'Sizin de kapınız bir sabah ansızın çalınacaktır artık, hiiiç şaşırmayın'

”Neymiş? Mahkeme. Ne mahkemesi ya? Teröristin ne mahkemesi olacak ki?..”

Erdoğan’ın ABD ziyareti esnasında, bir vakıfta yaptığı konuşmada sarfettiği bu sözler, Türkiye’deki adalet ve hukuk anlayışının hangi çapta köküne kibrit suyu ekildiğinin ve ekileceğinin özeti.

16 Temmuz’dan sonra topluma narkoz gibi enjekte edilmeye çalışılan, ve maalesef ilk aşamalarda birçok aklı başında kişiyi de sel suyu misali bir süre peşinden sürükleyen ‘Yenikapı Ruhu’ da bu sözlerde gerçek anlamını bulmuş oluyor.

Herhangi bir demokrasinin bekası için belkemiği sayılan gazeteciliğin, ta Gezi protestoları günlerinden başlayarak sinsice terörist faaliyete eşitlenmesini bu sözlerin içine koyarsak, anlam daha netleşmiş oluyor.

Hem bugüne kadar hem de bugünden sonra medyada onurlu, bağımsız, özgürlük yanlısı ne kadar haberci-yorumcu varsa derdest edilmesinin ve ‘yargısız infaz’a mahkum edilmesinin özü de hiçbir yanlış anlamaya meydan bırakmayacak şekilde ayan beyan ortaya çıkıyor.

Cumhuriyet gazetesinin MİT TIR’ları haberine mahkumiyet veren yargı gerekçesi nasıl bu yolda bir emsal ise, aynı şekilde Mehmet ve Ahmet Altan’ın tutuklanma getiren mahkeme kararı da düpedüz ‘faşizm’ çağrıştıran, hızlandırılmış bir süreci işaret ediyor.

Ahmet Altan’ın ‘öyle uyduramadık, böyle uyduralım’ tarzında, en ilkel yönetime sahip ülkelerde bile eşine az rastlanır bir şekilde, akıl ve iz’anın zerresini dahi taşımayan bir yöntemle cezaevine gönderilmesini bir yana bırakalım.

Asıl odaklanılması gereken konu, ikisi hakkında verilen tutuklama kararının sözde ‘gerekçeleri’dir.

Neden?

Çünkü, dönemin ruhuna – yani ‘Yenikapı Ruhu’na – damgasını vuran bu gerekçeler, Türkiye’de artık ağzını açanın, hiçbir sebep aranmaksızın kendisini hapiste bulmasının emsali olarak ‘hukuk tarihi’ kayıtlarına geçecek türdendir.

Aslında bu vahim kaymanın ön işaretlerini, Murat Belge’nin T24’te 12 Eylül 2015’te yayınlanan ‘Vermezsen 400’ü’ başlıklı makalesi hakkında Mayıs 2016’da ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ten açılan davada fark etmiştik. Yazıda, hakaret bir yana, herhangi bir kişinin en temel anayasal eleştiri hakkını kullanmasından öte hiçbir şey yoktu. Tekrar tekrar okununca, suçlamanın nasıl bir absürtlük içerdiği ama daha önemlisi ne kadar karanlık bir ‘ağzını mı açtı, tıkın içeri’ döneminin gelmekte olduğu anlaşılıyordu.

Derken araya bir de kanlı darbe teşebbüsü girdi, cadı avının daha da büyümesi için Erdoğan’ın tabiriyle ‘Allah’ın Lütfu’ oldu, ilaç gibi geldi, ve şimdi devamını izlemekteyiz.

Bakın, Mehmet Altan’ın tutuklanması yönündeki karar gerekçesinde ne deniyor, okuyalım:

“Şüpheli Mehmet Altan’ın 14 Temmuz’da, yani darbe girişiminden sadece bir gün önce televizyon programında yaptığı konuşmada, ‘Türkiye devleti içinde de muhtemelen bütün bu gelişmeleri dış dünyada daha fazla belgeleyen, izleyen bir başka yapı da var. Onun ne zaman torbadan elini çıkaracağı, nasıl elini çıkaracağı belli değil.’ diyerek, askeri darbe ortamının var olduğunu ifade ettiği tespit edilmiştir.”

“Her özgürlük gibi basın özürlüğü de sınırsız değildir. Bizzat Anayasa ve Basın Kanunu’nda basın özgürlüğünün sınırları belirlenmiştir. Basın özgürlüğü kamu yararını hedeflemelidir. Bu anlamda kamuoyunu ilgilendirmeyen, güncel olmayan, gerçeğe aykırı olan, kişisel kin ve intikam aracı olarak kullanılan, sansasyon amacına hizmet eden, kendisine rakip olan kişi ya da kurumları çökertmeye çalışan açıklamalar kamu yararına yönelik olmaz. Askeri darbeye zemin hazırlamak maksadıyla propaganda mahiyetinde yıllar boyunca süreklilik arz edecek görüş bildirmek, yayın yapmak ve tek yanlı olarak bilgilendirmede bulunmanın haberleşme, düşünce ve kanaat hürriyeti ile düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti kapsamında değerlendirilmesi konusunda herhangi bir izahata gerek bulunmamaktadır.”

“Şüpheli Mehmet Altan’ın bilgi birikimi, eğitim durumu ve sosyal statüsü gereğince kolaylıkla bilebilecek durumda olmasına rağmen, yine herkesçe malum olduğu üzere örgüt kontrolünde olan televizyon programlarında örgütü açıkça desteklediği, yine çeşitli medya organlarında yazdıkları yazılarda da örgütün amacı doğrultusunda hareket ettiği, bu bağlamda ülkemizde ve dünyanın çeşitli ülkelerinde gerçekleştirilen askeri darbelere zemin hazırlanırken silah zoruyla devrilmesi hedeflenen yöneticilerin, ‘diktatör olduğu, hukuk tanımadığı’ algısının oluşturulmaya çalışıldığı, fiili olarak, ‘ülkeyi yönetenlerin her ne yolla olursa olsun iktidardan gitmesi gerektiği’ anlayışının hem ülke içerisinde hem de uluslararası toplumda yerleştirilmeye çalışıldığı, şüphelinin yazdığı yazı ve televizyon konuşmalarıyla bu algının oluşmasına katkıda bulunduğu dosyadaki delillerden anlaşılmıştır. Şüphelinin de arasında bulunduğu örgüt üyelerinin, özellikle, ‘Cumhurbaşkanı’nın diktatör olduğu, hukuk tanımadığı’ algısını yaygınlaştırmak suretiyle, ‘her ne yolla olursa olsun iktidarı bırakması gerektiği’ propagandası yaparak, toplumu askeri darbeye karşı çıkmamak üzere yönlendirmeyi amaçlamışlardır. Cuntacılar tarafından TRT’de silah zoruyla okutulan bildiride ifade edilen hususlar askeri darbeye gerekçe yapılmıştır.”

“Şüphelinin, 14 Temmuz’da Can Erzincan TV’de yayınlanan programda, açıkça darbe çağrısında bulunduğu dosya kapsamındaki tüm delillerden anlaşılmakla, şüphelinin üzerine yüklenen, ‘Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme ve terör örgütüne üye olma’ suçlarını işlediğini dair kuvvetli suç şüphesinin var olduğu kanaatine varılmıştır.”

altans

Ahmet Altan hakkında da ‘öyle beceremedik, böyle becerelim’ tarzında ikinci bir yakalama kararına ve tutuklanmasına zemin teşkil eden gelişme ise bundan da vahim bir durumu sergilemekte.

Karar özetle diyor ki:

Ahmet Altan darbe girişiminden haberdardır ve 14 Temmuz’da katıldığı Can Erzincan Tv yayınında ‘askeri darbe girişimine zemin hazırlamak’ ve ‘kamuoyunun algısını şekillendirmek amacıyla’ hareket etmiştir.

Bununla yetinmeyen yargıç, Altan’ın 12 Mayıs 2016’da yayımlanan “Mutlak Korku” ve 27 Haziran 2016’da yayımlanan “Ezip Geçmek” başlıklı yazılarında da ‘darbeden haberdar olduğunu ve darbeye zemin hazırladığını’ da ekliyor.

Yetmiyor.

Söz konusu mahkeme kararında, darbe günlerinde kapatılmış olan, ve Ahmet Altan’ın 12 Aralık 2012’de (yani darbeden neredeyse 4 yıl önce) istifa ettiği Taraf gazetesi bir hayalet olarak devreye giriyor.

Ve mahkeme kararında, Taraf Gazetesinin, FETÖ mensuplarının silahlı kuvvetlerde etkin olması için yürütülen Balyoz, Ergenekon, Askeri Casusluk, Amirallere Suikast, Poyrazköy gibi davaları yürüten FETÖ’nün yargı ayağındaki mensupları ile irtibatlı olarak kamuoyu oluşturmak amacıyla habercilik anlayışının dışında yayınlar yaptığı anlatılıyor.

“Özellikle dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanması sürecinde yapmış olduğu yayınlar nedeniyle hem Türk Silahlı Kuvvetleri hem de Genelkurmay Başkanı hakkında kamuoyu oluşturulduğu değerlendirildiğinde, FETÖ’nün amaçları doğrultusunda yayın yapan gazete ve genel yayın yönetmeni şüphelinin FETÖ’nün gayesinde hizmet ettiği değerlendirilmiştir.”

Bu da yetmiyor, sözümona gazetecilik dersi de verilirken dehşetengiz bir sonuca varılıyor:

‘Yapılan yayıncılığın Basın Kanunu’nda belirtilen tarafsız ve objektif haber verme anlayışının dışında icra edildiğinden suçun niteliği gereği zaman aşımı sürelerinin uygulanamayacağı açıktır.”

Ne diyor anladınız mı?

‘Zaman aşımı yoktur’ diyor!

Yani?

Yani, torbanın ağzı sonuna kadar açıldı, ona istediğimiz tarihli gazeteyi, TV kanalını paşa gönlümüz ve talimatımız ne diyorsa tıkıştırırız, diyor.

12 Eylül darbecileri bişle bu mantık karşısında, inanın, dehşete düşebilirdi.

Bağımsız Gazetecilik Platformu’nun (P24) başyazısında, bu gerekçeler hakkında şu görüşün altı çiziliyor:

”Hukuk sisteminin, hükümeti eleştiren herkesi “darbecilikle” suçlamaya yönelik yeni bir anlayışı benimsediği ve uygulamaya koyduğu Mehmet Altan hakkında verdiği kararla ortaya çıktı.’

Bu gerekçeler silsilesinin esas anlamı açıktır:

Eskiden yarı-utangaç bir dille empoze edilen ‘gazeteciliği kriminalize etme’ döneminin yerini, ‘gazetecilik de suçtur, eleştiri hakkı da’ dönemi almıştır.

Bu gerekçelerin herhangi bir gün, herhangi bir medya organı için, herhangi bir keyfe keder yayın, haber ve yorum için kullanılmasının yolları – zaten yarı açıktı – tamamen açılmıştır.

Faşizm denen şey, düşünce ve ifadenin, itiraz hakkının sıfırlandığı, ağzını açanın kodesi boyladığı bir düzen olduğuna göre, adını varın siz koyun.

Faşizm, ‘ben geldim, Türkiye’ye çöreklendim, durumdan memnuniyetsizliğini ortalık yerde belirten kimsenin gözünün yaşına bakmayacağım, ayağınızı denk alın ve susun!’ demektedir.

Bunun adını böyle doğru koyduğunuzda, akıl ve vicdan sahibi, sözünü sakınmayan bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları şu dehşetengiz gerçekle karşı karşıyadır:

‘Polis bir sabah ansızın kapınızı çalabilir.’

İçeri tıkılan da, bir daha kolay kolay dışarı çıkamaz.

Çıkamıyor zaten.

Ona buna ‘oh olsun’, ‘hak ettiler’ demenin, sessiz kalmanın bedeli ağır olacaktır. Zira Faşizm renk körüdür, onu bunu ayırt etmez, sırası gelince onu da halleder, işini bitirir.

Bilesiniz.

gsd_logo_turkce_200px

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *