Levent Gültekin: ‘ Dini o kadar çok önemsedik ki insan olmayı ıskaladık’

”Bana Türkiye nasıl bir ülke diye sorsanız şöyle tanımlarım: Muhalifken demokrat, iktidar olduğunda faşistleşen insanlar ülkesi. Çünkü muhalifken hepimiz demokrasiyi kendimiz için istiyoruz. İktidarda da kendimiz için istemeye devam edince de faşist oluyoruz. İslamcılar bu zincirin son halkası oldular…”

Tayfun Atay’ın Levent Gültekin’le Cumhuriyet’teki söyleşisi, AKP ve yönetici kliğinin röntgenini okumak isteyen herkes için gerekli.


Levent Gültekin, İslamcılığın içinden gelen ama dışından konuşan bir isim… İçinden gelmesi, bu ideolojinin taşıyıcıları, temsilcileri ve pratisyenleri ile olabilecek en üst düzeyde empati kurabilmesini; dışından konuşması ise onlara yönelik sağlıklı bir eleştirelliği işlerliği sokabilmesini sağlıyor. Levent’in eleştirel akla verdiği öncelik onu hiçbir şekilde “iman”la ters düşme noktasına getirmemiş. Fakat, imanı kendisine “zırh” yaparak yaşamaya kalkışanların; müminlerin, Müslümanların ve en önemlisi İslamcıların yapıp ettiklerini sınamaya yöneltmiş. Bu sınama sürecinin en taze ürünü, onun bu ay başında elimize ulaşan “Şatafatlı Mağlubiyet-İslamcıların İktidarla İmtihanı” adlı kitabı… Okurken yalnızca bir siyasi ideolojinin Türkiye macerasını anlama ve açıklama yolunda bir eleştirel çözümleme bulmuyor, aynı zamanda Levent’in İslamcılık durağına da uğramış kendi “insan olma” serüvenine  ilişkin öz-eleştirel değerlendirmelerine de tanık oluyorsunuz. Yakın ve uzak gelecekte Türkiye’nın bugünlerine ilişkin en aydınlatıcı belgelerden biri olacağı kuşkusuz bu kitabını vesile ederek onunla bir bayram sohbeti koyulttuk.


– Geçen pazar yapılan ‘Teröre Karşı Tek Ses” mitingiyle başlayalım. Sivil Dayanışma Platformu düzenledi, ama miting aslında bir “devlet sesi”ydi ve bir seçim mitingine dönüştü. Nasıl değerlendiriyorsun?

LEVENT GÜLTEKİN – Mitinglerle halkı milli veyahut gayri milli diye bölmek, onları sorunun bir tarafı yapmak ülkemiz açısından büyük bir felaket. İktidarlar sorunları çözmek için vardır. O sorunları kullanarak halkı yanlarına çekmek, gelmeyeni düşman etmek için değil. Bu bir yönü. Ama asıl yönü toplumun getirildiği nokta. İnsanlar geçmişte de devletin düşman yaratma politikalarına kandılar. Ama bu kadar iç içe geçme, bu kadar devlet refleksiyle hareket etme, iktidarların politik çıkarlarını varlık savaşı olarak algılama  ve bu iktidarın bütün kirlerini kendi üzerlerine alma dönemi belki hiç görülmemişti. 7 Haziran’da yalnızca din vardı seçim meydanlarında. Şimdi artık din de yetmiyor. Çünkü onu harcayıp tükettiler. Şimdi onun yanına milliyetçilik de eklendi. Aslında çok ciddi bir mesele var: Ülkeyi yönetenler o meydanlarda bu ülkenin yarısını gayri milli yani düşman ilan ediyorlar. Bu çok korkunç bir şey. HDP’ye oy verenlere ‘terörist’ vatan haini yaftası vuruyorlar.
Bir yöneticinin bunu yapabilmesi için o ülkeden nefret emesi gerek. Bu nefretin kaynağını anlamıyorum.

Eğer dertleri gerçekten PKK veyahut terör olayları olsaydı tam tersine HDP’nin yani siyasetin önünü açıp Kandil’in zayıflamasını sağlarlardı ki insanlar şiddetten uzak dursunlar. Fakat bizde tam tersi, iktidar HDP’yi köşeye sıkıştırıp PKK’nın önünü açıyor.
Dertleri PKK meselesini çözmek olsa HDP’ye oy vermiş 6.5 milyon insana terörist derler mi?
Aslında niçin böyle davrandıklarının nedenini hepimiz biliyoruz. AK Parti’nin tek derdi:  Tek başına iktidar olmak. Bunun yolu da HDP’nin barajın altında kalmasından geçiyor. Türkiye’yi bölme, parçalama, yok etme pahasına tek başına iktidar olma çabasındalar. Terazinin bir kefesinde Türkiye var, diğer kefesinde ne yazık ki Erdoğan’ın siyasi hayatı var. Bütün ülke, özellikle Ak Parti’liler böyle bir tercihle karşı karşıya kaldık. Ve AK Partililer ne yazık ki tercihlerini Erdoğan’dan yana kullandılar.

– Ak Partililere döneceğim ama önce İslamcılık meselesini açalım. İslamcılığın içinden gelen, onu deneyimlemiş bir insan olarak yeni çıkan Şatafatlı Mağlubiyet kitabında da bugünkü pratiklerin ve söylemin artık İslamcılığın bittiği, tarihe karıştığı bir nokta olduğunu da söylüyorsun.

GÜLTEKİN – Aslında İslamcılık 7 Haziran’dan önce bitti. Yani İslamcılığın, İslamcıların bu ülkeye söyleyebilecek bir sözleri kalmadı. Hepsini tükettiler. Devletin tekeline giren pespaye bir din anlayışı ve onu kullanan kifayetsiz muhterisler var. Çünkü İslamcılığın iddiaları vardı muhalifken daha demokrat, daha vicdanlı, daha hoşgörülü ve daha özgürlükçüydüler. Fakat iktidarda hiç birini gerçekleştiremediler. Bana Türkiye nasıl bir ülke diye sorsanız şöyle tanımlarım: Muhalifken demokrat, iktidar olduğunda faşistleşen insanlar ülkesi. Çünkü muhalifken hepimiz demokrasiyi kendimiz için istiyoruz. İktidarda da kendimiz için istemeye devam edince de faşist oluyoruz. Çünkü gerçek demokrat olmak için ne kültürümüz, ne kişiliğimiz ne aldığımız eğitim yeterli değil. İslamcılar bu zincirin son halkası oldular. Üstelik islamcıların demokrasiden de öte bir medeniyet projeleri vardı. “İslam barış dinidir” diyorlardı. Ahlakın kaynağını İslam kabul edip kendilerini toplumun en ahlaklı insanları olarak görüyorlardı. İslam aynı zamanda özgürlük diniydi. Yani geldi, putları kırdı, herkese hayat hakkı tanıdı. “Senin dinin sana benim dinim bana”; bunu slogan haline getirmişlerdi. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” Biz öyle bir Türkiye kuracağız ki hiç kimse aç yatmayacak diyorlardı. ‘Ötekilerin’ yaptığı sinemayı, edebiyatı, mimariyi, meselelere yaklaşıma bunun kıvırıyorlardı. Kendilerini batı dünyasının alternatifi olarak görüyorlardı.

Buna benzer değerlerle kendilerine bir dünya görüşü oluşturmuşlardı. Fakat anladık ki bunlar slogandan ibaretmiş. Onca iddiadan hiç biri gerçekleşmedi tek bir fark yaratamadı İslamcılar. Çünkü şimdi anlıyoruz ki tüm bunları yapabilmek için dindar yahut Müslüman olmak değil insan olmak gerekliymiş. Dini o kadar çok önemsedik ki insan olmayı ıskaladık. Ama bunu bugün söyleyebiliyoruz. Bana 10 yıl önce sorsaydınız, derdim ki hayır bunlar çok kıymetli ve dindarlar bunu yapabilir.

– Ben şimdi onu sorayım hemen: Sen 1994’ten itibaren İslami camianın basın kulvarında bir parçasısın, ama ondan öncesini de merak ediyorum. Yani çocukluğundan itibaren.

GÜLTEKİN- Ardahan’ın küçük bir ilçesinde doğdum. Liseyi de orada okudum. Orta 1”deyken üniversiteyi kazanmış bir arkadaşımız vardı, o bir şekilde İslamcılarla tanışmış İstanbul’da . İlk defa içimizden bir arkadaş üniversite kazanmış İstanbul’da ve çok başarılı. Zaten öyle olur, biri bir şey başarır, ona olan hayranlığın seni bir ideolojinin içine çeker. Kaç yaşımdayım ki, 13-14.

– 1980’lerin ortasındayız…

GÜLTEKİN – Evet. 85, belki 86 falan.

– 12 Eylül darbesinin Güneydoğu’da izleri çok büyük. PKK yeni kendisini dışa vurmuş. Bütün bunların içinde sen ergen yaşlardasın.

GÜLTEKİN – Tabii bir de okulda hocalarımız var. Anadolu’nun farklı illerinden gelmişler ve onların da etkisiyle kendimizi küt diye namaz kılan, dindarların meselelerini dert edinen, memleketi içinde bulunduğu durumdan kurtaracak bir ideolojik çabanın içinde bulduk. Bir anlamda bireysel olarak da var olmanın verdiği tad gururumuzu okşuyordur. Yani bir ideolojiyle beraber bir birey oluyorsun hayatın anlam kazanıyor.

– Kimleri okuyorsun o dönemde? Çünkü İran devrimi sonrası…

GÜLTEKİN – O yaşlarda çok fazla okuduğum söylenemez. Yine de  Seyyid Kutup, Mevdudi, Hasan El Benna Türkiye’den Ali Bulaç’ın kitaplarını elden düşürmüyoruz. Seyyid Kutup’un ‘Yoldaki İşaretler’i adeta yol haritamız gibi..

– Ya İsmet Özel etkisi?

GÜLTEKİN – Biz daha çok küçüğüz, o yüzden  İsmet Özel bize göre fazla ağır geliyordu Ama İsmet Özel, Sezai Karakoç, Çemil Meriç gibi daha entelektüel yazarlarla daha çok lise ve üniversite yıllarında tanıştık.. 90’da İstanbul’a geldim. Onları okumaya başladığımda zaten sorgulamaya da başlamıştım. Çünkü Erbakan konuşmalarında adil düzen dediğinde biz bunun İslami bir düzen olduğunu anlıyorduk. Fakat İstanbul’a geldiğimde zihnimde sorular oluşmaya başladı. İslami düzen nasıl olacak? Toplum, ülke Kuran’la nasıl yönetilecek? Şehir hayatı, insanların farklılığı… Kendi kendime “yok bu iş olacak şey değil sanırım biz abartıyoruz” diyerek İslami düzen isteğinden İslami demokrasiye evrilmiştim. Ama hala İslam’ın çok belirleyici olduğunu düşünüyordum.

95’te babam vefat etti, cenazesine gittim memlekete. Lise yıllarındaki arkadaşlarım gelmişler eve başsağlığına toplu olarak hiç unutmam onlara şöyle dedim: “Arkadaşlar size şimdi bir şey söyleyeceğim, biliyorum çok kızacaksınız belki ama ben biraz kafa yordum İstanbul’da. Bu şeriat falan olacak şeyler değil. Öyle birşey yok. En fazla dindar siyasetçilerin dürüstçe, Müslümanca kararlar alması olur” dedim. 18 yaşımdayım..  Böyle bir dönüşüm zihnimde oluşmaya başlamıştı ama yine de tam bir netlik kazanmıyordu.

– İstanbul’da Refah bünyesinde misin?

GÜLTEKİN – Evet, ama gidip öyle teşkilata yoğun katıldığım pek olmadı. Kısa süreliğine çalışmalar oluyordu ve kendi ilimizde arkadaşlarımız kazansın diye Ardahan’a maddi yardımlar gönderiyorduk.  Bu arada üniversitedeyim ve islamcı gazeteleri abonelerine dağıtarak da geçimimi sağlıyorum. Her gece tam 3 saat yaya olarak gazete dağıttım bir yıl boyunca..

– Hangi gazete?

[Haber görseli]GÜLTEKİN –  Kısa bir süre Vakit gazetesinde çalıştım. İbadetsiz islamcılıklarını, yani profesyonel İslamcılık yaptıklarını, iş ahlaklarının bozuk olduğunu görünce ayrıldım ve Yeni Şafak’ta başladım, Yeni Şafak’ta reklam servisi elemanı olarak başladım, genel müdür olarak ayrıldım.

– Tabii Yeni Şafak şimdiki Yeni Şafak değildi o zaman…

GÜLTEKİN – İslamcı camiada iki damar vardı. Vakit gazetesinin temsil ettiği  damar ve Yeni Şafak’ın temsil ettiği damar. Vakit daha fanatik daha irrite edici, daha dışlayıcı, daha ötekileştirici, daha çatışmacı daha gelenekçi bir damar… Yeni Şafak ise daha nezih, daha entelektüel, daha konuşulabilir, daha modern, daha demokrat damar. İkisi birbirine asla karışmazdı. Tuzlu su ile tatlı su gibiydi. Çok basit bir örnek vereyim: Bugünkü iktidar mensuplarının yüzde 95’i Vakit gazetesinde adının çıkmasından olağanüstü rahatsız olurdu. Diyelim ki Vakit gazetesi İslamcı yazarların, aydınların, siyasetçilerin adını gazetede geçirmiş olsun; negatif anlamda demiyorum. Pozitif anlamda bile olduğunda şöyle derlerdi: Allah aşkına bana bulaşma, benim adımı geçirme o gazetede!.. Bir anlamda böyle bir tiksinme vardı. Zaten Yeni Şafak’la Vakit arasında yayın üzerine kavga da olurdu. Vakit, Yeni Şafak’a liboş derdi. Yumuşamış, su katılmış falan..  Yeni Şafak da Vakit’e, “medeniyet, şehir görmemiş yobaz” derdi. Böyle aralarında bir ayrışma vardı. Tüm camiada böyle bir ayrışma vardı. Fakat Tayyip Erdoğan siyasete Yeni Şafak çizgisiyle başladı, giderek Vakit gazetesinin çizgisine kaydı. Üstelik sadece kendi değil Yeni Şafak dahil bütün mahalleyi Vakit gazetesinin çizgisine taşıdı. Bütün islamcıları, en okumuşu, en aydınını, en bilgilisinden en cahiline kadar hepsinin içinde bir Vakit gazetesi çıktı. Bakın arkadaşlarımızın arasında Avrupa’ya gidip Londra’da okumuş eğitim görmüş 5, 6, yıl orada kalmış, yani bütün o dünyayı görmüş, felsefe okumuş şiirle ilgilenmiş  olanlar vardı. O arkadaşlar bile Vakit çizgisine kaydı.

– Ahmet Davutoğlu ha keza… Ben onu 80’li yılların sonu 90’lı yılların başında İngiltere’de doktora yaparken çalışmalarıyla tanıdım. Yakın çevremde de işte o senin sözünü ettiğin İslami camiadan gelen arkadaşlar vardı konuştuğumuz, tartıştığımız… Ahmet Davutoğlu’nun o zaman yazdıklarına baktığım zaman ben ilerde mesela Pakistanlı modernist İslam düşünürü Fazlur Rahman’a benzer bir entelektüel akademik şahsiyetin Türkiye’de çıkabileceği düşüncesindeydim.

GÜLTEKİN – Hepimiz öyleydik.

– Ama bugün dinlediğim zaman kulaklarıma inanamıyorum, rüya gibi geliyor. Bir entelektüel-akademisyen değil bu konuşan, daha doğrusu bas bas bağıran!.. Ne hançeresine yakışıyor, ne ses tonu uyuyor. Hakikaten bunu nasıl tercih ettiğini anlamakta zorluk çekiyorum.

GÜLTEKİN – Ben de bunu çok düşündüm nasıl olur diye. Bu kadar kitap okumuş, bu kadar dünya görmüş şiir, edebiyat, sanat, felsefe, sosyoloji ile uğraşmış… Kendisi de öyle derdi ya, rüyamda Gazali ile Heidegger’i tartıştırıyorum diye. Şimdi rüyasında İmam Gazali ile Martin Heidegger’i, Doğu ile Batı’nın bilgisini buluşturacak, bilge insan olacak biri, nasıl olur da böyle bir siyasetin parçası olur? Sadece Davutoğlu da değil, böyle onlarca arkadaşımız var. Peki bu nasıl olur; çok düşündüm üzerinde ve şöyle bir kanaate vardım: Size şimdi bir bina göstereyim ne kadar güzel bir bina dersiniz. Ama 5 şiddetinde bir depremde o bina gidiyor. Çünkü kolonlar yok, kirişler yok. Hepimiz zayıf insanlar olarak doğarız, çevreden, okuldan, aileden aldığımız eğitimle kişiliğimize kolonlar almaya başlarız..  Sanattan, mimariden, felsefeden, edebiyattan falan; o kolonlar bize sağlam bir kişilik kazandırır. Fakat dindarlarda şöyle bir şey oldu. Başka ideolojilerde de var bu durum ama en çok dindarlarda. Dindarlık kalın bir kabuk gibi zihni ve ruhu sarıyor o aldıkları kolon işlevi görecek bilgi aslında kabuğun üzerinde kalıyor. Yani dini hayatın odağına koyunca  aldığı bilgiler, okumalar ruha, kişiliğe dokunmaz oluyor.  İşte iktidarla beraber o kabuk çatladı ve altında zayıf kişilikler çıktı ortaya. Şimdi o güçsüz, kültürel olarak zayıf kişilikler en ufak bir depremle dağılıyor. Deprem de iktidar ve onun nimetlerinin yarattığı tesir. Türkiye’de her dönem farklı kesimler iktidara geliyorlar ve benzer gücün altında ezilip gidiyorlardı. Aynı şeyi İslamcılarda da yaşıyoruz’ ama onlarda daha ağır oluyor çünkü işin içinde bir de Türkiye’nin ana omurgası olan din var. Entelektüel, dindar, ahlaklı adamlar gitti içlerinden o filtrenin de etkisiyle üç günlük iktidar uğruna yolsuzlukları içine sindiren, sınav sorusu çalan, adam kayıran, kaba, nezaketsiz,  çatışmacı, faşist ruhlu insanlar çıktı. Sanki bu insanlar uzaydan gediler. Beni o kadar şaşırtıyor ki bu durum anlatamam.

– 2011 sonrası süreç değil mi? Yüzde 50’ye yakın çıkan tablo ve artık biz bu işi başka bir mecraya götürürüz anlayışı.

GÜLTEKİN – Evet. Defolar, yolsuzluklar, hamaset o dönemden sonra ortaya çıkmaya başladı. Demokrasiden o tarihten sonra uzaklaşma başladı.  Şimdi o günden sonra dikkat eder misiniz çok acı bir şey var. Ak Partiye destek veren, onun içinde olan, bir şekilde iktidarla yol arkadaşlığı yapan, ister partili olsun, ister bürokrat olsun veyahut yazar, gazeteci, aydın olsun… Tek bir kişi çıkıp da ben bunları kabullenemem, bugün itibarıyla bırakıyorum bu işleri demedi. Bütün bunları geçtik tek bir il veyahut ilçe başkanı çıkıp da “arkadaş ben bunları kabullenemem, benim aldığım terbiye asla böyle şeylerin içinde olmaya müsaade etmez” demedi. Aslında bu çok önemli şeylerin yıkımı. Bir, Islamcılığın yıkımı ve iki (ki bu, asıl yıkımdır bana göre) ahlakın kaynağı dindir tezinin bütünüyle çökmesi. Yani buradan baktığımızda  ahlakın kaynağının din olmadığı çıktı ortaya. İslam’ın ahlak olma veyahut mensuplarına ahlak kazandırma iddiası bütünüyle çöktü. Üstelik buİslamcıların eliyle çökertildi. Kemalistler’in, sosyalistlerin, kapitalistlerin eliyle değil…

– Yıllarca bu memlekette mütedeyyin insanlara laik rejimin bir çok tasarruf ya da yaptırımlarını gösterip din elden gidiyor diyenler oldu, ama senin bu söylediklerinden ben anlıyorum ki İslamcılığın yok oluşu  ve bir anlamda dinin “ahlak” olarak ortadan kalkması esas bu dönemde oldu. Yani bu Islamcı iktidar döneminde din elden gitti.

GÜLTEKİN – Ne garip degil mi?! Dindarlara yapılan haksızlıklar, demokrasiye yakışmaya. muameleler vardı bunu hepimiz yaşadık. Tam da bunu ortadan kaldırmak için var olan İslamcılık dindarlığı tüketen yok eden bir ideolojiye dönüştü. Yani İslamcılık kendini din elden gidiyor diye var ediyor, öyle konumlandırıyor. din için iktidar olmalıyız dediler şimdi ise iktidarda kalmak için gözlerini kırpmadan dini harcıyorlar. Hatta harcadılar.

– 7 Haziran sonrasında koalisyona çok umut bağlamıştık. Olabilseydi belki Türkiye tarihinde ilk defa iki kültür, iki yaşam biçimi, dindar-muhazafakar toplum ile seküler toplum bir araya gelme ve birbiriyle diyaloğa girme, karşılıklı birbirini dinleme, tanıma imkanını bulabilecekti. Kutuplaşmaları aşma yolunda bulunmaz fırsattı.

GÜLTEKİN – Ben de aynı kanaatteydim çok da iyi olurdu. Ama şunu söyleyebilirim. Bu dediğimiz şey toplumda oluyor aslında; özellikle gençler arasında artık etnik köken eskisi kadar belirleyici değil. Dindarlık da öyle  Atatürkçülük hakeza.. Çocuklar birbiriyle diyalog kuruyorlar, konuşuyorlar. Kaldı ki Türkiye’de cumhuriyet tarihinin en kamplaştırıcı, en ötekileştirici siyasi atmosferinin hakim olmasına rağmen gençler yine de az etkileniyor ve aslında orada bir “koalisyon” var. Artık kimlik takıntısı yok, özgürlükçü daha demokrat daha icracı bir ülke görmek istiyorlar.

– Çok önemli bir diğer noktaya geldin. Benim de kanaatim bu yönde. Mesela Ak Parti seçmeni CHP seçmeni, MHP seçmeni hatta HDP seçmeni insanlar birbirleriyle konuşabiliyor, hatta şakalaşabiliyorlar. Özellikle şu son olaylara kadar öyleydi, bir diyalog halk arasında mevcuttu. Sınıfımda öğrencilere bakıyorum ayrıca; başörtülü öğrenci, mini etekli öğrenci aralarında inanılmaz bir pozitif enerji, etkileşim var. Bir aradalar kafelerde, görüyorum. Böylesi bir kültürel geçişlilik gençler arasında inanılmaz yüksek. Tarkan konserine gidiyorsun işte başörtülü genç kızlar orada, o havanın bir parçası. Televizyonda dizilere bakıyorsunuz öyle. Aslında bu iktidarın temsil ettiği düzey biraz o Soğuk Savaş döneminden çıkan, 1970’li yıllarda siyasi formasyonunu kazanmış bir kuşak ve onlar şimdi ülkede bir 60 yaş kuşağı olarak iktidar sürerken aslında kendi tabanlarında yer alan gençlerin istekleri ve beklentilerine aykırı bir taassup üretiyorlar. Halbuki muhazafakar gençlik bile iktidarın ürettiği o taassubu benimsemiyor. Dindar, ama seküler yaşıyor aslında.

GÜLTEKİN – Şu anda Türkiye’yi dindarlaştırmaya çalışan Ak Parti kadroların çocukları bile seküler! Bunu samimi olarak söylüyorum.Söz geçiremiyorlar artık. Çünkü günümüz İslam yorumu hayattan koptu. Kendini yenileyemedi. Mesela kendi kızı Erasmus projesiyle yurt dışında okuyan bir İslamcı yazar Erasmus aleyhine köşe yazısı yazıyor. Böyle büyük bir açmazla, tıkanıklıkla karşı karşıyalar, kopukluk var. Gençlerin dilini anlamıyorlar, gençlere söyleyecek bir sözleri yok. Çünkü Ortaçağ’da kaldılar. Ve ne yazık ki 2015’e gelemiyorlar. Sizin de dediğiniz gibi Türkiye aslında bir kabuk değiştiriyor. Eğer bu dönemi daha fazla yara almadan atlatırsak Türkiye büyük bir beladan kurtulmuş olacak. Yani şöyle düşünüyorum Türkiye’nin önünde ideolojik ve kimlik barikatları vardı, hepsi yıkıldı. Şimdi en güçlü, en son olan barikat duruyor ki o da dini kullanan, istismar eden siyasetin barikatı. Bunun temsilcisi Erdoğan. Erdoğan, devletçilikle dini bir araya getirdiği için o barikat çok güçlü. Toplum arkadan yoğun bir şekilde bastırıyor. O barikatı yıkana, özgürlüğe, eşitliğe, demokrasiye açılan kapıya ulaşana  kadar ülke zarar görecek mi görmeyecek mi bunun derdini taşıyoruz. O barikat yıkıldığında geçmiş olsun, artık siyasette din duymayacağız. İnsanlar dini kendi hayatlarında ve kamusal alanda birey olarak özgürce yaşayacaklar ama siyasete renk veremeyecek. Kanaatim odur ki Ak Parti iktidarını kaybettiğinde bir daha dindarlık üzerinden siyaset yapan bir hareketin Türkiye’de iktidar olmasını belki 50 yıl, 100 yıl görmeyeceğiz. Bu önemli bir şey, önemli bir kazanım. Ha, keşke dindarlar başarılı olsaydılar, keşke bu topluma huzur getirebilseydiler. Keşke hakikaten dinden almış oldukları bir ahlak olsaydı, ama yokmuş. Keşke yolsuzluk onların canını sıkıyor olsaydı, keşke Soma’daki tokatı kendi onurlarına atılmış bir tokat olarak görseydiler, o tekmeyi kendilerine atılmış bir tekme olarak görseydiler, keşke çocuğunu kaybetmiş bir annenin yuhalatılmasını kendi acıları olarak görseydiler, o dindarlıktan öyle bir merhamet almış olsaydılar!.. Ne yazık ki hiç birşey almadıkları veyahut dindarlığın zaten böyle bir işlevi olmadığı çıktı ortaya.

– En çok da toplumun kültürel çeşitliliği, çok kültürlülüğü karşısında kendilerine gelen tepkilerle şaşaladılar degil mi?. Gezi olayları ve özellikle o noktadan itibaren panikle çok sert noktalara gittiler.

GÜLTEKİN – Çünkü İslamcılar hep bir mahallede yaşadılar. ‘Öteki’ ile nasıl bir ilişki kuracakları üzerine tek bir gün kafa yormadılar. Bu hazırlıksızlık onları fena çuvallattı. AK Parti’nin ilk yıllarında demokrat olmaya çalışan İslamcılar işledikleri hatalara tepki geldikçe ne yapacaklarını bilemedikleri için gelen tepkiyle, tepkinin yarattığı panikle, korkuyla en uçtaki en radikal yere kaçtı ve orada kendine bir cephe oluşturdu. Şimdi tek amaçları sayıyı çoğaltmak

– Burada Tayyip Erdoğan faktörüne geliyoruz değil mi? Aslında o süreçte onu yumuşatmaya çalışan insanlar da oldu.

GÜLTEKİN – Bizim İslamcılar arasında şöyle bir söz vardır; itikaden gelenekçi amelde yenilikçi. Tayyip Erdoğan gelenekçi bir kişiliğe sahipti. Fakat amelde yani hal ve tavırlarda yenilikçi davranmaya çalışıyordu. Çünkü pragmatikti ve etrafından aldığı etkilerle, o kişiliğindeki gelenekçiliği, fanatik islamcılığı törpülüyordu. O damar, Tayyip Erdoğan’ın kişiliğinden kaynaklanan bir şey. Mesela Abdullah Gül  olsaydı bu kadar kötü olmayabilirdi. Erdoğan’ın kültürel zayıflığı küçük bir depremde yerle bir olmasını engelleyemedi. Ele geçirdiği gücün neden olacağı yozlaşmaya karşı koyacak bir alt yapı yoktu. Diğer taraftan bütün suçu Erdoğan’a yüklemeyi de haksızlık olarak görüyorum. Çünkü bütün İslamcılar Tayyip Erdoğan’ı el birliğiyle buraya taşıdılar. tanrı statüsüne çıkardılar. Şimdi indirmeye çalışıyorlar, o da kabul etmiyor, inmiyor. Bunların her birine kul muamelesi çekiyor ve bunlar da ne yazık ki o kulluktan çıkamıyorlar. Tayyip Erdoğan’ın en büyük kazancı şu: Etrafında her görüşten, dinden, ideolojiden ama en çok da İslamcılar arasında satın alabileceği çok insanın olduğunu fark etti. O yüzden rahat oynuyor. Sen olmasan o; o olmasan öbürü… Öyle insanlar var ki Tayyip Erdoğan’a benim söylemekten imtina edeceğim cümleleri söyleyip üç gün “Tayyip Erdoğan’a kalkan eller karşısında bizi bulur!..” diyebiliyor. Çünkü  Erdoğan makamla, parayla herkesi köle yapabiliyor. Yeni çıkan kitapta “Şatafatlı Mağlubiyet’te bunları anlatıyorum.. İslamcılar iktidara kavuştular ama ağır bir mağlubiyet yaşıyorlar. Dünyadan, hayattan, insanlıktan, demokrasiden ne kadar kopuk bir hayat yaşadıkları çıktı ortaya ve şimdi ağır bir mağlubiyet yaşıyorlar.

Mülakatın tamamı burada.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *