrolsüz bir iyimserliğe kapılmadım.

Bu son hafta, yürütülen tartışmaların da yüzeysel olduğunu, işten çıkarmaların her kesimi etkileyebileceğini gösterdi…

Birincisi AB reformları üzerinden gazetecinin iktidar nezdinde güvence altına alınmış bir yeri olması gerekiyor. Günlük ilişkiler üzerinden ve jeostrateji söz konusu olduğunda bu ilişkinin tam bir dışlama üzerinden yürüdüğünü görüyoruz. Uluslararası gazetecilik örgütlerinin gazeteciliğin var olup olmadığını ölçmek için kullandığı tüm kriterler bizde çok banal anlamıyla yürürlükte. Türkiye medya gündeminin önceliği ne yazık ki bu olmadı. Ya haklar temelinde ortak bir mücadele başlatılması gerekiyor ya da AB ilişkileri medya bazında veyahut başka sosyal göstergeler üzerinden ciddi sıkıntılar olacak. Eğer Türkiye’nin jeopolitik konumu bütün bu sorunların göz ardı edilmesine yol açmayacaksa.

Yayın yasağı ve bunu reddeden yayın organları gündemde. Bu, sürdürülebilir bir gerginlik mi?

İfade özgürlüğü ve basın özgürlüğü adına ortak tutum çok olumlu. Fakat iktidar projelerinin hepsine evet demeyen gazeteciler, çatışma iklimine hazırlıklı olmalı. Siz olumlu bir tavır gösterseniz bile ele avuca sığmayan bir gündem var karşınızda. Siz bulaşmasanız bile hayatınızı etkileyen bir gerginlik süreci devam ediyor. Gazeteciler için de bu böyle. Başbakan, medya patronlarıyla muhatap oluyor ama diğer çalışanlarla ne zaman muhatap olacak? Belki 20 yıl sonra hiç gazetecilik hakkımız kalmayacak, belki biz gazeteci olarak çalışamayacağız. Türkiye medyası, dünyanın geri kalanıyla iyi bir işbirliği gerçekleştiriyor. Kınamak gibi bir hakkımız var, bunun olmadığı ülkeler olduğunu biliyoruz. Uluslararası medyayı hedef almak, o köprüyü yıkmak için bir yöntem.

Kepenkler kapanıyor yani yavaş yavaş…

Bundan sonrasını düşünmek dahi istemiyorum. İşleri içeride daha rahat yürütmek için medyayı savunmasız bırakmanın bir yöntemi olarak görünüyor.

Umutlu bir tablo çıkmıyor söylediklerinizden.

Çeşitli ihlal kategorilerinde birçok ihlal yaşanması bir yana, hak hareketi içinde bulunmanın da duvara karşı konuşmak gibi algılanmasının da bir etkisi var. Günlük yapıcı siyaset, pozitif söylem bir ilişki üzerinde konuşsaydık, ileriye dönük bir perspektifimiz olabilirdi. Yavaş yavaş birer haine dönüşüyoruz aslında.

TİB yasası, gazeteciyi çıplak bırakıyor

“2014’te tutukluluğu beş yılla sınırlandıran düzenlemeyle 59 gazeteciden 19 gazeteciye düştü tutuklu sayısı. Yargı anlayışı olarak ya da iktidarın medya özgürlüğü konusunda nasıl bir ders çıkardığını bilmiyoruz. Sadece bu duruma bir son verildi. Olumlu sayılabilecek bir tablo oluştu. Fakat içerideki gazetecilerin halen adil yargılanmaya ihtiyacı var. Medya Gözlem Raporu’na bakınca her üç ayda bir 20-30 gazeteci gözaltına alınıyor ya da şiddet görüyor. Yayın yasakları resmen gazetecilik yaptırmamak üzerine. Gazetecileri sosyal ve politik gündemden dışlama amacı taşıyor. Bülent Arınç’ın Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesine verdiği yanıta göre 2010’dan bu yana 149 yayın yasağı yaşamışız. Kadın katli, boşanma vs. bir yana bırakırsak, genel yayın yasakları da oldukça fazla. 2014 asıl olarak Telekomünikasyon ve MİT Yasası üzerinden radikal devlet yaklaşımının uygulamaya geçtiğini gösteriyor. Basın Kanunu’nun 12. maddesine göre haber kaynağını gizleyebilirsin ama bilgisayarın hemen arkasında TİB veya MİT varsa hepimiz çıplağız. Bundan sonra medya özgürlüğünü konuşacak nedenimiz var mı, bilmiyorum.”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *