Türkiye'de medyanın her günü biraz daha zor

Fatma Turan’ın Zaman’daki araştırma-haberi:

17 Aralık operasyonundan sonra Türkiye’nin hayli sıkıntılı günler yaşadığı aşikâr. Yolsuzluk soruşturması neticesinde bazı bakanlar istifa etti, birçok emniyet görevlisi ve savcının yerleri değiştirildi.

Tüm bu sıcak gelişmelerin yanı sıra dikkat çeken bir konu da medya dünyasındaki hareketlilik oldu. Bazı köşe yazarlarının işine son verildi ya da kimi gazeteciler çalıştıkları medya organlarının gelişmeler karşısındaki tutumlarını eleştirerek görevlerinden ayrıldı. Aslına bakarsanız Türkiye, böylesi önemli olayların ardından bu tarz gelişmelere alışkın. Lakin gazetecilerin işine son verilmesi olayına hemen her gün bir yenisi daha eklenince, zihinlerde bir kez daha medyanın gidişatına dair soru işaretleri oluşmuyor değil.

Geçmişe dönüp baktığımızda gazetecilerin işine son verilmesinin 28 Şubat süreciyle benzerlik gösterdiğini söylemek mümkün. Zira o dönemde Nazlı Ilıcak, Cengiz Çandar, Mehmet Barlas, Mehmet Ali Birand gibi bazı isimlerin işine yazdıkları yazılar nedeniyle son verilmişti. Hatırlanacağı gibi 1998’de yakalanan PKK’nın üst düzey yöneticilerinden Şemdin Sakık’ın soruşturma zaptına, yalan ifadeler eklenerek metin basına sızdırılmıştı. Bu ifadeler, 25 Nisan 1998 tarihinde Hürriyet ve Sabah gazetelerinde iki gün boyunca yayımlandı. İtiraflarda adı geçen gazeteciler sorgusuz sualsiz işlerinden çıkarıldı.

Çevik Bir ve Erol Özkasnak’ın gönderdiği sahte belgeye göre Sakık ifadesinde bazı gazetecilerin ve sivil toplum kuruluşlarının ‘para karşılığı PKK’ya destek verdiklerini’ iddia etmişti. Sabah gazetesi sahibi Dinç Bilgin başta olmak üzere bazı medya patronları adı geçen gazetecilerin işine son verdi. Bu gazeteciler arasında Kürt sorununda devletin resmi politikasına uyum göstermeyen Cengiz Çandar, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Mehmet Barlas, Mehmet Ali Birand gibi gazeteciler bulunuyordu. Bu kişilerden Cengiz Çandar, PKK destekçisi olduğu iddiasıyla Sabah’tan atıldı. Mehmet Ali Birand, Sabah’tan uzaklaştırıldı ve 32. Gün programı yayını askıya alındı.

Bugün gelinen noktaya baktığımızdaysa Nazlı Ilıcak’ın Sabah’taki yazılarına yine son verildiğini görüyoruz. Ilıcak, yolsuzluk iddialarına karışan bakanların istifa etmesi gerektiğini savundu, bir gün sonra fikir ayrılığı gerekçesiyle işten çıkarıldı. Yine bu süreçte Ahmet Taşgetiren, Bugün Gazetesi ve Aksiyon Dergisi’ndeki yazılarına son verdi. Leyla İpekçi kendi tercihi olarak Zaman Gazetesi ile yollarını ayırdı. Ömer Taşpınar’ın Sabah’taki yazılarına son verildi. Star’da yazan Bekir Berat Özipek de 26 Aralık’taki ‘Peki sonra ne olur?’ başlığıyla yayımlanan yazısına ‘Bu Star’daki son yazım’ cümlesini ekledi. Liste epey uzun. En taze örneklerse; Yeni Şafak gazetesi yazarlarından Murat Aksoy ve Osman Özsoy, Sabah Gazetesi yazarı Nur Batur’un Sabah’taki işine son verilmesiydi… Tüm bu gelişmelerin neticesinde “Kriz dönemleri, köşe yazarlarının imtihanı mı oluyor?” sorusu zihinleri meşgul ediyor. Ve sonucunda Türk medyası, özellikle de gazeteler koşar adım tek sesliliğe doğru mu gidiyor?

‘Medya, devlet dilini kullanmaya mecbur bırakılıyor’

Gezi olayları hakkında yazdığı yazılar nedeniyle Sabah Gazetesi’ndeki işine son verilen Yavuz Baydar, Türk medyasının gelinen noktada vahim bir hâl aldığını düşünüyor. Ona göre, araştırmacı habercilik iyice budandı. Televizyon kanallarında konu ve konuk yelpazesi alabildiğine daraltıldı ve bir-iki istisna dışında ‘sahibinin sesleri’ne bırakıldı. Tüm bunların 90’lı yıllarda başlayıp, 28 Şubat döneminde sistematik bir duruma geldiğini söylüyor Baydar: “Askerin baskısına karşı duramayan veya onunla işbirliğini tercih eden medya patronları ve onların kuklası pozisyonundaki genel yayın yönetmenleri, haberci ve köşe yazarlarını işten attı. Ama o dönemde, gerek İslami kesimden gerekse sol ve Kürt kesimden bazı sermaye sahipleri, bütün baskılara rağmen iktidara dalkavukluk yapmayan, alternatif bir gazeteciliği yaşattı. İşten atılanlar, seslerini duyurmak için bu mecraları buldu.”

T24 Genel Yayın Yönetmeni Doğan Akın’ın düşünceleri de Baydar ile örtüşüyor. Akın, medyanın geleneksel sorunları olduğu kanaatinde. O, 28 Şubat hatta öncesinden bu döneme değişmeyen tek şeyin medya olduğunu söylüyor. Zira medya, devlet dilini kullanmaya mecbur bırakılan bir yapıda ilerliyor. Akın’a göre çok sancılı bir süreçten geçiyoruz ve bu sürecin medya tarafını alabildiğince kontrol etme eğilimi söz konusu. Bu durum da bir süre sonra medya yöneticilerinin gazeteciliği araçsallaştırması olarak karşımıza çıkıyor.

Gazeteci-yazar Şahin Alpay ise gazetelerdeki tek sesliliğe değiniyor. Alpay’a göre bunun çok az istisnası var. Arkasında yatan başlıca neden ise, siyasette artan kutuplaşma. 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonundan sonra medyada belirginleşen ayrışma, hükümetin yandaş ve muhalif medya olarak ayrılması…

Yavuz Baydar – İşimi yapacağım diyen atılıyor

“Türk medyası özellikle gazeteler hızlı bir şekilde tek sesliliğe doğru gidiyor. Bu dönem, esasında bağımsız bir dördüncü kuvvet olması gereken medyanın, iktidarın organik uzantısı haline getirilmesi dönemidir. Hazin olan, Erdoğan’ın hassasiyet ve öfkesini bilen bir kesim danışmanın işi gücü bırakıp sosyal medyada da tehdit yağdırması, herkese laf yetiştirmesinin ötesinde, hoşlarına gitmeyen görüşlerin sahiplerini isim isim Başbakan’a gammazlamasıdır. Bu yetmezmiş gibi başka facialar da yaşanıyor: Mesela Erdoğan’ın başdanışmanı -ki bu kişi aynı zamanda milletvekili- sadece bir değil, iki gazetede birden köşe yazıyor. İktidarın milletvekilleri de köşe yazıyor; bunlara geçenlerde hapisten çıkan bir CHP milletvekili de eklendi. Bunlar hiçbir düzenli demokraside olmayacak şeyler. Bizdeyse işini yapmak isteyen herkes işten atılmaya ve daha beteri başka haber kuruluşlarında dahi çalışamamaya başladı. Meslek de battı batacak zaten.”

Şahin Alpay – Medyaya müdahale çok ağır

“28 Şubat’ta vesayetçi askerler, laikçi patronlar ile kurdukları ideolojik ittifak üzerinden medyanın önemli bir bölümüne hükmediyor. İstedikleri yazarların işlerine son verilmesini, istemedikleri haberlerin yazılmamasını sağlıyorlardı. Şimdi ise AKP hükümeti menfaat ortaklığı kurduğu patronlar üzerinden medyanın önemli bir bölümüne aynı şekilde hükmediyor. Nitelik aynı ama nicelik değişti: Şimdi hükümetin medyaya müdahalesi çok daha kapsamlı ve ağır. 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonundan sonra medyada belirginleşen ayrışma, giderek hükümetin yandaş ve muhalif medya olarak kutuplaşmasının göstergesi. Medya nasıl normalleşir? Herhalde bu hükümet başta kaldığı sürece mümkün olmayacak.”

Doğan Akın – Gazetecilik motivasyonu yok

“Türkiye’de haberciliğe tahammül sorunu var. Ciddi düzeyde çifte standartlar yaşanıyor. Prensiplerle hareket etmeyen, yani hukuk devleti, ifade ve medya özgürlüğü, bazı ihlallere göz yummak, desteklemek, hatta bir parçası olmak gibi bir sürece tanık oluyoruz. Neden böyle oluyor, prensiplerle hareket edilmediği için. Çok sancılı bir süreçten geçiyoruz. Bu sürecin medya tarafını alabildiğine kontrol etme eğilimi var şu anda. Bunun da bir süreden beri çok ciddi sonuçlar oluşturduğunu görüyoruz. Birçok yayın, gazetecilik motivasyon
uyla yapılmıyor…”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *