Prof Baskın Oran: ‘Satanist bir koalisyon bu…’

Diyarbakır’ın Sur ilçesine giden yüzü aşkın yazar, gazeteci ve akademisyen grubunun arasında yer alan Prof. Baskın Oran, “Hep güle-oynaya dolaştığım yerleri böyle göreceğim hiç aklımın ucundan geçmemişti. Çok kötü oldum. İkinci Dünya Harbi’nden siftah çıkmış, dumanı hâlâ tüten, müttefik işgalindeki harabe Alman kentlerinin resimleri geldi gözümün önüne” dedi.

Oran’a göre ‘Türkiye, Kürtlerini kaybetmeye doğru gidiyor.’

orann

Özgür Gündem’den Berat Günçıkan‘ın sorularını yanıtlayan (7 Ocak 2015) Baskın Oran’ın açıklamaları şöyle:


 

* Daha önceleri de Diyarbakır’a gittiniz, önceki yolculuklarınızla barış isteğini dillendirmek amacıyla bu son gidişinizde kentte, kentin insanlarında ne gibi farklılıklara tanık oldunuz?

Ben doğma büyüme İzmirliyim. Yapı olarak da tamamen Egeli. Ama 96 başındaki ilk gidişimden bugüne değin her seferinde doğduğum yere/eve kavuşuyor gibi oldum. Gerçekten ama. İnanılmayacak bir sevinçle gittim Diyarbakır’a her seferinde. Çünkü kentin karakteri bir yana, buranın insanları hep kucaklayıverdiler beni.

Bu sefer de aynı şeyi yaşadım. Yolda hiç tanımadığım insanlar adımla hitap ederek hoşgeldin hoşgeldin diye durdurdular, büfelerinden çıkıp yol gösterdiler, sen iyi ki varsın hocam dediler, dizlerim zorlayıp kaldırıma oturunca hemen bi yerlerden tabure çıkardılar ve saire. İnsan daha ne ister.

Ama bu sefer kentin kendisi çok farklıydı. Benim için Diyarbakır demek Suriçi demek. İnsansızlaştırılmıştı. Sadece Özel Harekat polisleri ve zırhlıları. Her tarafı tahrip edilmiş. Harabe. Hayalet şehir. Hep güle-oynaya dolaştığım yerleri böyle göreceğim hiç aklımın ucundan geçmemişti. Çok kötü oldum. İkinci Dünya Harbi’nden siftah çıkmış, dumanı hâlâ tüten, müttefik işgalindeki harabe Alman kentlerinin resimleri geldi gözümün önüne. 1.700 yıllık surlar bile Sur evlerinden daha sağlam.

Dükkanlar kapalı. Kepenklerinde “kiralık” yazıyor, kim kiralayacaksa. Esnaf akşam eve ne götüreceğini düşünüyor, evi yıkılmışlar nerede yatacağını düşünüyor, insanlar yasak olmayan yerlerde dolanıyor, yarı hırs yarı yılgınlık içinde.

* Vali ve belediye başkanıyla da görüştünüz, merkezi ve yerel yönetim çatışmaların durması için nasıl bir dil kullanıyor ve yöntem öneriyor?

Önce küçük bir heyetle Vilayet’i, sonra toplu olarak Büyükşehir Belediyesi’ni ve taziye için Baro’yu ziyaret ettik.

Vali olarak Hüseyin Aksoy adında çok efendi ve kültürlü bir insanla karşılaştık. İnsan Hakları Üst Kurulu sekreterliği yapmış. Mülkiye mezunumuz imiş. “Hendekler dolduğu gün sokağa çıkma yasağını kaldırırız” diyor ki, görevini yapıyor tabii.

Bu ziyaretten gerçekten hoş ve verimli bir diyalog çıktı. En çok, günlerdir bir lisenin bahçesinde yatakalmış iki cenazenin aile tarafından nasıl alınacağını konuştuk. Polisler garanti vermiyor ailenin hayatı için, onlar da gidemiyor. Vali Aksoy, “Cenaze işleri belediyeye ait olduğu için belediye resmi kıyafetle gitsin, alsın, bu iş hallolsun” dedi. Çok sevindik. Devlet adamı gibi bir adam. Çıkınca, aileye ve belediyeye bildirdik müjdeyi.

Bundan sonrasını, heyetten Dr. Ö. F. Gergerlioğlu’nun dönünce gruba yolladığına bırakayım. Aynen okuyorum:

Not: Makalemde bahsettiğim 2 cenazenin yerden kaldırılması konusunda olumsuz gelişmeler yaşandı maalesef. Biz Vali ziyaretinden çıkarken sevinmiş, umutlanmıştık. Sonraki gün Nurcan Baysal beni arayarak “Cenazelerin yakınlarının savcıya gittiğini, savcının “devletin güvenliği sağlayamamasından mesul olmadığı” yönünde bir kağıt imzalatmak istemesinden dolayı ailelerin tedirgin olup cenazelere gidemediğini belirtti. Vali ile dışardan gelen birisi olarak tekrar görüşüp güvence aramamı rica etti. Vali ile telefonda görüştüm. “Devlet açısından ateş edilmeyeceğinin garantisini veririm, siz İHD’yi de devreye sokarak bir zemin oluşturun, nasıl bir şekilde alınmasını istiyorsanız talimat verip yapayım” dedi nazik bir şekilde.

İHD başkanı bölgedeki özel tim komutanıyla görüşüp yol ararken yüzü maskeli komutan “Vali’nin sözleri beni bağlamaz” demiş, bunun üzerine olay kilitlendi, yarın yani cenazelerin yerde çürümeye başladığı 12. günde aileler İHD’de ölüm orucuna yatıyorlar. Nurcan Hanım da bu konuyu yazdı. Üzgünüm, maalesef olay büyüdü.

Ama asıl üzücü olan bu kadar çocuk ölümlerinin nedeninin tim komutanının sözüyle ortaya çıkması sanırım. Polislerin keyfine kalmış bir ortamdan bahsediyoruz. Acı gerçek bu, çözülebilecek bir durum sanırım cumartesi günü kin ve nefreti arttıracak ulusallaşmış bir haber olarak önümüze çıkacak. Selamlar

* Bu maskeliler başka yerlerden geçici olarak gönderildikleri, kadroları Diyarbakır’da olmadığı için Vali bunlara karışamıyormuş. Nasıl iştir, nasıl devlettir bu? Şimdi insanın aklına nasıl gelmez, Erdoğan Ergenekon’la koalisyon yapıyor yorumları?

Bir şey daha: Hem Ankara’da hem orada çok farklı kişilerden duyduğum bir şey: Bu Özel Harekat mensupları içinde Türkçe bilmeyip Arapça konuşanlar bulunduğu söyleniyor. Nasıl iş olduğu herkesin yorumuna kalmış. Ben sadece duyduğumu aktarıyorum.

* Çok üzücü. Bölge halkının anlattıklarıyla batıya ulaşan bilgiler arasında nasıl farklılıklar var; batının ülkenin doğusunu neredeyse yok saymasının, olup bitene kayıtsız kalmasının nedeni medyanın devlet diliyle konuşması ve bilgi karartılması olabilir mi?

Medya satın alındı, alınamadıysa yıldırıldı. Olabilecek en korkunç şey de bu, zaten: Haber alamıyoruz. Çok az bağımsız ses kaldı ortalıkta.

Mesela, basında ve internet sitelerinde okuduk, bizim döndüğümüzün ertesi günü yani 31 Aralık’ta yapılan yürüyüş sırasında polise el yapımı bomba atılmış ve gazlı-sulu TOMA müdahalesi bunun üzerine olmuş.

HDP Eş Sözcüsü Ertuğrul Kürkçü bunu twitter’da yalanladı, polisin gaz tüpünün patladığını söyledi. Ben de; Diyarbakırlı olmayan, Kürt olmayan, Kürtlere yakınlık duymakla ilgisi olmayan, başka bir ilden buraya atanıp görev yapan bir memurla konuştum, yürüyüş sırasında oradaymış, böyle bir bomba olayı duymadığını söyledi. Şimdi, kim doğruyu söylüyor?

Mesela: Tahir Elçi’nin öldürüldüğü 4 Ayaklı Minare dibinde olay yeri inceleme yapılırken YDG-H’linin ateş ettiği, incelemenin bu yüzden yapılamadığı her yerde yazılmıştı hatırlarsanız. Baro eski başkanlarından Emin Aktar başka bir şey söyledi Baro’yu ziyaretimizdeki toplantıda: “Başsavcının korumaları ihtiyaten silah sıkmışlar sokağın içine. İçeriden de cevap gelmiş. Olay yeri inceleme yapılamadı.” Hangisi doğru şimdi?

* Diyarbakırlılar Batı’nın sessizliğine karşı kırgın ve kızgın mı? Bu, savaşın başladığı günden bu yana bir şekilde sürdürülen “geleceği birlikte inşa etme arzusu”nu yaralayabilir mi?

Şu anda “ortak gelecek” düşüncesi sıfır bölgedeki insanlarda. Devletten umutlarını tamamen kesmişler, bu bir. Ayrıca, batıdaki insanlara çok alınmışlar. Çok kırgın vaziyetteler. Çok meyuslar.

Çok da haklılar, tabii. Zaten bu sebepledir ki bizi ilk görünce önce “Kendimizi çok yalnız hissediyoruz. Batı niye tepkisiz? Niye bizle ilgilenmiyor? 9 gündür cenazelerimizi alamıyoruz. Daha nasıl olmamız lazım ilgilenmeleri için?” diye takaza ettiler, sonra niye geldiğimizi ve kim olduğumuzu anlayınca “Allah razı olsun sizden, acımızı aldınız, iyi ki varsınız”a döndü olay.

* Silahların susması ve müzakere sürecinin yeniden başlaması mümkün mü, bu süreci hızlandırmak için sizce kim, ne yapmalı?

Nasıl susar, şu anda bilmiyorum. Ama mutlaka susması gerektiğini biliyorum, herkes gibi.

Ne yapmalı’ya gelince, herkes elinden gelen neyse onu yapmalı. Ayranım bu yarısı su olabilir, ama ne gelirse. Bizim elimizden de, savaş içindeki Diyarbakır’a gidip, insanlara şehirde durduğumuz, toplantı yaptığımız her yerde şunu söylemek gelebildi sadece:

“Biz buraya, şehirleri topa tutulan Kürt kardeşlerimizin yanında olduğumuzu, onların yalnız olmadığını göstermek için geldik. Bir de, bu meselenin ancak ve ancak masada halledilebileceğini söylemek için geldik!”

Ama öncelikle Erdoğan’ın iktidarını korumanın yolunu savaşta aramasının püskürtülmesi gerekiyor. Püskürtülebilir mi?

Muhalefet nâmevcut. Erdoğan Tek Adam olmak için korkunç bir germe ve kutuplaştırma politikası uyguluyor, çünkü insanlar korkunca otoriteye sığınır. Bu politikayı da, en kolay Kürtler üzerinden yürütüyor, çünkü yanına İslamcıların yanı sıra Ordu’yu, Ergenekon’u, 1930 yapımı Kemalistleri ve tüm milliyetçi-muhafazakarları alıyor. Satanist bir koalisyon bu. Ve bu durum Kürt meselesinin şu andaki büyük şanssızlığı.

Ben Erdoğan’ın kendisine güveniyorum sadece. Sonu gelmeyen aşırılıklarına, Tek Adam olmak için ülkeyi kopacak kadar germesine, kutuplaştırmasına, bunun sonunda kendi sonunu getirecek olmasına güveniyorum sadece…

* Sizce savaşın sürmesi halinde Kürtler ve Türkler çocukların, yaşlıların, askerlerin, gerillaların ölümlerinden başka neleri kaybedebilir?

Birbirlerini kaybetmeye doğru gidiyorlar; daha ne olsun? Daha doğrusu Türkiye Kürtlerini kaybetmeye gidiyor. Daha ne olsun

“Erdoğan rejimi Türkiye’ye en büyük kötülük”

* Son yıllarda Kürt yöneticilerden sıklıkla “müzakere edebileceğiniz son kuşak biziz” cümlesini duyduk, hendeklerin arkasındakilerle görüşebildiniz mi, bu cümle karşılığını bulmuş görünüyor mu?

Hendeklerin arkasındakilerle kim görüşebilmiş de biz görüşeceğiz? Bizim orada olduğumuz 30 Aralık Çarşamba günü Sur’un ana arteri olan Gazi Caddesi nasılsa açılmıştı ve ertesi gün de kapatıldı yeniden. Zaten açıkken de sol tarafına girmek tövbe yasaktı; yaklaştırmıyorlardı bile. Orada yaşayanlar giremiyordu ki biz girelim. İnsanlar evinin sokağına girip evinden ilaçlarını alamıyordu.

Cenazeler toprağa verilir. Yaralı olanın yarası tımar edilir. Evler tamir edilir. Her şey zamanla düzelebilir. Ama zamanla kötüleşen bir şey var: Yaşları 10’ların sonunda 20’lerin başında olan gençler artık kendini “Türkiyeli” saymıyor. Duygusal olarak ülkeden kopmuşlar. Bitmiş. Bunlar yarının büyükleri. Bunlar abilerinden ve babalarından çok farklı düşünüyorlar, bütün bu şehirlerin tanklarla bombalanması rezaleti ortamında. Bunların yürek ve beyinlerine hangi otacı ilaç olacak? Erdoğan Rejimi’nin Türkiye’ye ediverdiği en büyük kötülük bu, işte. Bu, işte! Herkese bol bol yeter!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *