Kayyumistan

Daha nelerin olması gerekiyor?

Ülkenin altı üstüne gelmiş, yönetimin iyice cılkı çıkmış, şüphe her yeri sarmış ve biz, göz göre göre, uçurumdan aşağı itiliyoruz.

Her gün ortalama beş-on kişi siyasi sebeplerle hayata gözlerini yumuyor bu ülkede. İnsan hayatının beş paralık kıymeti yok.

Çünkü artık can güvenliğini uygar yöntemlerle sağlayacak bir otorite kalmadı. Yerine, elinde balyoz habire çakılacak çivi, patlatılacak kafa arayan bir lümpenlik aldı.

Yüce liderden gözleri kamaşmış kara bir kalabalık bu lümpenleşmeye makul ve makbul diye baktıkça, herkesin dibine kadar birbirine gireceği bir ‘mahalleler kavgası’nın şartları hızla hazır hale geliyor.

Siyasi iddiayı kanıtlamak için, meşru bir otorite adına ezmek ve yok etmek bir kültür olarak geri geldi çünkü. Geri geldi, çünkü bu kötülük, kitlemizin ruhunda hep vardı. Yüce lider sayesinde içimizde gömülü tüm kötülükler yeniden fışkırtıyor şimdi.

13 yıl önce umutla başlayan bir siyaset hikayesi, toplum içinde umut taşıyan mağdurların bir şekilde ‘yetmez ama evet’ dediği bir dizi serüvenden sonra, felaket finaline doğru salınıyor şimdi.

Bu 13 yılın bendeki en önemli beklentisi, her kesimiyle, bu toplumun ‘birlikte, bir arada huzur içinde, birbirimize sardırmadan yaşayabiliriz’ noktasına gelmesiydi.

Gelemedi.

Gelmesine izin verilmedi.

Olgunlaşamadı Türkiye.

İçeride birbiriyle artan bir hızla dalaşarak, dünyaya saçma sapan bir tavırla kafa tutarak, kendi altını oyuyor şimdi.

En önemli sınav, Kürtlerle tarihsel barışmanın sağlanmasıydı.

28 Aralık 2012’de ilân edilip, 1 Ocak 2013’te başlayan Barış Süreci’ne milyonlarca Kürt ve Türk bu yüzden beraberce destek vermişti.

Demokrasiden nasibini almamış olan sağ ve sol milliyetçiler hala farkında değil ki, en gür ‘Yetmez ama Evet!’ bu belanın ortadan kaldırılması ile ilgiliydi. Elbette son silah da gömülünceye kadar gönüller rahat etmeyecekti, bu anlamda ‘yetmez’di, ama insan canı almalar en azından duruyordu. Anababalar rahat uyuyordu.

Olmadı.

Böyle hayati bir süreçle oyuncak gibi oynarsanız, 40 yıl boyunca en az 60 bin kişinin öldüğü bir uyuşmazlığa dair çözüm ümitlerini yazboz tahtasına çevirirseniz, Türkiye’nin en açık sinir ucuna sadece voltaj dayamış olursunuz.

Şark kafasıyla doğup büyümüş, dünyadan bihaber ‘mahalli’ bir siyasi esnafın mensubu olarak, böyle bir süreci amaç değil araç olarak görürseniz, bu ‘yazboz’un siyasi ve sosyal sonuçlarını kontrol etme imkanını da baştan kaybedersiniz.

Şark kafası budur: Çözüm değil sorun odaklı kalma zenaatkarlığı.

akkk

Ne olacak şimdi?

Daha ne olsun?

Son perde açıldı.

Pek bir arzu edilen ‘geçmişi temsili olarak yeniden canlandırma’ faslı başlamış durumda.

İstanbul’un fethi, Ayasofya’da Kuran okumalar, 1915’le ilgili hikâye anlatımında pek bir nefret edildiği söylenen İttihat-Terakki versiyonlarına dört elle sarılmalar, Osmanlı özlemini Osmanlı’nın kendisini imha ettiği dar bir Cihan Harbi zaman dilimindeki ezberlere sıkıştırıp dünyaya güya ders vermeler.

Öbür yanda da ‘geçmişi temsili olarak yeniden canlandırma’ heveslileri harekete geçmiş durumda. Onların derdi, 1920’lere ve 30’lara geri dönmek. Yani Cumhuriyet’in ‘herşeyin tozpembe olduğu’ dönemine. Bu yüzden, 1925’teki Takrir-i Sükûn Kanunu’na, 1934 tarihli İskân Kanunu’na benzer hamleleri açıkça veya alttan alta destekliyor, fiştekliyorlar. Bu kör ezberden huzurlu ve bütünlüklü bir ülke çıkacağını sanıyorlar. Bir daha deneyecekler.

Ankara iktidarını iki ucundan tutmuş olan bu iki sözü mona hasım cenah şimdi canciğer kuzu sarması vaziyette.

Tabii her ikisi de Şark kurnazı olduğu ve bu tür yakınlaşmaları bir amaç değil, kendi menfaatleriyle sınırlı bir araç gördüğü için, bu ‘tarihi buluşma’ da çok uzun sürmeyecek elbet. Çünkü Şark kurnazlığı hem toplum adına müzakereciliğin reddini, yani maksimalizmi ve aynı zamanda da ‘yarı yolda bırakmayı’, ‘kazık atmayı’ ve ‘sırttan bıçaklamayı’ kısacası tam güvensizliği ifade ettiği için, umutlanmayın.

Sadece, ‘yırtılma’yı daha güçlü yaşayacağız.

Olan oldu gibi zaten.

Türkiye bir ‘parti devleti’ne, AKP de bir ‘şahıs partisi’ne dönüşmüş durumda. Tek bir kişi, hükümeti tamamen keyfi, anayasaya aykırı biçimde yönettiği yetmiyormuş gibi, Meclis’e de dokunulmazlıkları kaldırarak tasmayı takmış durumda.

Artık adları ironik olarak Yargıçay, Danışçay ve Sayışçay olarak zikredilen üç yüksek yargı yapısı ‘pek yakında’ tek kişinin iradesi altına girecek.

Dört bine yakın yargıç ve savcının, yürütmenin güdümüne alınmış HSYK’nın her tarafı partizanlık ve kutuplaştırma olarak sırıtan tarihi tasarruf kararlarının, onarımı son derece zor derin yaralar açmaya aday bir yargı darbesi olduğu konusunda hiçbir kuşku yok. Yok ama, toplumun özel konuşmalarda mangalda kül bırakmayan, her şeyi bilen laik-Kemalist kesimleri, ‘bitiyoruz’ diye feryat eden yargıç ve savcılara uzaktan bön bön bakmakla meşgul.

O kesimlerin varlık nedeni hep uzaktan, özel mekanlarda vozurdanmak oldu çünkü.

Olan olmuştur.

Dört kuvvet – yürütme, yasama, yargı ve medya – hemen hemen tamamen fethedilmiştir.  

Ama bu iş burada bitmeyecek, konu artık mahalleler kavgasına dönüşecektir. Kürtler, Cemaat, Geziciler sopa yerken uzaktan bakıp karnından konuşan CHP’nin nihayet sokağa dökülmesi bunun açık işaretidir.

CHP, devleti akla gelen her türlü kirli ittifakı kurarak, ahlaksız tekliflerle insanları satın alarak, kiralayarak ele geçiren bu gücün, iç mantığı gereği eninde sonunda kendisini de şeytanlaştıracağını kurumsal olarak asla kavrayamadı. Kendisini hep muaf, hep ayrıcalıklı gördü. Ama şimdi acı içinde tecrübe edecek ki yanılıyor ve belki kafasına dank edecek ki, 13 yıl boyunca önüne çıkan her fırsatı tepmenin bedeli kendisinin de ‘artık çok geç’ damgasıyla anılmasına yol açacak.

Kemerlerinizi bağlayın.

Bu azgın sular, önüne ne çıkarsa sürükleyip götürecektir artık.

Milletvekilleri, seçilmişler teker teker Meclis’ten atılırken, hapse gönderilirken de, göreceksiniz, bu ‘kuzu sessizliği’ devam edecektir.

Demokratik muhalefet adabı ve cesaretinin olmadığı bir yer burası.

Felaket her yeri saracak ve kocaman bir kitle hala nedenini anlayamamış olacaktır.

Emin olun.

Ülkeye yazık oluyor, çok yazık.