Şanlı Türk medyasının büyük çöküşü

“31 Mayıs 2013, yıllardır patronlarının sansür baskısı altında ezilerek iki büklüm olan, çalışanlarına azap yaşatan büyük grup medyalarının “editoryal iflas”ının tescil tarihidir. Yaşanan büyük protestolar ve öfke dalgası, uzak olaylarda ve özellikle Kürt sorununda yaşatılan habercilik karartmasının benzer formatta Istanbullulara da yaştılmasının, halkta bir “kafaya dank etme” halini ifade eder. Bunu anlayan bazı TV yönetimleri mesleğe dönme işareti veriyor. Ama birkaç zaman sonra aynı ayıpların ve ahlaksızlıkların yaşanmayacağının hiçbir garantisi yok. Çünkü Türkiye’de medya sektörünün sorunları yapısal, ve açgözlülükle çarpılmış bir zihniyetin sonucu.”

Sosyal patlamalar, birden çok sonuç doğurur.

Istanbul’da Gezi Parkı üzerinden başlayan gösteri ve direnişin ilk sonucu, tamamı bu büyük şehirde konuşlanmış olan büyük sermaye medyasının habercilik ve özgür yorumculuk konusunda yolun sonuna geldiğini, editoryal olarak tamamen iflas ettiğini öfke içinde anlaması oldu.

31 Mayıs 2013, afra tafralı patronları pek çok farklı büyük iş alanında top koşturan, kendisini ‘merkez’ diye adlandıran medyanın görkemli binalarının içinin medeni cesaret, profesyonel kavrayış ve meslek ahlakı açısından ne denli boş olduğunu gösteren bir milattır.

O gün saatler boyunca kent merkezinde yaşanan traumatik olaylar, bu medya kanallarının hiçbirine göre haber değeri taşımamıştı.

31 Mayıs akşamı, Gezi Parkı’ndan çakan öfke kıvılcımı sokak sokak büyürken, bu kanalların hemen tümü bu muazzam hikayeyle alakası olmayan belgeseller veya sohbetler sunmaya yöneldiler.

Bu tercih bir mecburiyetten doğmuştu: Çünkü gelişmelerin aktarılması Başbakan Erdoğan’ı çileden çıkarabilirdi.

Haberciliğin gereğini yerine getirmek, Başbakan’ın öfkesinin iş ilişkilerine ve hükümetten ekonomik çıkar beklentilerine zarar verilmesinden korkan medya sahipleri açısından söz konusu bile olamazdı. Zaten, genel yayın yönetmeni pozisyonuna getirilmiş olanlar, bu ‘esas’ üzerinden neyin haber değeri taşıdığı neyin taşımadığı konusunda “özel tecrübe” sahibi olanlardı.

Örneğin, Türk savaş uçakları 2011 Aralık ayının son günlerinde 34 Kürt köylüsünü bombalayarak öldürdüğünde, bunun hiçbir haber değeri taşımadığına pek çok kanal karar vermiş, tüm Türkiye’nin sosyal medya üzerinden anında haberdar olduğu facia üzerinde bu medya tam bir karartma uygulamıştı. Uludere faciasına eklenen bu gazetecilik felaketi, yine 2011’in güz aylarında Ankara’da Başbakan Erdoğan ile büyük medya patronları arasında sözlü ‘sansür’ uzlaşmasının doğal -ama açıkça halk aleyhtarı – sonucuydu.

Bu kalıp aynen uygulandı. Mesela, Haberturk TV, 31 mayıs gecesinin kör saatlerinde, yaklaşık 300 metre ötesindeki – binlerce yabancı turistin yakındaki otellerde kaldığı – Taksim Meydanı, Gezi Parkı direnişçileriyle polis arasındaki çatışmalarla ve boğucu gazla kabus yaşarken üç tıp uzmanı canlı yayında ‘şizofreni’yi tartışıyordu.

Aslında, Türkiye ‘ana akım medyasının’ editoryal kötürümlüğünü, hazin çaresizliğini anlatan bundan daha ironik bir durumu düşünmek de güçtü.

‘Yahu, Taksim’de ne oluyor? TV ne diyor?’ diye uzaktan kumandalara sarılan İstanbulluların cinleri, cep telefonları ve sosyal medyadan yansıyan verilerle taban tabana zıt bu hayal dünyasıyla yüzleşince, tam anlamıyla tepelerine çıktı.

31 Mayıs gecesi insanlar, Türkiye medyasının siyaset-bürokrasi gücü karşısında epeydir kul-köle olmuş patronların acımasız sansürüyle hiçleşmiş bir medya tablosuyla yüzleşti.

Daha önce, özellikle Kürtler ve PKK’yı anlatan haberlerde yaşatılan sistematik örtbas ve karartma, bu kentli elitin umurunda olmamıştı. Ama burunlarının dibinde gelişen olaylar yoksayılınca, kafalarına dank etti.

Binlerce kişi hiddetini tek haber kaynağı olan sosyal medyada paylaştı.

1 Haziran günü haberciliğe güven iyice dibe vurmuş, holding medyasının ölüm ilanı zihinlere asılmıştı. Ama o gün de medyanın utangaç suskunluğu devam edince, ve hele – yine 1 Haziran’da – Haberturk’te duyarsız bir gazetecinin Başbakan’la yaptığı özel mülakat bir ‘siyasetçi-gazeteci mutabakatı’ parodisine dönüşünce, insanlar daha da çıldırdı.

Bununla kalmadı, sokağa taştı, ve Haberturk ve NTV gibi büyük medya binalarına uzandı. Binlerce kişi haber karartmasını, patron sansürünü ve iktidar yanlısı ‘aklayıcı yalancılığı’ bunların önünde bağırarak, oturma eylemi yaparak, boykot çağrıları dile getirerek lanetledi. (Olayların başka büyük grup medya kanal ve gazetelerine de sıçraması ardından bazı kanallar konuya “değindiler”, ve NTV yönetimi özeleştiri yaptı. Ancak bunların çöküş hali ve dibe vuran güveni çözmeye yeteceği son derece şüpheli. Çünkü sorunlar yapısal, ve yoz bir kurumsal kültür – mesleki ahlak zihniyetinin sonucu.)

Medya sektöründeki ve gazetecilik mesleğindeki mesele, iki haneli sayılarla ifade edilen ‘hapisteki gazeteciler’ meselesinden, ortaya çıkan bu sefil manzaranın da anlattığı şekilde, çok daha derinlerde.

Açıkçası, sahipleri medya dışı işlerde faal olan büyük medya kuruluşları, mesleki özgürlüklerin hiçe sayıldığı, editoryal bağımsızlığın felç halinde olduğu bir köle kampı, birer açık hava cezaevini anımsatıyor.

‘Gerçek’ gazeteciler mutlu değil. Hepsi kendisini prangaya vurulmuş hissediyor. Kurumsal kültürler öyle baskıcı ki, kimsenin haberciliğin gerekleri konusunda çıtı çıkmıyor. Ehliyet ve liyakat, işverene mutlak itaat ve otosansüre yatkınlık üzerinden tanımlanıyor.

31 Mayıs gecesi neden grup medyaları sansürleme uyguladı? Bunun sebebi, Gezi Parkı eylemlerinin arka planında yatan asli sebeplerden biriyle örtüşük: Yolsuzluk.

Çok uzun bir zamandır, Türkiye medyasının ‘haber kapsama alanı’, medyanın güçlü, hırslı, hızlı para düşkünü patronlarının iktidarlarla ilişki biçimiyle belirleniyor.

Enerji, inşaat, turizm, telekomünikasyon, maden vs gibi işlerde faal olan bu iş adamları, kamu ve belediye ihalelerinde ellerindeki medyayı önemli bir koz olarak kullanıyorlar. 31 mayıs gecesi haber karartması yapan kanalların pek çoğunun sahiplerinin Istanbul’un devasa projelerinde ihaleleri aldığı veya bekleme sırasında olduğu herkesin bildiği bir gerçek.

Erdoğan, para ve nüfuz üzerine kurulu bu siyaset-medya ittifakının her iki taraf (yani iktidar ve patronaj) için de nasıl bir ‘win-win’ olduğunun farkında. Ayrıca bu ittifakta esas karar sahibi, kim olursa olsun, Türkiye’nin başbakanı. Halkın öfkesi, işte demokratikleşmeyi felce uğratan bu ittifak düzenine de karşı.

Medyada son zamanlarda iyice hız kazanan mülkiyet paylaşımı furyasının arka planında (Show TV, Star, Skytürk TV vs) bu devasa güç kavgası var. Ülkede kim iktidara gelirse gelsin mutlaka medyayı kamu ihaleleri ‘havucunu’ kullanarak kontrolüne almak istiyor.

Medya patronlarının aklı ise son yıllarda çapı iyice büyüyen Istanbul projelerinde. Her biri en yüz milyonlarca dolar olan bu projeler göz kamaştırıyor. Bu patronların demir yumrukla yönettiği kuruluşların gerçek gazeteciliğe izin vermesi mümkün değil. Hükümeti kızdırmak büyük bir risk.

Büyük medyada, ülkede varlığı bilinen büyük yolsuzluklarla ilişkili hiçbir haber yer almaması bunu açıklıyor. Araştırmacı gazetecilik yok. Birkaç büyük medya patronunun, kazandığı olağanüstü gelire ragmen vergi listelerinde görünmemesi, haklarındaki yolsuzluk davaları şu soruyu sorduruyor:

Yolsuzluğa bulaşmış sermayeyle yürüyen ve büyüyen bir medya, yolsuzlukları halk adına nasıl ifşa edebilir?

31 Mayıs günü Istanbul halkının farkettiği de işte bu gerçek. Bir talan furyasına medyanın yol arkadaşlığı etmesi, ezilmiş bir gazeteci sınıfının da, içi yandığı halde bu haber okyanusuna sadece seyirci kalması.

Şimdi herkes haber kaynağı alternatiflerine göz dikmiş durumda. Sosyal medyanın yarattığı umut ışığı altında insanlar gerçeğe internetten ulaşmanın önemini kavrıyor.

Semih İdiz de bağımsız gazete Taraf’ta önceki gün yazdı: Al-Monitor veya Huffington Post uluslararası, veya T24 ve bianet gibi yerel sitelerin dünyası, özgür ve bağımsız haberciliğe susamış 31 Mayıs sonrası Türkiye’de insanlara çok daha cazip görünüyor.

(Al- Monitor / 5 Haziran 2013)

Yazının Al- Monitor sitesinde yayımlanan İngilizce versiyonu için tıklayın

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *