İktidar röntgeninde artık her şey apaçık ortada

Türkiye’nin yönetim krizi, ‘fiili rejim’ hali, her şeyden çok ifade ve medya özgürlüğü üzerinden her geçen gün derinleşiyor.

Farklılıklara saygı, (ne kadar aykırı da olsa) görüşlere müsamaha, şiddete karşı çıkma, barış içinde karşılıklı tartışma gibi birçok alanda kimin gerçekten ne kadar demokrat ne kadar özgürlükçü ya da ne kadar despot ne kadar riyakâr ne kadar çifte standartçı olduğunu her geçen gün daha iyi görüyoruz.

Güncel gelişmelerin bize sunduğu röntgen resminde her yer apaçık görülüyor.

Bu görüldükçe de kimin demokrasiden yana kimin demokrasi düşmanı olduğu da netleşiyor.

Geniş bir AKP’li ve AKP yandaşı kesimin yıllardır ‘demokrasi’ kisvesi altında yığınla insanı hem ülke içinde hem ülke dışında kandırdığı, demokrasiyi otokrasi olarak anladığı konusunda artık en ufak bir şüphe kalmadı.

İşin hazin tarafı, bunun hâlâ görülmediğini zannedenlerin varlığı.

Charlie Hebdo olayının ardından Paris’e uçan Başbakan Davutoğlu özgürlük yürüyüşüne katıldıktan sonra, Brüksel’e yola çıkmadan ifade özgürlüğünü hakarete indirgeyerek zaten sıfıra yakın olan itibarını yerle bir etmekten çekinmiyor.

‘Gelin bize saldırın’ diyen bir karikatürden söz edebiliyor.

Türkiye sanki kiriş misali gerilmemiş gibi, karikatür yayınlamayı kastederek yangına şu cümlesiyle benzin dökmekte de tereddüt etmiyor:

‘Bu sebeple her bir Müslüman, bütün varlığını ortaya koyacak şekilde bir hassasiyete sahiptir.’

Bu ülkenin başbakanı olarak, toplumsal huzur ve kamu düzeni konusunda en hassas, en yatıştırıcı kişi olması gereken; akademisyen olarak düşünce ve ifade özgürlüğünün ne olduğunu gayet iyi bilen Davutoğlu, ‘basın özgürlüğü’ ve ‘hakaret’i tam bir demagoji bulamacı haline getiriyor.
Bu sorumsuzluk örneklerini dile getirdikten sonra, medyadan her nasılsa sorumluluk bekliyor.

Sonra da ülkesinin Kopenhag Kriterleri üzerinden tam üyelik müzakere ettiği AB’nin ‘başkenti’ Brüksel’e gidiyor.

Hükümetin dış gezilerdeki en etkili icraatlarından biri, ‘düşman’ ilan edilen medyanın temsilcilerini basın toplantılarına almamak, girenleri de attırmak.
Başbakan’ın Berlin ziyaretinde her gazeteciye açık olan basın toplantısında bu ‘saygı dolu’ (!) muameleye Zaman muhabiri Oktay Yaman ‘mazhar oluyor.’

Başbakan’ın korumaları gazetenin adını duyar duymaz kendisini dışarı çıkarınca bu kez -rezalete bakınız- devreye Alman polisi giriyor ve ‘Burası Almanya’dır’ diyerek genç meslektaşımızın mesleki hakkına sahip çıkıyor.
Almanya -olmaz olsun (!)- bir demokrasi olduğu için bununla da kalmadı, Berlin Gazeteciler Cemiyeti yöneticisi Bernd Lammel’den de gerekli açıklama fazla gecikmiyor:

‘Yapılanlar, saygısızlığın yanı sıra AB hukuk normlarına da aykırıdır. AB’nin vazgeçilmez vatandaşlık hakları arasında basın ve ifade özgürlüğü yer almaktadır.’

Somut bir sebep olmadan, bir meslek insanına böyle keyfe keder bir ‘mobbing’ uygularsanız, ülkenizin imajının sıfırlanmasından sadece aynaları sorumlu tutabilirsiniz.

Ama tepede şuursuzluk had safhada.

‘Yeni Türkiye’nin temel şiarı haline gelen ‘gidin işinize’ öylesine sınır tanımaz hale geldi ki, yönetim krizi yüzünden tam manasıyla bir ‘kimlik yarılması’ yaşayan Türkiye’nin dışarıdaki imajı maalesef beş paralık oldu diyenlere yakıştırılan sıfat vatan hainliği.

Kimsenin, boş bir hakarete dönüşen ‘vatan haini’ lafına aldırdığı da yok artık.

Yönetimin sorumsuzluklar silsilesi her geçen gün büyürken, özgür basın düşmanlığı iyice su yüzüne vururken, olumlu gelişmeler de var elbette.

Baskılar arttıkça ve hem ulusal düzlemde 17-25 Aralık süreci hem de küresel düzlemde Hebdo krizinin etkisiyle, medyamızda meslek bilincine ve onuruna sahip kesimlerde, yazılı basında başta Zaman, Cumhuriyet, BUGÜN, Taraf ve Birgün’ün haberciliğe ve özgürlüklere ortak sahip çıkmasını önemsemeliyiz.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *