Nuray Mert olayında gözden kaçanlar

Nuray Mert’in Cumhuriyet’te köşe yazılarına son verilmesine ilişkin bir yorum yazmamaya günlerce gayret ettim, çünkü medya etiği üzerine son 20 yılını vermiş bir kişi olarak, Türkiye’de medya etiği üzerine çaba göstermenin ne kadar anlamsız olduğunu, hiçbir etki yapmadığını, yapmaya devam edenler için ise sadece bir iç rahatlatma veya – sarkastik olmak gerekirse – ahkam kesmeden ibaret kaldığını biliyorum.

Ülkede çoğulculuğa saygıya dayalı gerçek bir demokrasi düzeni kurulmasına dair başka alanlardaki her çabanın da – hepsinin demeyelim ama – önemli kısmının bir cama hohlamadan ibaret olduğunu anlamış bulunanlar ne demek istediğimi anlıyor, eminim.

Bu tür hayaller kuranlar için kötü bir şaka Türkiye, kuruluş harcı bozuk olduğu gibi, insanlarının mayası da – genelde – bozuk. Kürtlere veya ülkenin doğal dokusuna yapılanlara bunca yıldır sessiz kalınmasına bakın, yeter.

Mert’in Cumhuriyet’le ilişiğinin kesilmesi de bu gerçeğin anlaşılması için bir nevi turnusol kağıdı. Bir yanda kalabalık bir kitle bu yazıların bitirilmesine coşkuyla alkış tuttu, bir yanda da çok daha dar kalmış bir özgürlükçü çevre, ifade çeşitliliğinin ve çoğulculuğunun önemine vurgu yapmaya çalıştıkça aşağılandı, neredeye Erdoğan üslubuna koşut bir şekilde ‘yahu git işine’ diye kovalandı.

Medya etiğine kafa yoran sol kökenli bir kesim de, uzun analizlerle Mert’in atılmasını meşru gösteren argümanları sundu. Bu konuda çıkan hemen tüm yazıları okudum, özellikle bunları; ve özlerine şekil veren ‘editoryal ilkeler’ varsayımına dayanan, adeta ‘Türkiye’de medyanın uygulanmakta olan yayın ilkeleri vardır ve bu yüzden Mert atılmıştır, atılmalıdır’ sonucuna kadar varan akıl yürütmelere hayret ettim. Altını çizeyim, ‘vardır’ demek bir şey, ‘olmalıdır’ demek ayrı bir şey. Kafaların karıştığı nokta da burası.

Tabii ki bizi bunları tartışmaya iten asıl etken, Cumhuriyet gibi bir saygın medya kuruluşunun bus sarsıntının odak noktası olması. Yoksa, gazetecilikten ve sosyal rolünden zerre kadar anlamayan, paragöz, bazıları da mafyatik formatlarda güçlüye eğilip istihdam ettiği, güçsüzü ezen medya patronu profilinin egemenliğindeki sözde ‘merkez’ medyanın kullanım süresi bitene kadar posasını çıkardığı, tetikçi ve dezenformasyoncu olarak tedavülde tuttuğu yazarların atılıp satılmasını kanıksayalı çok oldu. O yüzden Beki değil Mert konuşuluyor.

mert

Mert’in günlerinin sayılı olduğunu Darwin yazısı yayınlandığı zaman meslektaşlarıma özel konuşmalarda söylemiş, biraz da hayretle karşılanmıştım. Gazete zaten zordaydı onlara göre, böyle aykırı bir adımı göze alamazdı. Tersini düşünüyordum, çünkü bu doku uyuşmazlığı sürdürülemezdi. Ve bilet kesildi.

Aslında, Türkiye’de köşe yazarı olgusunun, gazete içinde özerk ve dokunulmaz alan parselleme gibi evrensel etiğe aykırı, saçmasapan bir yaklaşım olduğu görüşüne katılıyorum. Bu olgu, zaten olmayan, olsa da uygulanmayan editoryal ilkeler meselesi ile tamamen devre dışı bırakılan sürekli editoryal başyazı açısından bakıldığında, gazetelerin en temel işlevi olan haber ile onu geniş çerçeveye oturtan analiz arasındaki doğal bağı da kopardı.

Editoryal kadrolar başıbozuk ve bilirbilmez köşe yazarlarına söz geçirme hakkını patron marifetiyle kaybettiği için, gazete yazarları da, TV kanallarında sabitlenmiş yorumcular da, kendi gündemlerinde alıp başlarını gittiler, ifade haklarını kendi (veya patron) çıkarlarına endekslediler, ve medya son çeyrek yüzyıldır Türkiye’de çığrından çıktı, kamuoyunu da kendi diplerine çekti.

Köşe yazarlarının önemli kısmının bilirbilmez – daha güncel tabirle ‘herbokolog’ – olduğu malum, ama gazetelere esas mesleği akademisyenlik olan kişilerin sabit ve düzenli köşe yazarı olarak alınmasına da kaç kez itiraz ettiğimi hatırlamıyorum artık. Mesele şuydu: akademisyen X, filanca konunun veya alanın uzmanıdır, ve ancak o konudaki görüşleri kamusal tartışmaya değer katar, bu nedenle de kendisinden ancak o alandaki güncel gelişmeler gerekli kıldığı anda görüş istenir veya makale yazdırılır.

Bizde bu da deforme edildi, ve sonuç olarak akademisyen – mesela Nuray Mert – bırakın kendi alanı dışındaki evrim konusunu, belli ki hiçbir şey bilmediği Fransa konusunda seçimleri neredeyse her cümlesi yanlış verilere veya varsayımlara dayalı bir köşe yazısıyla sözğm ona ‘analiz’ etmeye kalktı, ve de Fransa işini iyi bilenlere de rezil oldu.

Ama burada sorun Mert değildi elbet, o yazıyı tek kelimesine dokunmadan yayınlayan ve okuru da yanıltan gazetenin editörleriydi. Mert sadece bir örnek; kendi alanının çook dışına taşarak bir müddet sonra seyahat, yemek, sağlık ve diyet yazabilen akademisyen yazarları saymıyorum bile. Ama onların da bir suçu yok, mesele bu saçmasapan istihdam siyasetinin sektöre egemen olması, ve nihayetinde Cumhuriyet’e de sıçraması.

Öte yandan – hakkaniyet esastır – Cumhuriyet’in de ne denli tiraj sıkıntısına ve reklamveren baskısına girdiğini ve ‘gazeteyi kurtarmak için birşeyler yapmak’ gerekmesi adına bu adımları attığını da iyi biliyorum. Ama… aması var: Mert’in mizacı da, neyi nasıl yorumlayacağı da baştan belliydi. Her zaman olduğu gibi, belli ki, kendisine köşe açıldığında, bu konular açıklıkla konuşulmadı.

Öte yandan, ‘Bir köşe yazarı, gazetesininin yayın ilkelerine aykırı yazı yazamaz’ ifadesi biraz fazla düz ve sığ. Günümüz medya ortamı bu kadar siyah-beyaz değil. Ha, bu ilke elbette, içinde farklı dozlarda aktivizm barındıran veya partizan kimlikli medya kesiti için geçerlidir. Kürt medyasında MHP görüşlerini savunan bir yazar olmaz veya tam tersi. Üstteki ifadeyi öne süren meslektaşlar bu tür medyayı kastediyorlarsa, anlarım.

Ama dünya medyası, bir başka sığ ifadeyle ‘muhalif’ diye tanımlanan bir alanla sınırlı değil. Bir de daha fazla oranda kendisini ‘müzmin eleştirel’ olarak tanımlayan medya var: New York Times, Folha de Sao Paulo, Kathimerini, Globe and Mail, Spiegel, Süddeutsche Zeitung, Liberation, El Pais gibi. Buralarda, aktivist veya partizan medyaya kıyasla daha geniş ve zaman zaman iç polemiklere giren ama bilgili ve akılcı yazar kadrosu daha geniş bir spektruma sahip.

Böyle bazı gazeteler, temel kriteri rasyonel argümantasyon olan bazı yazarları sırf ‘şeytanın avukatı’ olarak istihdam etmekte. Mesele, çoğumuzun Türkiye’deki muhabirlik döneminden tanıdığı Stephen Kinzer, Boston Globe’da tam da bilinçli olarak bunu yapıyor: İran’ı savunan, ‘Rusya aslında ABD’nin dostudur’ diyen yazılarla fikirleri kışkırtıyor ve okunuyor.

kinzer

Sadece okunmak da değil mesele. Bizler Artı Gerçek’te başlarken, Celal Başlangıç’la Türkiye sağ ve solunun esasında ne kadar tekçi ve müsamahasız olduğunu konuşmuş, kendimi de katarak, ‘belki burada yazmamız sorunlara yol açar’ demiştim. Celal, ‘bu konu bazı arkadaşların gerçekten tepkisine yol açmıştı’ dedi gülerek. ‘Eee?’ dedim. ‘Ben de onlara şunu söyledim: Onların yazdıkları ve fikirleri sayesinde sizin görüşleriniz daha iyi anlaşılacak, ve aynısı onların yazdıkları için de söz konusu, güzellik de burada’ demişti.

Akla ve gerçek verilere dayalı argümanlara dayalı olduğu sürece, hiçbir fikrin – sağdan sola uzanan spektrumda – ötekine üstünlüğü yoktur. Tersi, eşitliğin inkarıdır.

Ne demişti eskiler? ‘Barika-i Hakikat, Müsademe-i Efkardan Doğar’.

Boşuna edilmemiştir bu söz. Ama günümüz Türkiye’sinde her kesim ya müsademe deyince hakareti, aşağılamayı veya fikir yerine sahibine saldırmayı anlıyor veya susturmayı zaman zaman süslü püslü sözlerle de olsa, meşru görmeyi makul buluyor.

Diyeceğim, Mert’te değil sorun; onu istihdam edip sadece – bana göre saçma sapan – görüşleri nedeniyle atmak zorunda kalma zihniyetinin her yana bulaşmasında. Bu nedenle ‘Cumhuriyet partizan veya Kemalizm aktivisti br gazete mi olmalı, ya da olabildiğince çok haber veren ve muhabire yatırım yapan bir gazete mi olmalı? sorusunu asla tartışan yok.

Herkes kendi ‘yüce’ fikrinin haklı olduğunu anlatma derdinde.

Bu arada, bu tartışmada ayıpladığım demeyeyim, yadırgaığım bir noktayı da dikkate getireyim:

Mert’in atılmasını alkışlayanlar arasında, bir zamanlar yine kendi fikirleri nedeniyle şu veya bu gazeteden ‘atılmış’ olanlar da var. Atılmış olup ses çıkarmayanlar da, Mert’in köşe yazmasına önayak olup şimdi en ufak bir şekilde ses çıkarmayanlar da. Birinciler, son derece haksız şekilde köşelerine son verildiğinde kızılca kıyameti koparmışlar ve haklı biçimde destek beklemişler, ve bulamayınca kızmışlardı. Aslına bakarsanız, Mert olayı bir nevi ‘deja vu’. Mağdurlar farklı, ama sistem aynı. İkincileri ise kendi vicdanlarıyla başbaşa bırakıyorum.

Umutsuzum. Bağımsız medya ölüyor ülkemizde, belki de tabutta. Ve bu cinayette hepimizin parmağı var. Ama sorun, Türkiye’nin iflah olmaz kanserinde: Bu ülkede herkes haklı, herkes en iyisini biliyor.

Burası bir ‘herbokologlar cehennemi’dir.

Trajedimiz de, son derece ilkel bir müsademe-i efkarda ısrarımızın neticesidir.

Yazımın sonunda, iki akademisyen arkadaşımın Mert tartışmasıyla ilgili facebook’ta yazdıklarını paylaşayım, çünkü bunlar da tartışmanın gölgede kalan boyutları.

Prof Ayhan Aktar önce şunu yazdı:

”Cumhuriyet gazetesi yazarı Prof. Emre Kongar 28 Mayıs 2017 günü Habertürk’ten Kübra Par’a aşağıdaki sözleri söyledi. Acaba, o zaman, bugün Nuray Mert için kıyamet koparanların hangisi iki satır yazı yazdı? İşte:

‘1946’da çok partili hayata geçilmesinin bir hata olduğunu mu düşünüyorsunuz yani?

”Demokrasiyi koruyacak sermaye ve işçi sınıfı olmadığı için erken geçilmiş oldu, nitekim de yürümedi. Çünkü muhalefeti, demokrasiyi toprak ağaları sınıfından beklediler. Çok parti fetişizmiyle Demokrat Parti yüceltiliyor. Menderes, demokrasi şehidi falan değildir. Türkiye’deki ilk darbe, Menderes’in tahkikat komisyonu darbesidir. 27 Mayıs askeri darbesi, Menderes’in sivil darbesine karşı yapılan ikinci darbedir. Türkiye’de demokrasinin yürümemesinin esas nedeni, Cumhuriyet rejiminin, o rejimi yaratacak sınıfsal yapı olmadan ilan edilmesi olmuştur.”

Bunun üzerine Prof Umut Özkırımlı şu cevabı verdi:

”Bu yukarıda söylenenleri yazan kişinin Cumhuriyet’ten kovulmasına karsi geliştirilebilecek hiçbir argüman yok artık. Kendi kriterleri uyarınca kovulmuş, bu kadar basit. “Nuray Mert’i sevmem, ama hakkını savunurum” diyebiliyorsak, “Cumhuriyet’i, Emre Kongar’i, vs’yi sevmem, ama onların kendi – bana gore köhne – görüşlerini savunma haklarını savunurum” da diyebiliriz.”

Ve buna Aktar’ın cevabı:

”… mesele sadece N. Mert’in kovulması değil ki. Bu kovulma olayının ardından bir takım insanların bir taraflarına kına yakarak bu işi kutluyor olmaları … Hala anlamadın mı? Hastalıklı olan bu! Ayrıca, bu kına yakan takımın hiç biri Emre Kongar’ın yazılarına çıt çıkarmamış kişiler.

Tek parti rejimini savun problem yok, ama evrim üzerine saçmala kapının önündesin. Yoksa, 39,000 satan bir gazete Mert’i kovmuş. Ay ne kadar komik ! Bu gazete zaten muhalif bir yapıda bir şey olsa 39,000’den fazla satar…”

Evet, 2.5 milyon insanın Maltepe’de toplandığı, 6 milyon Kürt seçmenin rejime fikren direndiği böyle altüst bir ortamda, gelişmeleri anlatan aktaran ve eleştirel yorumlayan bir gazetenin bu kadar düşük bir tirajda kalması üzerinde düşünmeye değer.

Böylesi, yanılıyorsam düzeltin, ne 12 Mart ne de 12 Eylül döneminde yaşanmıştı.

Facia işte budur.

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *