Taştekin: “Türkiye derinlere daldı, dönemiyor”

Kitabıyla ilgili olarak Fehim Taştekin’le Radikal’de mülakat:


 

Suriye’nin ilk Alevi devlet başkanı olan Hafız El Esad’ın kendisini Sünni Müslüman çoğunluğa kabul ettirmek için bir takım girişimlerde bulunduğunu, kişisel servetinin bir kısmını Humus’taki medrese ve dini kurumlara bağışladığını vurgulamışsınız. Beşşar Esad da tıpkı babası Hafız El Esad gibi Alevi-Sünni çatışmasını önlemek için cuma namazları kıldı. Ancak sorun çözülemedi. Bu durum Suriye’de alevi bir yönetimin hep problem yaşadığını gösteriyor. Suriye’de bu problem aşılabilir mi?

Suriye’nin bağımsızlığına kavuşmasının ardından siyasi çalkantılarda etnik ve mezhebi farklılıklar hep kendini gösterdi. Özellikle ordu içinde Alevi, Sünni, Dürzi ve Hıristiyanlar arasındaki klikleşme güç mücadelesinde mezhepçi karakterlerin öne çıkmasına neden oldu. Baas Partisi ise daha ideolojik bir kamplaşma yarattı ve yeni dönemde iktidar mücadelesindeki mezhebi karakterler geriledi. Ancak Baas’ın iktidarın yaslandığı sosyal tabanı değiştirmesi, yeni elit profilin kentten kırsala kayması ve toprak reformu gibi programların devreye girmesi hakim yapıları rahatsız etti. Yeni muhalefet kendini İslami söylemlerle maskeledi. Bu noktada bayrağı devralan Müslüman Kardeşler hızlı bir şekilde dönüşerek silahlı mücadeleye saptı. Rejime itiraz özellikle Hafız Esad döneminde mezhepçi bir dille kendini açığa vurmaya başladı. Yani Esad’a yönelik muhalefet onun mezhebi üzerinden geliştirildi. Mezhebinden dolayı Esad’ın kendini kabul ettirme sorunu geniş kitleler nezdinde değil İslamcı muhalefet açısından varlığını sürdürdü. Sonuçta Hafız Esad etkili Sünni çevrelerle ittifak kurmayı da başardı. Müslüman Kardeşler’in aksine yönetimin söylemlerinde mezhepçi ton olmadı. Verilen demeçlerde buna çok dikkat edildiğini görüyoruz. Suriye liderlerinde “Benim Sünni vatandaşım” ya da “Benim Alevi vatandaşım” gibi bir söyleme rastlamak zor. Devlet medyasında da bu konu tabudur. Toplumda da bir insana mezhebini sormak normal karşılanmazdı. Beşşar Esad da babasının yolundan gitti ve kamuoyunun önünde bir Sünni gibi yaşadı. Belki eski yaraları deşmemek ve koz vermemek için… Ne var ki 2011’de patlak veren isyan da 1970’lerde olduğu gibi kısa sürede mezhepçi bir karaktere büründü. Suriye’de mezhebi hatlar çatırdadı, insanlar başlangıçta ayrıştı ama Suriye halkı daha fazla tuzağa düşmedi ve rejimle olan meselenin bir mezhep savaşına gitmesine izin vermedi. Yani kimi silahlı gruplar “Hıristiyanlar Beyrut’a, Aleviler mezara” diye işe koyulmuş olmasına, mezhep farkı gözeterek yapılan saldırılara ve misilleme saldırılarına rağmen Suriye’deki kriz bir Sünni-Alevi savaşına dönüşmedi. Suriye’deki sorunu bir Alevi rejimi sorunu olarak görmüyorum. Orada temel hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı, muhalefetin nefes alamadığı, tek tipçi ve baskıcı bir rejim sorunu vardı. Körfez-Batı ittifakı tarafından silahlandırılan gruplar ve ithal militanlar üzerinden yürütülen vekalet savaşı kitleler nezdinde bu sorunu da öteledi, öncelik rejimi değiştirme çabasından ülkeyi koruma savaşına doğru değişti. Savaş sürerken rejim ister istemez dönüşüyor. Artık Esad gitse de gitmese de Suriye eski Suriye olamaz. Bu çatışma ortamında birçok yasal düzenlemeler yapıldı. Bunların anlamlı bir şekilde hayata geçirilmesi için elbette kriz ortamından çıkılması ile mümkün.

2011 yılında rejime karşı başlayan silahlı mücadelenin kökeninin 1982’de Hama katliamı ile biten sürece dayandığını kitabınızda belirtmişsiniz. Suriye’nin Hama kentinde 1964 yılında başlayan cihatçı şiddet dalgası ile günümüz cihatçı şiddet arasında bir fark görüyor musunuz?
Elbette paralellikler olduğu gibi farklılıklar da çok. Muhalifler 2011’de başlangıçta mezhepçi çıkışlardan imtina ettiklerini söyleseler de bunun sahaya yansıması hiç de öyle olmadı. Bir kere gerilimi kışkırtmak için şiddet bir yöntem olarak kullanıldı. Her iki isyan dalgasında rejim unsuru olarak görülen asker, polis, parti yetkilisi ve sivillere yönelik suikastlar var. 2011’de de 1970’lerdeki gibi mezhepçi bir söylem hâkim oldu. Ve mezhebi aidiyetinden dolayı katledilen insanlar oldu. 1970’lerde de Müslüman Kardeşler’in destekçileri Şam yönetiminin düşmanlarıydı. Daha esnek ve fluydu ama o saman da bir vekaleten savaş vardı. Şimdi bu vekalet düzeni çok ileri boyutta. Muhalif ve cihatçı gruplara destek çok aleni, örgütlü ve küresel. Ayrıca bu kez Suriye’nin dost ve müttefikleri de sahaya inmiş durumda. İki dönem arasında bir diğer önemli fark otuz yıl önce Suriye’deki “cihat” Suriyeli idi şimdi onlarca ülkeden cihatçı var.

Suriyeli Muhaliflerin ilk uluslararası konferansı 2011 yılında İstanbul’da bir otelde gerçekleşti. Bu konferansa siz de katıldınız. Suriye gençliği adına konferansa katılan İbrahim Abdulmelik’e, “arkanızda kim var” sorusunu yönelttiniz. Abdulmelik ise size, “din yok, mezhep yok, ırk yok. Suriye milliyetçisiyiz, Suriye için varız. Tek istediğimiz özgürlük.” Şeklinde cevap verdi. Bugün Suriye’ye baktığımızda din, mezhep ve ırka dayalı bir mücadele görüyoruz. Suriye mücadelesini bu noktaya çeken ne oldu?
İsyanın rejimi devirmeye yetecek kadar güç toplayamadığı görüldü. Muhalifler kimi yerlerde 5-10 bin kimi yerlerde 2-3 bin kişiyle kimi yerde birkaç yüz kişiyle gösteri yaparken rejim yanlıları buna aynı anda 11 vilayette bundan kat kat fazla insanı meydanlara dökerek yanıt verdi. Rejimin sandıklarından çok fazla örgütlü olduğunu gördüler. Bu yüzden ivedilikle şiddet yöntemleri devreye sokuldu. Amaç ayrıştırmak, çatışmayı tırmandırmak ve ordu içinde Sünnilerin silah bırakmasını sağlamaktı. Bu bir. İkincisi hem Suriye içinde hem Irak, Ürdün ve Lübnan’da selefi yapılanmalar bir süredir palazlanmıştı. Selefi cihatçı yükselişin en önemli müsebbipleri ya da destekçileri de Amerikalılar ve Suudilerdi. Irak’ta Amerikan işgali bu ülkeyi cihatçı üretim çiftliğine dönüştürdü. Lübnan’daki selefiler ise Suriye ve Hizbullah’a karşı kasten desteklendi. Suriye’de kriz patlak verince Cihadi selefilere fırsat doğdu ve derhal sahaya intikal etti ya da ettirildiler. Hizbullah’a hesabı olan Suud destekli Lübnan siyasi unsurları bu işte gönüllü oldu. Üçüncüsü Libya’da Kaideci iken birden bire Kaddafi’yi devirmede işe yaradıkları için devrimci diye taltif edilen güruh Esad’ı devirme projesi çerçevesinde gemilerle Suriye’ye taşındı. Buna başka coğrafyalar eklendi. Cihatçı örgütler Suriye’de şube açtıkça daha fazla cihadi selefi Suriye’ye aktı. Böylece Türkiye cihat otobanına dönüştü. Burada Ankara’nın günahı çok büyük. Bütün bu unsurlar Esad karşıtı savaşın mezhepçi karakter almasına neden oldu. Hiçbir şey yapmasalar bile Şiiler ve Aleviler zaten bu grupların düşmanı. İran’ın laik bir rejime sahip Suriye’ye desteğinde mezhebi bir neden yoktu ama selefiler Tahran’ın desteğini Şii-Alevi dayanışması olarak okumayı tercih etti ve savaşlarını Safevilere karşı bir savaş olarak sundu. Başlangıçta Sünni yok, Alevi yok diyen muhalifler de ‘adanmışlar ordusu’ (cihatçılar) karşısında silinip gitti.

Kitabınızda “Köprüleri yıkan 6 saat” adlı bölümde 2011 yılında başlayan Suriye’deki isyana yönelik Türkiye’nin Esad yönetiminden Ankara’nın rehberliğinde bazı reformlar istediğini, bu çerçevede dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 9 Ağustos 2011’de Şam’da Beşşar El Esad ile 6 saatlik bir görüşme yaptığını ancak bu isteğin gerçekleşmediğini belirtmişsiniz. Bu durum Türk dış politikasının Suriye’de olanlar en baştan beri yanlış okuduğunu gösteriyor. Sizce aynı hata hâlâ devam ediyor mu?
Türkiye Suriye’de çok derinlere daldı ve geri dönemiyor. Rejimin dayanakları, karakteri ve direnci konusundaki öngörülerin ne denli sakat olduğunu fark etseler de bunu itiraf edecek durumda değiller. Suriye’de yapılanlar Türkiye’yi Uluslararası Adalet Divanı’na götürecek kadar büyük. Rejimin ayakta kalması Ankara için felaket senaryosu. Bu yüzden kumar masasında kaybedip de son kuruşuyla oyunu çevirmeyi umut eden adam gibiler. Başta ABD olmak üzere uluslararası aktörlerin soruna bakışı değişirken Ankara’nın ki sürdürülebilir değil. Zaten öfkeli çıkışlara, “Olmaz, izin vermem” diye çekilen kırmızı çizgilere rağmen sızlana sızlana ABD’nin çizgisine gidiyor.

Paris katliamının gölgesinde bir G20 zirvesi gerçekleşti. Zirvede Rusya bazı G20 ülkelerinin IŞİD’en petrol aldığını söylerken Fransa IŞİD’in petrol tankerlerini bombaladı. Sanki IŞİD’in petrol kaynakları kurutulduğunda IŞİD dağılacakmış gibi bir politika hâkim. Ben bunu çok yüzeysel bir bakış açısı olarak görüyorum. Sizce IŞİD’in petrol kaynaklarını yok etmek IŞİD’i bitirir mi?
Irak ve Suriye’de petrol IŞİD’in en önemli gelir kaynağı. Beyci ve Haseke’den sonra Musul ve Deyr el Zor’daki petrol yataklarını kaybederse IŞİD’in kaynak sıkıntısı çok büyür ve hükmettiği bölgeleri yönetmesi zorlaşır. Mali kaynak IŞİD’in saha hâkimiyetini sürdürmesini sağlıyor. Sonuçta ortada devlet olma iddiası var. Devlet olmanın en önemli unsuru toprağa hükmetmektir. Elbette bu petrolün dışındaki kaynakların da kurutulmasına bağlı. Tarihi eserlerin satışı, topladıkları vergiler, tarımsal ürünler, Körfez’in bağışları vs… Çok kapsamlı önlemlerle kaynaklar kurutulursa bu iş daha kolay çözülür. Ama hayale kapılmak da yersiz; saha hâkimiyetini kaybettikten sonra da IŞİD, örgüt olarak uzun süre varlığını sürdürebilir. Fransa’nın yaptığı gibi havadan bombardıman da başlı başına çözüm değil. Ayrıca IŞİD’in petrol kaynaklarını kurutma bahanesiyle Suriye’nin hayati tesisleri ve altyapısı yok ediliyor. Mesela kimse petrolün alıcılarıyla uğraşmıyor. Ortada karlı bir mekanizma var. Putin uyarısında çok haklı. Dürüstçe bazı devletler IŞİD’i beslemekten vazgeçmeli. Bunlar da ABD’nin mütteki olan ülke ya da yönetimlerdir. Bir strateji olarak IŞİD’i bir bölgeden çıkarmanın yolu meşru kara unsurlarını devreye sokmaktır. Bakın ABD bir yıldır havadan vurduğu halde IŞİD’i geriletemedi. Ne zaman ki saha unsurları devreye girdi işte o zaman IŞİD kaybetmeye başladı. Beyci, Tikrit ve Şengal bunun örneği. Suriye’de de Suriye’nin meşru güçleri ile birlikte çalışmadıkları sürece kalıcı olarak bu meseleyi çözemezler.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *