Selin Nasi: ‘TC-İsrail ilişkilerinde çıkarlar değerlere ağır bastı’

erdss

İsrail ile Türkiye arasında varılan anlaşma gündemdekini yerini korurken, kafalarda da soru işaretleri oluşturmaya devam ediyor.

Şalom ve yazarı Selin Nasi, varılan anlaşmanın her iki tarafa ne getirip, ne götürdüğünü ayrıntılarıyla yazdı:


Aylar süren görüşmelerin ardından Türkiye ve İsrail Başbakanları, heyetlerin Roma’da tamamladıkları nihai anlaşmaya dair detayları, eş zamanlı olarak bugün düzenleyecekleri basın toplantısında kamuoyuyla paylaşacaklar.

Taraflar, 2015 yazında yine Roma’da Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ve İsrail Dışişleri Bakanlığı Direktörü Dore Gold’un arasındaki gizli görüşme basına yansıdığından bu yana, iki ülke arasındaki krize son verecek sihirli bir formül arayışındaydı.

İkili ilişkiler, 2010 yılının Mart sonunda Gazze’ye insani yardım taşıyan Mavi Marmara gemisine yapılan baskın sonucunda 9 kişinin hayatını kaybetmesiyle ciddi bir darbe aldı.

Ancak ilişkilerdeki düşüş seyri aslında çok daha önce, Ankara’nın bölgedeki tüm aktörlerle konuşabilme yeteneğiyle övündüğü, birçokları için Türk dış politikasının altın dönemini yaşadığı dönemde başladı.

Türkiye’nin Suriye ve İsrail arasında arabuluculuk yaptığı 22 Aralık 2008’de dönemin İsrail Başbakanı Ehud Olmert, yine dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ankara’da görüştü. Ancak bu görüşmenin üzerinden henüz bir hafta geçmeden, İsrail’in Gazze Şeridi’nde Dökme Kurşun Operasyonu’nu başlatmasını, Başbakan Erdoğan kendisine yapılmış bir ihanet olarak algıladı, arabuluculuk girişimlerini durdurduğunu açıkladı ve Gazze’deki operasyonu “insanlık suçu” olarak niteledi.

Bir sonraki darbe, 1 Ocak 2009’da, Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nun Gazze oturumunda, Başbakan Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Şimon Peres arasında geçen söz düellosuyla geldi. Kendisine, Peres’e tanınan konuşma süresinin yarısı kadar zaman verilmesine içerleyen Erdoğan, panelin moderatörünü taraflı olmakla suçladı; Gazze’deki operasyona ilişkin Peres’e “Öldürmeye gelince, siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz!” sözleri foruma damga vurdu.

“One minute!” vakası olarak da bilinen Davos krizinde Erdoğan’ın Filistin meselesi konusunda Peres’e meydan okuyan duruşu, bölge liderleri arasında kendisinin Arap sokağındaki popülaritesini ciddi ölçüde parlattı.

Buna paralel olarak, Türk toplumunda antisemitizmle iç içe geçmiş İsrail karşıtlığı da aynı dönemde hızlı bir şekilde yükselişe geçti. Öyle ki, Türkiye’nin resmi kanalı TRT’de yayınlanan Ayrılık dizisinde İsrail askerleri Gazzeli sivillere işkence ederken; yine bir başka TV dizisi olan “Kurtlar Vadisi”nde, Mossad ajanları çocuk kaçıran organ mafyası rolünde gösterildi.

Tük medyasında İsrail’i olumsuz tanıtan programlar haliyle Tel Aviv’in tepkisini çekti. Dönemin Dışişleri Bakan Yardımcısı Dani Ayalon’un konuyla ilgili bilgi almak amacıyla Türkiye’nin İsrail Büyükelçisi Ahmet Oğuz Çelikkol ile ofisinde yaptığı görüşme ile bu kez de “koltuk krizi” patlak verdi. Büyükelçi Çelikkol’u diplomatik açıdan rencide etmek maksadıyla kendisinden daha alçak bir sandalyede ağırlayan ve görüşmeyi takip eden basın mensuplarını bu detayı atlamamaları konusunda uyaran Ayalon’un davranışı iki ülke arasında diplomatik krize sebep oldu.

Ancak zaten yokuş aşağı gitmekte olan ikili ilişkiler Mavi Marmara olayı ile adeta yere çakıldı. Türk kamuoyunun şiddetli tepkisine yol açan saldırı, İsrail konsolosluğu önünde uzun süre devam eden gösterilerle kınandı. Ankara, büyükelçisini geri çekti ve olayın üzerinden bir yıl sonra da diplomatik ilişkiler ikinci kâtiplik seviyesine indirildi.

Mavi Marmara’dan bugüne:

Mavi Marmara’yı takiben Türkiye, İsrail ile ilişkilerin normalleşmesi için üç şart öne sürdü: resmi özür, Mavi Marmara’da hayatını kaybedenlerin yakınlarına tazminat ödenmesi ve Gazze’deki ablukanın kaldırılması.

2013 yılında ABD Başkanı Barack Obama’nın aracılığında İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Başbakan Erdoğan’dan telefonda özür diledi. Bu sayede iki lider 2009’dan beri ilk kez konuşmuş oldular, ilişkilerin normalleşmesi ve büyükelçilerin gönderilmesi konusunda prensipte anlaştılar.

O dönem basına yansıyan iddialara göre, Türkiye, Mavi Marmara operasyonunda görev almış İsrail askerleri ve üst düzey yetkililerine yönelik davalardan vazgeçmeyi kabul etti. Netanyahu ise karşılığında Erdoğan’a -barış koşulları devam ettiği müddetçe- Gazze’ye insan ve mal giriş çıkışında rahatlama sağlanacağı hususunda güvence verdi.

Bu telefon konuşması ardından beklenilenin aksine büyükelçiler atanmadı ancak, perde arkasında diplomatik temaslar, iç ve dış gelişmelere paralel, zaman zaman kesintiye uğrayarak da olsa devam etti.

Zaman içinde taraflar tazminat miktarında uzlaşmaya varabildi. Ne var ki, görüşmeler hep Gazze meselesinde tıkandı.

Erdoğan’ın, Netanyahu hükümetine yönelik sert bir üslup benimsemiş olmasının da –örneğin, Netanyahu yönetimini Hitler’e benzeten, Siyonizmi “insanlık suçu” olarak niteleyen açıklamalar gibi- ilişkilerin normalleşmesi üzerinde olumsuz bir rol oynadığı söylenebilir.

İlginç bir şekilde, iki ülke diplomatik ve askeri düzeyde kilitlenmiş ilişkilere tezat, ekonomi ve ticaret alanında işbirliğini devam ettirmeyi başardı. İlişkilerin dibe vurduğu 2009-20014 yılları arasında İsrail-Türkiye arasındaki ticaret hacmi iki katından fazla büyüyerek 6 milyar dolara ulaştı.

Bugün neredeyiz?

Bugüne hızlı bir geri dönüş yaparsak, tarafların en sonunda Gazze konusunda uzlaşmaya vardıkları ifade ediliyor. Buna göre, Türkiye, normalleşme konusunda öne sürdüğü “Gazze’deki ablukanın kaldırılması” şartında esneyerek ablukanın Türkiye lehine hafifletilmesine razı oldu. Gazze’ye gönderilecek sivil amaçlı malzemeler İsrail tarafından Aşdod Limanı’nda denetimden geçtikten sonra karayoluyla Gazze’ye ulaştırılacak. Bunun dışında yine müzakere sürecinde basına yansıdığı üzere Türkiye, Gazze halkının yaşam koşullarını iyileştirecek hastane, enerji santrali ve su arıtma tesisi gibi altyapı yatırımları yapacak.

Öte yandan, İsrail Mavi Marmara kurbanlarının yakınlarına 20 milyon dolar tazminat ödeyecek. Böylelikle Türkiye’nin normalleşme için öne sürdüğü üç şart yerine getirilmiş olacak.

Pekiyi ya İsrail’in görüşmelerin son aşamasında bir hayli ısrarcı olduğu, Türkiye’de faaliyet yapan Hamas bürolarının kapatılma meselesi..?

Hatırlanacağı üzere Ankara, müzakere sürecinde, Hamas’ın askeri kanadının başı olarak bilinen Salih Aruri’yi geçtiğimiz yıl sonu sınır dışı etmişti. İsrail, 2014’te Gazze operasyonu tetikleyen üç gencin kaçırılıp öldürülmesi planını bizzat Aruri’nin yönettiğini iddia ediyordu.

Anlaşma maddeleri resmi olarak açıklanmadan kesin bir şey söylemek mümkün olmasa da, şimdilik basına yansıyan kadarıyla, Hamas bürolarının diplomatik temsil amaçlı açık kalacağı; ancak Ankara’nın bu merkezlerin İsrail’i yönelik faaliyetlerde bulunmayacağı konusunda teminat verdiği iddialar arasında.

Tarihsel perspektiften, Türkiye İsrail ilişkileri geçmişten günümüze iniş çıkışlı bir süreç takip etmiş ve nüfusun çoğunluğu Müslüman olan Türkiye gibi bir ülke için Filistin meselesi, İsrail ile ilişkilerin daima yumuşak karnı olmuştur.

Dolayısıyla, Türkiye ile İsrail arasında kalıcı ve toplumun tüm kesimlerince benimsenen bir uzlaşmanın sağlanabilmesi, İsrail-Filistin sorununun çözümüne bağlıdır.

O güne dek, örneğin İsrail ile Hamas arasında patlak verecek yeni bir askeri çatışma Türkiye-İsrail ilişkilerini raydan çıkarma potansiyeline sahiptir.

Bununla birlikte, Türkiye-İsrail ilişkileri yine tarihsel perspektiften ilginç bir kalıp sunar. Türkiye’nin batı ittifakıyla iyi ilişkiler içinde olduğu veya batı kanadına yaklaşmaya çalıştığı dönemler, İsrail ile de yakın veya yakınlaşma içinde olduğumuz dönemlere denk gelir.

Arap Baharı ardından, özellikle diplomatik alanda yalnızlığın sanıldığı kadar değerli olmadığının fark edilmesiyle birlikte, bir süredir, dış politika çizgisinde değişiklik yapma çabaları gözlemlemekteyiz.

Bu eğilimin belki de ilk somut adımı, Batı kanadına tekrar yaklaşan Türkiye’nin IŞİD karşıtı koalisyona aktif destek vermek amacıyla askeri üslerini koalisyon güçlerine açma kararıydı.

Ancak bölgesel yalnızlığın bir an evvel sona erdirilmesi özellikle geçtiğimiz yıl Kasım ayında Rus uçağının düşürülmesi ardından adeta zorunluluk halini aldı. Bu anlamda, Rusya ile bozulan ilişkilerin siyasi ve ekonomik bedellerini bir başka ortak üzerinden telafi etme ihtiyacı, Türkiye açısından İsrail ile yürüttüğü müzakerelere itici bir güç sağladı.

Adım adım ilerlenen bu süreçte “komşularla sıfır sorun” politikasının mimarı sayılan Ahmet Davutoğlu, hizmet ettiği dönemin tüm günahlarını yüklenerek başbakanlıktan ayrıldı. Yeni Başbakan Binali Yıldırım’ın “düşmanların sayısını azaltıp, dostlarımızın sayısını artıracağız” ifadesi, dış politikada yapılması planlanan revizyon kapsamında İsrail-Türkiye ilişkileri açısından da yeni bir sayfa açılacağının işaretiydi.

Bugün iki ülkenin Ortadoğu politikasına bakıldığında, Türkiye ve İsrail, Suriye, Irak, İran ya da IŞİD konusunda farklı öncelikler taşımalarına rağmen, benzer çıkarlara sahip.

Her iki taraf da ilişkilerin altın yılları sayılan 90’lardaki gibi olmayacağının bilincinde. Özellikle askeri alanda istihbarat paylaşımı gibi hassas konularda işbirliği için öncelikle karşılıklı güvenin yeniden tesis edilmesi gerekiyor.

Bununla birlikte, diplomatik ilişkilerin yeniden başlaması ardından ilerleyecek normalleşmesi sürecinin askeri alanda işbirliğinin önünü açacağı tahmin ediliyor, özellikle Türkiye’nin hem iç hem de dış tehditlere karşı mücadele ettiği böylesine kritik dönemde.

Türkiye’nin yakın zamanda İsrail’e yönelik uyguladığı NATO vetosunu kaldırması bu anlamda Tel Aviv tarafından iyi niyet göstergesi olarak algılandı.

İsrail, Türkiye’nin bir süredir ABD’den temin etmekte zorlandığı ‘silahlı drone’ları temin edebileceği, benzer şekilde IŞİD’in roket saldırılarına karşı ülkenin savunma kapasitesini artıracak Demir Kubbe (Iron Dome) gibi teknolojik sistemlere sahip, elverişli bir ortak.

Askeri kazanımların yanı sıra, ilişkilerin düzelmesiyle birlikte imzalanacak enerji anlaşmaları her iki taraf ekonomik kazanç sağlamakla kalmayacak, Türkiye’nin Mısır ve Kıbrıs ile ilişkileri üzerinde olumlu bir etki yaparak, Akdeniz güvenliğine de katkı sağlaması bekleniyor.

Son olarak, İsrail ile buzların erimesi, ABD’deki İsrail lobilerinin desteğini tekrar kazandıracağından, Washington-Ankara arasındaki ilişkilerde yaşanan pürüzlerin daha kolay aşılacağı umuluyor.

Günün sonunda Ankara’nın değer bazlı bir dış politikadan, giderek çıkar bazlı ve realist bir dış politikaya doğru dönüş yaptığını görüyoruz. Ancak imzaların atılması ardından ilerleyen hassas dönemde tarafların anlaşma şartlarına sadık kalmaları, özellikle Türkiye’nin bölgedeki diğer ülkelerle yıkılan köprüleri onarma girişimleri açısından referans niteliği taşıyacak.

selin

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *