'İnsanları döve döve yönetemezsiniz'

Bugün gazetesinde bugün çıkan köşe yazım:

İşler iyice çığırından çıkmış durumda.

Felaketin ve acının merkezi Soma’ya gelen Başbakan, bir öfke selinin ortasına düşüyor. ‘Başbakan istifa’ sloganları altında, büyük bir koruma çemberi içinde, bir markete doğru ilerliyor.

Marketin girişinde ne oluyorsa oluyor.

İki meslektaşımız, Fatih Polat ve Özer Akdemir’in (Evrensel) orada ne olduğuna dair haberi eğer doğruysa, ortada çok ciddiye alınması gereken bir durum var.

Korkudan ismini veremeyen G. K. rumuzlu bir genç kadın, market girişinde yaşananların görgü tanığı olarak şunları anlatıyor:

“Yeşil Portakal adlı marketin önündeydik babamla. Başbakan’a yoğun bir tepki vardı. Korumalar, polisler o arbede, protesto sırasında bizim bulunduğumuz yere doğru yöneldiler. Başbakan da ortalarındaydı. Biz bunun üzerine babamla ve aynı işyerinde çalıştığımız ablayla marketin içine girdik. Başbakan manav reyonunun olduğu yere geldiğinde genç bir kız, 15-16 yaşlarında, ‘Babamın katilinin burada işi ne’ diye bağırdı. Bunun üzerine Başbakan’ın kızın başını koltuğunun altına alarak yumruklarıyla defalarca vurduğunu gördüm. Kız ‘Yapma ağabey’ diyordu. Ben böyle bir şey görmedim. Dehşet içinde kaldım. Bir Başbakan nasıl böyle bir şey yapabilir, bu neyin kini diye… O gün ve tüm gece bu gördüklerimin şokunu atlatamadım. Bu olaylar olurken babam da yanımdaydı. Size bunu anlatırken hâlâ titriyorum ve çok korkuyorum. Nişanlımın, benim başıma bir şeyler gelmesinden korkuyorum.”

Söz bitti uzatmalara oynuyoruz

Eğer bu tanıklık doğruysa, artık sözle taciz ve aşağılama aşaması geçilmiş, vatandaşa doğrudan fiziksel ‘ikna muamelesi’ başlamış demektir.

Tıpkı aynı gün, bir başka öfkeli vatandaşın ortalık yerde, resmi unvanlı bir kişi tarafından tekmelenerek ‘terbiye edilmesi’ gibi.

Yaşananların adı, artık ‘demokrasi’ olmaktan çıkmıştır.

Bir önceki yazımı ABD eski başkanlarından Eisenhower‘ın ünlü deyişiyle noktalamıştım:

”İnsanları kafalarına vura vura yönetmeye kalkarsanız, bunun adı tecavüz olur; liderlik değil.”

Söz bitti artık, uzatmalar oynanıyor.

Dünkü yazısında özetliyordu Şahin Alpay:

“2023 yılında Türkiye’yi dünyanın on büyük ekonomisinden biri yapma iddiasıyla yola çıkıp, bu uğurda ülkede insan sağlığını hiçe sayan; doğal çevrenin tahribatına gözlerini kapatan; nükleer santralların tehlikelerinden söz edenlere ‘Düşebilir diye uçağa binmeyecek miyiz? Patlayabilir diye tüp gaz kullanmayacak mıyız’ diye cevap verebilen bir zihniyetle Türkiye yönetilemez.”

İnsana ve doğaya meydan okuyan, hesapsız kitapsız, ucube bir büyüme modelinde inatlaşırsanız, ikide bir bir yerlere toslarsınız. Tren, tersane, köprü kazaları; maden faciaları birbirini izler.

Bunu akıl dışı bir tevekküle bağlamaya çalışırsanız öfke duyarlar.

Ucube büyüme modeli öyle bir sosyal kangren yarattı ki, kısa vadeli para kazanma güdüsü nedeniyle orta sınıfımızın gözlerine perde indi. ‘Haksız hukuksuz çalıştırın, hepsi zaten hazır her türlü istihdama’ zihniyeti, her türlü kazaya, belaya, öfkeye kapıları açtı.

Cengiz Aktar’ın Taraf’ta aylar önce öngörüyle yazdığı gibi, ‘Kalkınmacı ideolojinin doğrudan kurbanı elbette işçiler. Türkiye’de günde ortalama 176 iş kazası oluyor, kazalarda üç kişi ölüyor, beş kişi sakat kalıyor. 2010’da 62.903 iş kazası ve 533 meslek hastalığı meydana gelmiş, 1.444 kişi iş kazasından, 10 kişi meslek hastalığından hayatını kaybetmiş. Türkiye ILO’nun kabul ettiği 20 uluslararası sözleşmenin sadece altısını onayladı. Bunlardan biri de 2005’te onaylanan iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili sözleşme ancak iç hukuka hâlâ yansımadı. İş Sağlığı Güvenliği Yasa Tasarısı yıllardır konuşuluyor ama bir türlü yasalaşamıyor. Zira alelacele kalkınmayı köstekleyecek mahiyette.’

AKP hükümeti, AB ile müzakerelerde kurnazca üç başlığı açmadı. Bunlardan biri, sosyal hakları ve iş sağlığı ile güvenliğini düzenleyen 19 numaralı başlıktır. Sebebini tahmin edebilirsiniz.

Şu kesindir:Döve döve insanları ve ülkeyi yönetemezsiniz. 

İkna edemezsiniz.

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *