'KHK rejimi': Ayılana gazoz…

Baştan belliydi.

Türkiye Cumhuriyeti tarihine en ahmakça, en yıkıcı toplu intihar eylemi olarak geçen kanlı 15 Temmuz ihtilal teşebbüsünün açtığı yol ayrımında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’nin, 16 Temmuz sabahından itibaren seçtiği istikametin ülkeyi daha karanlık, çok daha baskıcı bir rejime götüreceğini görmemek mümkün değildi.

O gün bugündür, en aklı başında görünen gözlemci ve yorumculaın dahi gözünü boyamış sahte bir demokrasi mugalatası yardımıyla topluma giydirilen deli gömleğinin adı kısaca ‘KHK’dır.

Egemen bir partiyi devletle, devleti de partiyle eşleştirip özdeş kılma projesi, şimdilik bir KHK rejimi görünümünde sürüyor.

Nihai safhada bu projenin nasıl istikrarsız ve iç düzlemde birbiriyle sürekli boğuşma halinde bir Türkiye formatı amaçladığını görmemek de ne yazık ki bir başka algı bozukluğuna işaret eder.

Bu çerçevede baktığımızda, AKP’nin son derece kullanışlı olan KHK rejimini alabildiğine uzatacağını varsaymak, resmin bütün parçalarını yerli yerine koymak ve gerçekçi olmak için yeter de artar bile.

Bakın, 240 cana mal olan kanlı, aptalca darbe macerasından bu yana neredeyse 2 ay geçti.

Tank tüfek sokaklara çıkanların dökümü üç aşağı beş yukarı belli.

Ama…

O gece kim düğmeye bastı?

Bu kalkışmanın planlayıcısı kimlerdi, merkez komuta kademesinde kimler vardı, cunta hangi isimlerden oluşuyordu, sivil boyutunda hangi isimler yer alıyordu, hala hiçbir şey bilmiyoruz.

Bilmiyoruz, çünkü ne Erdoğan, ne AKP hükümeti ne de ahı gitmiş vahı kalmış yargıdan şu ana kadar somut, ikna edici hiçbir veri, bilgi geldi önümüze. Bu gelmedikçe de bulanık bir suyun içinde zorla yüzdürülmeye devam edeceğiz.

Herşey, lekeli olduğu kadar son derece kullanışlı görünen ‘FETÖ’ marka bir sis perdesi içinde, toplumun tüm fertlerini içi korku ve şüphe dolu bir körebe oyunuyla başbaşa bırakıyor.

Oysa, herkes somut bilgiye açık, bekliyor. Her kim, hangi kesim darbeyi sahneye koyduysa, ‘FETÖ’ veya başka kesimler, elbette ki anayasal düzene ve demokrasiye kasteden bu kalkışma nedeniyle yargılanmalı ve cezasını bulmalı.

Ama, iki aya yakın cevap bekleyen ‘kimler’ sorusu, hala havada.

Belli ki bu belirsizlik, toplumu yeni bir hipnoz halinde tutarken, yangından mal kaçırmak için eşsiz bir fırsat.

Olan da bu.

Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir. Çünkü belliydi, dediğim gibi.

Bunu öngörmek için asgari düzeyde siyaset tarihi bilmek yeterliydi. Dünyanın hangi köşesinde bir sistem kırılması olmuşsa, onu izleyen Kanun Hükmünde Kararname rejimleri, yönetimdekilere son derece kullanışlı gelir ve tabii ki hesap vermeme ve azami keyfiyet sunan bu rejim tipi, otoriterliğe susamış liderlere ‘Allah’ın lütfu’ olurken, yozlaşmaya yozlaşma ekler. Ve tabii ki bu o ülkeye hiç de hayırlı netice getirmez.

O nedenle herkesin gerçekçi olması şart.

Nedir şu anda en öncelikli gerçekçilik?

Olağanüstü Hal rejiminin en az bir yıl daha süreceğini varsayarak tahlil yapmak. Bunu uyguladığınızda göreceksiniz ki hiçbir şey sizi şaşırtmayacak.

OHAL uzayacak mı? Benim bir şüphem yok. Çünkü, aksi halde zaten epeydir ülkeyi esasen ‘yönetemez’ hale gelmiş bulunan AKP’nin sarıldığı son simit budur. Dolayısıyla AKP’nin iç mantığı da ‘bu yolda devam’ı gerektirmektedir.

Erdem Gül’ün Cumhuriyet’teki haberine göre işaretler tastamam bu yönde:

Edindiğimiz bilgi, OHAL’in 90 günlük sürenin sona ereceği 20 Ekim’de yeniden uzatılacağını gösteriyor. OHAL’in uzatılacağına ilişkin planlama bilgisi muhalefet partilerine de ulaşmış durumda. Siyasi kulislere göre iktidar bir süre önce OHAL’i uzatma kararı aldı. 20 Ekim’de OHAL bir kereliğine 3 ay daha uzatılacak. Bu durumda Türkiye 2016’yı OHAL altında kapatacak. ikinci kez uzatılmaması durumunda bile 20 Ocak 2017’ye kadar OHAL sürecek. Hükümetin bu yaklaşımına karşın muhalefet, elindeki diyalog imkânını, kalan 49 günlük sürede iktidarı OHAL’in süresini uzatmayıp 3 ayda tamamlaması için kullanmayı planlıyor.

Gül’ün haberinden, anamuhalefet partisi CHP’nin de 15 Temmuz ardından yapılıp edilenlere nihayet ‘uyandığı’ izlenimini ediniyoruz.

Partide ‘cadı avının’ artık kuru-yaş ayırmadan habire yayılması, toplumun devletin tüm kurumlarını ve toplumun tüm katmanlarını sarması karşısında ‘Allah Allah, ne oluyor yahu?’ tarzı bir farkındalık oluşmuş.

Neyse, buna da şükür.

Aslında, 15 Temmuz ardından, Erdoğan tarafından hayati olarak görülen ‘davamıza CHP katkısı’nın kullanım süresinin dolduğunu fark etmiş de olabilir Kılıçdaroğlu ve arkadaşları. Davul zurnayla sunulan ‘Yenikapı Ruhu’nun içinin ne kadar boş olduğunu en son anlayanlar onlar da olsa, gene de şükür.

O meşhur 12 maddelik deklarasyonunu okurken, Erdoğan ve AKP erkanının o manzarayı nasıl derin bir istihzayla izlemiş olduğunun farkına da vardılarsa ne ala.

Ama ne yazık ki, sadece CHP değil, demokrasiye gönül verdiğini bildiğimiz farklı renk tonlarındaki sol aydın çevrelerindeki Polyanna sendromu da, otoriterliği betonlamak için bestelenen FETÖ şarkısında koroya katılıp şarkı söyleyen bazı aydınların uyanmasını da engelledi.

Neyse ki onlar da ayılıyor şimdi.

BBC Türkçe’nin gayet utangaç bir şekilde ‘OHAL uygulaması cadı avına mı dönüştü?’ sorusuyla verdiği haberde şu basit bilançoya bakmak da hatırlamak için yeterli:

Kararnamelerle kamudan atılanların sayısı 59 bin 77, TSK’da ihraç edilen kişi sayısı 4 bin 545, emniyette 9 bin 331, hâkimler ve savcılarda ise 3 bin 390 kişiye ulaştı. 135’i aşkın basın kurumu kapatılırken, 2 bin 300’den fazla basın çalışanı işini kaybetti.

Meselenin, ülkenin bin yıllık tarihinde darbelerden tutun da kıraathanelerde servis edilen çay bardaklarına kadar her türlü belanın sorumluluğunu kesime (eskiden gayrı müslimler, sonra komünistler, sonra şeriatçılar, sonra Kürtler, şimdi de malum cemaat) yıkarak, bozuk düzenin bekaasını sağlamaktan ibaret olduğunu, tepeden tırnağa topyekun sistemik ve sosyal çürümenin önüne perde çektiğini tek tük anlayıp gerçeğe doğru çark edenler de var.

Toz duman yatışıp sis perdesi aralandıkça daha da net görecekler.

Şu sıralarda ‘ya devlet başa ya kuzgun leşe’cilerin, yönetemedikçe baskı dozunu artıran AKP’yle nasıl bir ittifak kurduğunu görmeleri de yeterli.

Ama asıl görmeleri gereken şey, her yanı kangren gibi sarmış çürümenin de ötesinde, şu andaki ‘cadı avı’nın nasıl hiçbir renk ayrımı yapmadan sürmekte ve derinleşmek olduğudur.

Aslında Erdoğan ve AKP, raklı renk tonlarındaki sol aydın kesime ve CHP’lilere, KHK rejiminin ne menem bir şey olduğunu anlamaları için haftalardır söylem ve uygulamalarıyla yardımcı oluyordu. (Gezi’den bu yana yapıyor, ama onu geçtik.)

Dank etmesi için zaman zaman sesini daha da yükseltti, baskıyı daha da yaydı.

Nihayet jeton düşüyor.

TBMM neredeyse tümüyle işlevsiz hale getirildi.

Bundan sonra sadece Erdoğan’ın projelerinin tasdik kurumu olarak çalışacak.

Yargının ne hale getirildiğini anlamak için tek bir fotoğraf yeter.

yargi6

Onbinlerce kişi kamuda işinden atıldı, bir kısmı hapsi boyladı. Demokrasi gibi hukuk da bekleme odasına alındığı için ne bunların bir gerekçesi var ortada, ne de bundan sonra gelecek dalgaların gerekçesi olacak.

‘FETÖ’ başlığı altındaki tasarruflar, medyada ve üniversitelerde solcu, liberal, ılımlı dindar ve Kürtlere karşı tam gaz ‘temizlik’ ve sindirmeyle devam ederken, şimdi de sıra eğitimde 12 bin rakamı ile şimdilik ifade edilen ‘bölücü terör işbirlikçisi’ öğretmenlerin kapı önüne ve gerekirse hapse konmasına geldi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın valilere verdiği ‘kararlı çalışın’ talimatı, bakan Müezzinoğlu’nun ‘ne varsa ayıklanacak’ açıklamasının, kimlerin hedeflendiği kadar, yerlerine kimlerin alınacağı ile de ilgisi var.

Ama, ‘bu darbeyi kim yönetti?’ sorusu gibi, bunları da sorgulayanımız pek az.

Şu nettir:

Toplumun birbirine değmese de ‘ortak düşman’ olarak algılatılmaya çalışılan iki kesimini, HDP’ye oy veren ve Öcalan’a sempati duyan Kürtler ile Fethullah Gülen’e gönül vermiş cemaat kesimini ‘terörist veya terör yandaşı’ olarak ‘tescil etmiş’ MGK kararını arkasına alan Erdoğan ve AKP, bir Türkiye klasiği olan ‘iç düşman’ konsepti ile ‘korku cumhuriyeti’ni kalıcı kılmak derdindedir.

Baskıda bundan sonra da renk körü olmaya devam edecek, karşısına kim hangi itirazla çıkarsa, onu da önüne katacaktır.

Siyasi hafıza ve zekası CHP ve kimi sol kesimlere göre kat be kat üstün olan Kürtlerin seçilmiş lideri Demirtaş,bunu şöyle anlatmaya çabalıyordu:

Bütün toplumu neredeyse adeta darbe gerçekleşmişcesine karşısına almak, devlet yönetiminden, kamu yönetiminden darbeye bulaşmamış toplumun muhalif kesimlerini hatta muhalif olmayan AKP’ye yakın olan kesimlerini bile tasfiye edecek bir operasyon sürecini yürütmek, akıllıca bir iş değil… Bu yol, bu yöntem iyi bir yol, yöntem değil.

Tam anlaşılmadı ise, gelin Çiğdem Toker’in Cumhuriyet’teki yazısından bir alıntıyla altını çizelim:

Başarısız darbe girişiminin ardından başlatılan bu dip bucak “temizlik” harekâtı, başarılı olmuş 80 darbecilerinin anayasası ile kanunlarına dayandırılıyor. Yukarıda listelediğim KHK’lerin tamamında, hukuksal dayanak olarak 82 Anayasası’nın OHAL’i düzenleyen maddesi ile OHAL Kanunu gösteriliyor.

Başka bir deyişle, darbeci generallerden oluşan Milli Güvenlik Konseyi’nin kendini TBMM yerine koyarak çıkardığı yasalardan biri olan OHAL Kanunu, 2016 Türkiye’sini yöneten rejimin umududur. Bugün pek çok metinde “askeri cunta” olarak anılan Milli Güvenlik Konseyi’nin çıkardığı bir yasayı umut belleyen rejimin, demokratik bir anayasa yapacağına inanılıyor olması ve hâlâ artık kötü bir şaka bile olmayan “kırmızı çizgiler”den söz edilmesi inanılır gibi değildir. Bu KHK’lerle getirilen düzenlemelerin bir kısmının OHAL süresiyle sınırlı olmayacağı ve kalıcılaşsın-kurumsallaşsın niyetiyle o metinlere konduğunu anlamak için hukukçu olmak gerekmiyor.

Evet, gerekmiyor.

İdeolojik gözlükleri, önyargı ve ezberleri bir yana bırakıp, gerçekçi olmak ve ‘KHK rejimi’nin faşizmin bütün vanalarını açtığını; bu kasırgadan kimsenin muaf olamayacağını kavramak yeterli.

gsd_logo_turkce_400px

0 thoughts on “'KHK rejimi': Ayılana gazoz…”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *