Sosyal Psikoloji kurucusu Muzaffer Şerif Türkiye'ye, Türklere neden küskün öldü?

‘1945 yılının soğuk bir Ocak günü, Ankara’ya bir Amerikan askeri uçağı iner. Ve ürkek bir yolcu bir  alelacele bindirilir, uçak o şeref misafiri ile ABD’ye doğru hızla havalanır…’

*****

Türkiye, kendi kendisini kemiren bir ülkedir.

Dünyanın yuvarlak oluşu kadar, iki kere ikinin dört etmesi kadar kesin, tarihsel ve sosyal bir gerçekliktir bu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi, vasıfsızın vasıflıyı hınçla yok etmesinin, kifayetsiz yönetici sınıfın ve devlet içine doluşturulmuş cahil ve dalkavuk kadroların değerli insan kaynağına ‘illallah’ ettirmesinin tarihidir.

Bir önceki blog’umun son bölümünü şöyle noktalamıştım:

Acı olan, beni derin kedere sürükleyen şey, geçen yüzyıl başlarından beri bir cumhuriyetçi devlet töresi halini almış, ‘arzu edilmeyen sosyal grupları ülkeden kovma’ davranışının tam gaz devam ediyor olmasıdır.

Önce Ermenileri kovdular,

Ardından Yahudiler, Rumlar.

Sonra sıra Süryanilere, Kürtlere geldi.

Lanetli solcular onyıllar boyunca istenmeyen insanlar oldu, başka ülkelere göçmek zorunda kaldılar. Kalanları insanlıktan çıkarılmaya çalışıldı, süründürüldüler.

Ve şimdi sıra, bu kabardıkça kabaran ‘devletin lanetlileri’ listesine, ezici çoğunluğu darbeciliğe karşı olan, iş-güç tutmuş, namazında niyazında dindar bir cemaate geldi.

Sonu gelmiyor.

Türkiye kötülük girdabı içinde kendisine zarar vermeye devam ediyor; kendi içinde korku, şüphe, nefret ve öfkeyi besleyip duruyor, sakin ve huzurlu bir topluma dönüşmeyi bir türlü başaramıyor.

Kendi içini boşaltan ülke.

Günlerdir bunun üzerinde düşünüyorum.

Kapıdan kovaladığım düşünceler bacadan içeri giriyor.

Ülkeyi ele geçirip hunhar bir mafya gibi yöneten zihniyet, ondan güç alan lumpen çetelere alan üstüne alan açtıkça, koskoca Türkiye vahşi orman kanunlarına teslim oldukça, düşüncelerim daha da koyulaşıyor.

Derken, Metin Münir’in yazısı.

‘Türkiye’nin en çok tükettiği şey kendisidir’ diye yazdı Metin önceki hafta:

‘Yargıçlarını, savcılarını, mahkeme katiplerini yiyor. 

Üniversite hocalarını, ve öğretmenlerini tüketiyor.

 Doktorları, hastabakıcıları tüketiyor.

Askerlerini ve subaylarını tüketiyor.

Alevileri ve Kürtleri, şirketleri ve işadamlarını, hacıları ve hocaları tüketiyor.

Yazarları, şairlerini ve gazetecileri yalamadan yutuyor.

Sadece insanlarını yemiyor Türkiye.

Kurumlarını da kemiriyor.

Kuvvetler ayrılığını katlediyor.

Hukuk devletinin köküne kibrit suyu döküyor.

Hürriyetleri bitiriyor.

Ormanlarını, sulak alanlarını, sahillerini, akarsularını, parklarını harcıyor.

Büyüyeceğine küçülüyor.

İlerleyeceğine geriliyor.

Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak, kendi kendini yiye yiye bu günlere geldi Türkiye.

Geri kalmışlığının gıdası bu yemektir.

Uzlaşma ve hoşgörü kültüründen ışık yılları uzak olmaktır bu tüketimin nedeni.

Kitapsızlık ve kültürsüzlüktür.

Kolay vazgeçmek, ucuza satılmaktır.

Paylaşmak yerine kavga etmektir.

Rüşvet ve yolsuzluğu dürüstlük ve liyakatin üstünde tutmaktır.

Ruhunda demokrasiyi hissetmemektir.

********

İnsanlarını yiyen ülke…

Zaten kısıtlı olan, vasıflı insan kaynağına hayatı zehir eden, onların bilgi ve becerisinin değerini anlayan başka diyarlara göz etmeye zorlayan, ve en kötüsü, bundan tınmamak bir yana, gidenleri hain ilan eden bir güruhun yönetimleri birbirine devrettiği bir ülke.

Değişen hiçbir şey yok.

Bir şey hariç.

Bu kez Türkiye batıyor.

Yakın tarihe kadar, aşağı yukarı Gezi olaylarına kadar demokratikleşmeye kapıyı açık tutmayı başarmış, olan Türkiye’nin yarı-kusurlu işletim sistemi, Erdoğan’ın uyguladığı ‘tam saha pres’ yüzünden artık tamamen batıyor.

Bu yarı-açık sistemin çökmesi demek, demokratikleşme hayallerinin de tamamen sona ermesi demek.

Sivilleşme adına ne varsa sopayla kovulması demek.

Türkiye’nin bağımsız kalmayı başarmış, hapse (henüz) atılmamış entellektüel eliti, gelecekten umudunu kesmek üzere.

Darbe girişimi ardından gelen demokrasi vaatlerinin tam bir kandırmaca olduğunu anlayan geniş bir kesim, özellikle akademisyenler, işsiz kalma tehdidiyle karşılaştıkları ölçüde, gruplar halinde ülkeyi istemeye istemeye terk etme hazırlıkları yapıyor.

Bir kısmı terketti bile.

Devleti ele geçiren lumpen çete buna seviniyor, ‘defolun gidin’ marşları söylüyor.

Sadece akademisyenler değil, geniş ve vasıflı bir insan kaynağı, benzetmek gibi olmasın, aynen 1979 İran’ında yaşandığı gibi, Türkiye’de artık kendisine yaşam alanı bulamayacağı kanaatine vardı, varıyor.

Ülke, bir kez daha kendi içini kemiriyor, boşaltıyor.

Aynen 1940’larda, 50’lerde, 70 ve 80’lerde yaşandığı gibi.

serif

Bakın size Muzaffer Şerif‘in hikayesini anlatayım.

‘Biliyoruz’ diyenlere de hatırlatmış olayım.

Muzaffer Bey’in hikayesi, 93 yıllık Cumhuriyet tarihinin nasıl bir vasatlık, cehalet, aymazlık ve kötülük tarihi olduğunu simgeleyen bir hikayedir.

Aslında Muzaffer Şerif hikayesiyle paralel iki hikaye daha vardır:

Pertev Naili Boratav ve Niyazi Berkes’in hikayeleri.

Türkiye’nin yetiştirdiği, dünya çapında üç bilim adamı.

Hadiseler zinciri, Türkiye’de faşizan zihniyetin iyice azdığı bir dönemde başlamış, başta üniversiteler her yanı sarmış, ve bu üç bilim adamı kendilerini, sevgili vatanlarından uzakta, sürgünde bulmuşlardır.

Bir bakıma da iyi olmuştur, çünkü o ülkelerde kıymetleri anlaşılmış, önlerinde engin bir özgürlük alanı açılmış, ve isimleri bilim tarihine altın harflerle yazılmıştır.

Şerif ile Boratav ve Berkes’in hayatları, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi (DTCF) olayları ile karartılmıştır.

Neydi bu olaylar?

Vikipedi’nin özetlediği şekliyle, şöyle:

DTCF Olayları, 1948 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesindeki bazı öğretim üyelerinin komünist oldukları gerekçesiyle görevlerinden tasfiye edilmesi sonucu başlayan olaylardır.

 Tasfiye hareketi DTCF dekanı Prof. Dr. Enver Ziya Karal‘ın Millî Eğitim Bakanlığına 13 Aralık 1945’te yazdığı raporla başlar. Bu raporda Doçent Pertev Naili Boratav, Doçent Behice Boran ve Doçent Niyazi Berkes‘in “İstanbul’da yayınlanan ve siyasi görüşü ilmî düşünceyle uzlaşma kabul etmeyen” bir dergiye yazı vaadi verdiği, bu durumun okuldaki eğitim-öğretim için sakınca barındırdığı belirtiliyordu. Bahsedilen dergi Zekeriya Sertel‘in “Görüşler” isimli dergisiydi.

 Bu rapordan önce de Yüksek Öğrenim Genel Müdürü N. Halil Onan, Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’e yazdığı mektupta Boratav, Boran ve Niyazi – Mediha Berkes çiftinin görüşleri nedeniyle üniversitede kalmasının sakıncalı olduğunu belirtmişti.

 Bu yazılardan sonra 15 Aralık 1945’te bahsedilen öğretim üyeleri aktif eğitimden çıkarıldı ve bakanlık emrine alındı.

 Bunun üzerine öğretim üyeleri Danıştay‘a başvurdu; Danıştay, 26 Mart 1946 günü oy birliği ile tasfiye kararını iptal etti.

 Komünistlik ile suçlanan öğretim üyelerinin üniversiteye geri döndüğünü duyan milliyetçi görüşlü öğrenciler Millî Eğitim Bakanlığına başvurarak Behice Boran ve Pertev Boratav’ın üniversiteden çıkarılmasını istediler. Bununla da kalmayıp Boratav’ın o gün konferans vereceği salonu bastılar, burada eylem yapıp rektörün istifasını istediler; rektör Şevket Aziz Kansu‘ya zorla istifa dilekçesi imzalattılar.

Rektör Kansu’yu polis ve jandarma fakülteyi abluka altına alarak odasından çıkartabildi; öğrenciler de fakülteden çıkıp Halkevleri‘nin bulunduğu binayı kuşattılar ve solcu olarak tanınan Türkiye Gençler Derneği şubesine girerek büyük tahribat yarattılar.

Olaylardan sonra Boratav, Boran, Niyazi Berkes ve Muzaffer Şerif Başoğlu hakkında soruşturma açıldı.

Soruşturmalarda diğer öğretim üyelerinden milliyetçi öğrencilere kadar iki yüz tanığın ifadesi alındı.

Yargıtay‘ın kararı bozması sonucu CHP hükûmeti öğretim üyelerinden kurtulmak için onların kadrolarını kaldırmaya karar verdi. 5 Temmuz 1948 günü TBMM‘de görüşülen tasarı gereği bu öğretim üyelerinin kadroları kaldırıldı.

Farklı siyasi görüşlerin hem öğrenim hem de öğretim kademesinde sıkça karşı karşıya geldiği Ankara Üniversitesi DTCF’de meydana gelen bu olaylar ülke genelinde politik sağ-sol kavgalarının daha da alevlenmesine yol açtı.

sherif1940s2

Muzaffer Şerif’in bir açıdan ‘Türkiye aydınının bitmeyen trajedisi’, bir açıdan özgürlüğe yelken açışını anlatan hayatının kırılma noktası, bu olmuştur.

Kimdir Muzaffer Şerif?

Sosyal Psikoloji bilim dalının dünyadaki kurucu babası.

Herkesin saygıyla andığı, akademik çalışmalarda ismi sayısız kez anılan, başyapıtları ana kaynak olarak gösterilen bir bilim adamı.

Osmanlı’nın Aydın Vilayetinde, Ödemiş’te, 29 Temmuz 1906’da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir Şerif.

Gelin hikayesinin derinliklerini Zeynep Aydın’dan okuyalım.

Şerif’in çocukluk ve ilk gençlik yılları Osmanlı’nın son günlerine, Dünya Savaşı’na ve Kurtuluş Savaşı’na tanıklıkla geçmiştir. İşgali, Türklerle Rumlar arasındaki çatışmaları yaşamıştır. Bir öğrencisinin aktardığına göre, 1919 yılında süngülenmekten bir Yunan askerinin merhameti sayesinde kurtulmuştur. Bu tanıklıklar sonucu erken yaşta kendini insan gruplarının birbirleriyle ilişkilerini incelemeye adama kararı almıştır.

Ödemiş İlkokulu’ndan sonra 1924’te İzmir’de misyonerlerin kurduğu İzmir Amerikan kolejini bitirmiş, 1928 yılında İstanbul Darülfünunu’nun Felsefe Bölümü’nden mezun olmustur.

Muzaffer Şerif bu yıllarda Ziya Gökalp’in düşüncelerinden yoğun bir şekilde etkilenmiştir. (O dönemde koyu bir Turancı olduğu bilinmektedir.)

Sosyal psikoloji alanında uzmanlaşma isteği ve milliyetçi duygularla dolu olarak 1929’da yüksek lisans eğitimi yapmak için Harvard Üniversitesi’ne giden Muzeffer Şerif 1929 ekonomik bunalımını ve bunalımın etkilerini burada yaşamıştır.

Bir yandan Edwin G. Boring ya da Robert Woodworth gibi Amerikan psikolojisinin önemli isimlerinin derslerini takip ederken, 1930’ların Amerikalı aydınlarını derinden etkileyen Marksizm’le tanışmıştır.

1932’de Harvard’daki yüksek lisansını tamamlayarak Almanya’ya geçen Muzaffer Şerif Gestalt psikolojisinin önemli isimlerinden Wolfgang Köhler’in derslerini izlemiş, üstelik Nazi partisinin hızlı yükselişine de tanık olmuştur.

Aynı yıl Ankara’ya dönerek Gazi Terbiye Enstitüsü’nde çalışmaya başlayan Şerif, artık 4 yıl önceki Turancı akımından sıyrılmış, Şevket Aziz Kansu’nun temsil ettiği antropoloji anlayışının arka planında bulunan bilimsel ırkçılığa itiraz edecek kadar döneminin düşünsel atmosferinin ötesine geçen cesarette genç bir araştırmacı olmayı başarmıştır.

1933 yılında  doktora yapmak üzere tekrar ABD’ye Harvard’a dönmüş ve kısa süre sonra sol eğilimli bir öğretim üyesi olan Gardner Murphy ile çalışmak üzere New York’taki Columbia Üniversitesi’ne geçmiştir. Burada Nazilerin 1933’te Almanya’da iktidara gelmeleriyle üniversitelerdeki kürsülerini terk etmek zorunda kalan Frankfurt Okulu üyeleriyle ve Gestaltçi psikologlarla ilişkiler kurmuş, 1935’te tamamladığı Doktora tezi 1936 yılında Toplumsal Kuralların Psikolojisi adıyla yayınlanmış ve günümüzde bir sosyal psikoloji klasiği sayılan bu kitap Muzaffer Şerif’e uluslararası bir ün kazandırmıştır.

Türkiye’ye dönen Şerif 27 Temmuz 1936 tarihinden itibaren tekrar Gazi Terbiye Enstitüsü’nde çalışmaya başlamış, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından bir ay sonra – 1939’un Ekim ayında – Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin aynı dönem kurulan Felsefe Enstitüsü’ne doçent olarak tayin edilmiştir.

Ve, muhteşem bir birikimle Türkiye’ye dönen bu dünya çapındaki bilim adamının trajedisi, vasat Türk yöneticileri tarafından ‘olumsuz seçme’si, daha basit deyişle ülkeden kovalanması bu tayinle artık başlayacaktır.  

Özellikle Avrupa’da yükselen faşizmin etkisiyle Türkiye’de de Turancı hayallerin yeniden gündeme gelişi, faşizme yönelik sempatinin artışı, özellikle Almanya’nın savaşın ilk günlerindeki başarılarının yarattığı etki, faşizme, savaşa ve ırkçılığa karşı olan aydınları bir araya getirmiştir.

Bu aydınlar arasında yine Şerif gibi ABD’de eğitim görmüş olan öğretim üyeleri Behice Boran, Niyazi Berkes ve Mediha Berkes gibi isimlerin yanı sıra, Pertev Nail Boratav, Adnan Cemgil, Sabahattin Ali… gibi isimler de vardır.     

 1943 yılında dengelerin faşizm aleyhinde bozulması bir yandan bir süreden beri rahat bir faaliyet gösteren Türkçü-Turancı grupları da zor durumda bırakırken, bir taraftan da anti-faşist güçler de ırkçılık ve faşizme karşı daha etkili bir tutum takınmışlardır.

 Şerif’in bu noktadaki tavrı açıktır. Yurt ve Dünya’da yayınlanan bir makalesinden başka Haziran ayında da ünlü kitabı Irk Psikolojisi yayınlanmıştır.

Ama 1944 yılına gelindiğinde Cadı kazanları kaynamaya başlamıştır ve hedef tahtasına aydınlar oturtulacaktır.

Mart ve Nisan aylarında Turancı hareketin en etkili isimlerinden biri olan Nihal Atsız’ın ünlü “Beşvekil Saracoğlu Şükrü’ye Açık Mektup”ları yayınlanmıştır.

Bu mektupların hükümet üzerinde tümden etkisiz oldukları söylenemez. Nitekim ilk mektubun yayınlanmasından 16 gün sonra Atsız’ın kendisinden “bir vatan hainini ve hapisten çıkmış bir sabıkalıyı Türk üniversitesinde pedagoji enstitüsünün başına getirmek şaheser bir gaflettir” diye bahsettiği Sadrettin Celal Antel İstanbul Üniversitesi Pedagoji ve Psikoloji Enstitüsü’ndeki görevinden alınmıştır.

Bundan bir gün önce, yani 16 Mart 1944’te Muzaffer Şerif, Nabi Dinçer, Asım Akşar, Nezih Fıratlı ve Sefer Aytekin’le birlikte gözaltına alınmıştır.

Arkadaşları serbest kalır ama, Şerif ‘milli menfaatlere düşmanlık’tan askeri mahkemede 26 yıl hapis cezası alır.

Hapse atılması, Harvard’daki öğretim üyelerini dehşete düşürür.

Tutukluluk halini devamı (iki ay kadar sürecektir) belirsizliğini korurken konu ABD yönetimine kadar yansır ve Ankara’da ABD’li diplomatlar serbest bırakılması ve yurtdışına çıkışına izin verilmesi için peşpeşe girişimlerde bulunurlar.

Princeton Üniversitesi’nden apar topar bir burs sağlanır. Amerikalılar bu müthiş yetenekli genç bilim adamının önünü açmaya kararlıdır.

Ve 1945 yılının soğuk bir Ocak günü, Ankara’ya bir Amerikan askeri uçağı iner.

Bir süredir serbest olan Şerif bu uçağa bindirilir ve Türkiye’yi terk eder.

Bir daha dönemeyecektir, dönmeyecektir.

Aslında dönmek arzusundadır.

Zeynep Aydın şöyle anlatmış:

Şerif DTCF dekanlığına yazdığı 30 Mayıs 1947 tarihli mektupta Eylül ayında Ankara Üniversitesi’ndeki görevine dönmek için yola çıkacağını yazmıştır ve kardeşi Avukat Muhtar Şerif Başoğlu’ya göreyse Muzaffer Şerif Haziran ayında Cook seyahat acentesinden dönüş için yerini bile ayırtmıştır.

Ancak bu sıralarda Muzaffer Şerif’in bir Amerikan vatandaşıyla evlendiğine dair haberler dolaşmaya başlamıştır. Memurin Kanunu’nun 4. maddesi değişik 2. fırkası uyarınca başka ülke vatandaşlarıyla evlenenler devlet memurluğu yapamamaktadırlar. Konsolosluk aracılığıyla kendisine sorulduğunda Şerif bir Amerikan vatandaşıyla evlenmiş olduğunu ancak böyle bir kanundan haberdar olmadığını bildirmiş ve bunun sonucunda da 10 Haziran 1947’de resmen istifa etmiş sayıldığına karar verilmiştir.

 Böylece Türkiye’ye dönmekten vazgeçen Şerif tümüyle ABD’ye yerleşmiştir.      Türkiye’deki gelişmeler, DTCF’de çalışan diğer ilerici öğretim üyelerinin tasfiye edilmesi de bu kararında etkili olmuştur. Muzaffer Şerif bundan sonra yazılarını sadece “Muzafer Sherif” olarak imzalamış ve Türkiye’yle irtibatını neredeyse tümüyle kopartmıştır.      

sherif-and-sherif-1975

(Muzaffer Bey, eşi Carolyn ile, 1975)

*****

Gerisi, bu bloga asla sığmayacak, engin bir akademik başarı öyküsüdür; dileyen Sertan Batur ve Ersin Aslıtürk’ün derlediği ‘Muzaffer Şerif’e Armağan’ (İletişim Yayınları) kitabını okuyabilir.

book-serif

Bütün bunları neden aktarıyorum?

Şerif, Türkiye’yle irtibatını neden kopardı?

Dünün sorusu da bu, bugünün sorusu da.

Gelin onu da, Mehmed Kemal’in 1988’de Muzaffer Şerif ile Niyazi Berkes’in yurtdışında ölümleri üzerine Cumhuriyet’te yayınlanan muhteşem yazısından anlamaya çalışalım (önemli bulduğum yerlerin altını ben çizdim):

Dil-Tarih’ten atmak için ellerinden geleni artlarına komadıkları hocalardan biri daha öldü.

Behice Boran Almanya’da, Muzaffer Şerif Amerika’da, Niyazi Berkes de İngiltere’de gözlerini yumdu. Behice Boran’ın ölüsü yurda getirildi. Muzaffer Şerif, uyrukluğuna geçtiği Amerika’da, Niyazi Berkes de İngiltere’de toprağa verildi.

Bizim kovduğumuz, Batı üniversitelerinin baş üstünde tuttukları bilim adamlarının suçu, günahı neydi?

Batıdan aktarılan yarım yamalak, üstün körü bilgilerin yerine, başka bir dünyanın sorunlarına yanıt veren düşünceleri geliştirmek…

Üniversiteleri bir medrese olmaktan kurtarmak…

Aradan yarım yüzyıla yakın bir süre geçtikten sonra bu hocalar haklı çıkmışlar, üniversiteler birer medreseye dönmüştür.

Bundan bir süre önce Muzaffer Şerif üstüne yazdıklarım için bir çok yanıt aldım. Kimi anılarını anlatıyor, kimi yeni bilgiler isti­ yor, kimi de böylesi bir hocaya kıyılmasından yakınıyordu. Bunları üniversite­ den atabilmek için bütçe kanununda değişiklik yapılmış, kadro­ ları kaldırılmıştı. Öğrencilerinin arka çıktığı bu öğretmenleri ancak kadrodan silmek suretiyle uzaklaştırmışlardı.

Muzaffer Şerif’in ülkesine iyice küstüğü söylenir.

Türk uyrukluğundan çıkmış, Amerikan uyruğuna geçmişti.

Bir de Amerikalı hanımla evlenmiş, çocukları olmuştu.

Amerika’da yanına yaklaşmak isteyen Türklere yüz vermezmiş.

Öylesine gönlü kırıkmış.

Behice Boran Almanya’da Duisburg’da eyleşiyordu. Orada çalışan bir çok Türk vardı, onların yanında olmak acısını dindiriyordu.

Niyazi Berkes, anılarını yazıyordu. Son günlerde aldığım bir mektupta “Sürgün Alayı” romanımı istiyordu. Romanda Dil-Tarih olayları anlatılırken Niyazi Berkes’ten söz edilir.

Kısaca yaşam öyküsü şöyle: 1908 yılında Lefkoşa’da doğmuş. Ortaöğrenimini İstanbul Erkek Lisesi’nde, yükseköğrenimini İs­ tanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde ta­ mamlamış (1931). Bir süre, bitirdiği bölümde asistanlık yapmış. Daha sonra ABD Chicago Üniversitesinde sosyoloji dalında uz­ manlık eğitimi görmüş. Amerika’dan yurda döndüğünde, yeni kurulan Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ne asistan olarak atanmış. (1939).

Burada doçent olmuş (1941). Bu yıllarda Yurt ve Dünya, Adımlar dergilerinde yazdığı yazılardan ötürü bakanlık emrine alınmış.

Bir süre sonra kürsüsü kaldırılarak açığa çıkarılmış…

Bu sırada yurtdışından yapılan çağrılara uyarak Kanada-Montreal McGill Üniversitesi Studies ve Research Fakültesi’nde öğretim üyeliği yapmış. 1975 yılında emekliye ayrılarak Londra’ya yerleşmiş.

Ona yakın kitabı, bir çok makalesi olan Niyazi Berkes ne yapmıştı da yurdundan uzaklaşmış, gurbetlere sığınmıştı?

1940’lı yılların azgın faşizmi Niyazi Berkes gibi bilim adamlarını barındırmıyordu. Yazılanlara yazı ile karşı çıkılacak yerde kaba güce, polis zoruna dayanılıyordu.

Kişi faşizmin ağır baskısı altındayken, faşizmin dehşetini pek anlayamaz.

Ancak Niyazi Berkes, Muzaffer Şerif, Behice Boran, Pertev Naili Boratav gibi yurt dışına çıktığında nelere katlanıldığını kavrar.

O yıllarda sade bu hocalar için baskı yoktu, başkaları için de vardı. Bunlar genç asistanlar, lise öğretmenleri, kimi yazarlardı.

1950’den sonra iktidar değişimi ile faşizmden kurtulacağımızı umanlar vardı. Oysa 1950’den 1960’a değin kaba bir faşizmin baskısı altına yeniden girmiştik. Sözde parlamentolu, seçimli bir düzen vardı, ama tek yönlü işliyor, faşizme karşı çıkanlara kıyı­ yordu.

1960’dan sonra insanlarımızın yüzü biraz güler gibi ol­ du. Fakat onun da ardından 1970 ve 1980 faşizmi geldi. Hâlâ da gölgeli olarak sürüyor.

Ülkemiz, elbette bu deli gömleğinden bir gün kurtulacaktır.

Kurtulacaktır, ama soldaki akılsızlıklar sürdükçe, kurtuluş uzuyor.

Demokrasi, demokratların el birliği ile gelir.

İşte böyle, vasat Türk devletinin acımasızca öğüttüğü, hapis ve sürgünleri reva gördüğü dev bilim insanlarının öyküleri.

Amerika’da yanına yaklaşmak isteyen Türklere yüz vermezmiş.  Öylesine gönlü kırıkmış.’

Muzaffer Bey, belki de, ülkesindeki iki baskın olguyu derinden kavramıştı:

Türkiye’nin sürekli olarak vasat ve eşitlik düşmanı, kaba güçten başka bir şey tanımayan yönetici-siyasi sınıfının Kemalist, sağcı, merkez solcu veya şimdiki gibi İslamcı kılığında, ne kılıkta olursa olsun insan kaynağında kaliteyi, bireyleşmişliği, bağımsızlığı asla ve asla istemediğini görmüştü.

Daha da hazini, kendi çıkarı için her türlü kaba güce tapan vasat Türkiye elitinin, entelijansiyasının ve kentli orta sınıfların mayasındaki ‘anti-demokratik’ bozukluğu, sosyal psikolojinin kurucu babası olarak muhtemelen 1940’ların sonunda kavramıştı.

Onu soğutan, bugün hala kendi kuyruğunu kovalayan bir ülkenin, içlerinde idrak eksikliğini yaşatan yarı-aydınlarıdır.

Kendini tekrar eden bir ‘kök hikaye’dir Şerif’inki; Berkes’inki, Boratav’ınki.

70 yıl geçti.

Geldik bugüne.

Bakın, Necmiye Alpay’lara, Ali Bulaç’lara, Şahin Alpay’lara, Ahmet-Mehmet Altan’lara, Aslı Erdoğan’lara, Ahmet Turan Alkan’lara…

Bakın, onlar hapiste utanmazca, barbarca çürütülürken sesi çıkmayan 2016’nın sözde ‘kentli elit mensuplarına.

Bunu mesele etmeyen, kokuşmuş merkez’ (!) medyanın haline…

Söyleyin, haksız mıydı Muzaffer Şerif Bey, küsmekte?

Yanına yaklaşan Türklere yüz vermemekte?

Haksızdı diyemiyorum.

Onu anlıyorum.

Kendini kemire kemire hiçleştiren, eksi değer üreten, vicdanı körelmiş bir çoğunluğun egemen olduğu, acımasızlık kültürü ile dibe yuvarlanan ülkedir Türkiye.

İnsanın içi acıyor.

cetinbey

Çetin Altan’ın son yazılarından birindeydi:

“Artık anlaşılıyor ki ülkeme demokrasinin geldiğini göremeden ayrılacağım bu dünyadan. Torunlarımıza bırakmayı hayal ettiğimiz ülke bu değildi…’

Kendisini hep acı sonlarla tekrar edip duran bir ağıttır Türkiye’nin tarihi.

Sevgili arkadaşlarım, Şahin Alpay, Ahmet ve Mehmet Altan.

Tanımadığım, büyük saygı duyduğum, Necmiye Alpay.

Hapse düşürülmüş gazeteci kardeşlerim.

Umutlanmak istiyorum, ama olamıyorum.

Lanetliyiz, kötü, vasat ve ahmak insanların lanetlileri.

0 thoughts on “Sosyal Psikoloji kurucusu Muzaffer Şerif Türkiye'ye, Türklere neden küskün öldü?”

  1. Ağlayarak,ülkemin içinden geçtiği ağır bunalımlara ahh vahh ederek okudum.İçerdeki bütün aydın ve gazetecilerin ve haksız yere hapis yatanların özgürlüklerine kavuşması dileğiyle sağ olun var olun ellerinize sağlık iyi akşamlar

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *