İki çocuk daha barbarlığın kurbanı, 'Ölü Vicdan, Körelmiş Akıl Ülkesi' Türkiye'de

Bunca eziyetin ortasında ne yazılır ki?

Artıhaber’in aktardığına göre, yaşayan sanığı kalmayan 12 Eylül darbe davası düşmüş. Mahkeme, Ahmet Kenan Evren ile Ali Tahsin Şahinkaya’nın ‘hiç değilse’ rütbelerinin sökülmesine dair müşteki avukatlarının talebini de reddetmiş.

Böyledir burada işler. Bu davanın Erdoğan açısından kullanım süresi zaten çoktan dolmuştu, zamanında kamuoyu yeterince oyalanmış, darbe mağdurları boş umutlarla hareketlendirilmiş, bu arada AKP altındaki iktidar zemini daha çok tahkim edilmişti.

Böylece ‘hayırlısı’ ile bu dava da, daha niceleri gibi itinayla çürütüldü.

kenan-evren

‘Türkiye, bu devlet yapısı ve devlete tapan kitleleri var oldukça, asla ve asla geçmişindeki suçlarla yüzleşemez’ diyenler net bir şekilde haklı çıktılar.

AKP döneminde adaletin tecelli ettiği tek bir faili meçhul davası yoktur. Olsaydı Cumartesi anneleri meydanlarda toplanmıyor olurdu. Eli kanlı tüm failler, ve darbeciler, 2013 sonrasında kurulan yeni ittifaklar sayesinde sıyırdılar ve yeniden halkın arasına karıştılar.

Bu böyle gidecektir.

Benim içim bu kez de Muhammet ile Furkan’a yanar.

12 Eylül davasının düştüğü saatlerde gördüğüm haber… Zırhlı araç Akrep tipine uygun bir tarzda Silopi’deki eve girmiş, evde uyuyan biri 7 öbürü 6 yaşındaki bu iki kardeş ölmüş. İnsanın, gözlerinden yaşlar süzüldüğü o anda, çaresizlikten yapacak hiçbir şeyi kalmıyor, acılı aile efradına sabır ve metanet dilemekten başka.

Emin olun, aynen Hrant Dink, Tahir Elçi, Berkin Elvan, Ali İsmail Korkmaz, Kemal Kurkut ve daha yığınla birçok insanlık suçu davası gibi bu da çürütülecek, ailelerini bir nefret tortusu içinde öylece bırakacaktır. Adalet, Türkiye’de, hiçbir zaman uğranılmayan mahalledeki kızın adıdır sadece.

Kim vurduya gitmek…

zweig_03_stefan_zweig_centre_s

”…insan hayatının değerinin, paranın değerinden daha hızlı düştüğü günümüzde…’

15 Temmuz darbesinden kısa bir süre sonra, Tuba Çandar’ın hatırlatmasıyla başlayıp hızla okuduğum ‘Dünün Dünyası’nda, Stefan Zweig böyle diyor.

Kitabı çoktan kapatmıştım, bugün ‘Türkiye zulüm haberleri’ bültenine baktıktan hemen sonra, yeniden açtım.

Kaç aydır herkese bu kitabı okumalarını, okumuş olsalar da yeniden okumalarını öneriyorum.

20’nci yüzyılda özgürlüğü ve bağımsızlığı, ama aynı zamanda kapkaranlık iki savaşı ve insan acılarını uçlarda yaşamış olan, olağanüstü duyarlı ve sezgi dolu bu edebiyat devi, hayalini kurduğu, herkesin barış içinde yaşayacağı bir Avrupa yerine Hitler kabusuna tanıklık ettikten sonra, herşeyi ele geçiren despotizme karşı kitlelerin kayıtsızlığına, vicdani çöküşe isyan ederek Latin Amerika’ya geçmiş, ve tanıklıklarının ürettiği derin depresyon sonucunda Brezilya’da 1942’de intihar etmişti.

29ZWEIG-videoSixteenByNine1050

Yazının geri kalan kısmını, bugün Zweig’ın anılarından damla damla süzülen, — Gülperi Sert’in temiz Türkçesiyle dilimize kazandırdığı (DoğuBatı ve Can Yayınları) — bilgelik dolu cümlelerine bırakıyorum.

Bakalım, bize yaşatılanlara, günümüzün barbarlığına benzeyen tarafları var mı?

Yargı, karar sizin.

  • ‘…insan sadece gençlik yıllarında rastlantıyla kaderin özdeş olduğunu düşünür. Sonraki yıllarda ise, hayatımızın yönünü iç dünyamızın belirlediğini fark ederiz; gittiğimiz yol arzularımızın aksi yönünde ve anlamsız gibi görünse de, sonunda bizi her zaman görünmeyen hedefimize götürür.”
  • ”Ah, bizler hepimiz yaşadığımız bu çağı seviyorduk, Avrupa’mızı seviyorduk. Fakat mantığa duyduğumuz güven, ve onun saçmalığı son anda engelleyeceğine olan inancımız tek suçumuz oldu…”
  • ”Savaşa karşı savaşmak lazımdı! …Werfel’in bir şiirinde belirttiği gibi, ‘savaşı körükleyenlere’ karşı savaşacaktım… Bunlar hep aynı alçaklardır, çağlar boyunca böyle olmuştur, temkinli olanları korkak ilan etmişler, insancıl olanları zayıflıkla suçlamışlardır. Kendi elleriyle sebep oldukları felaket gelip çattığında ne yapacağını bilmez bu insan güruhu hep var olmuştur.”
  • ”Coşkuyla kendinden geçişin, inanılmaz yalanların söylendiği, sabırsızlığın ve fanatizmin eşi benzeri görülmemiş karışımının olduğu bir dönemdi.”
  • ”Etrafıma baktıkça çılgınlar sürüsü görüyor gibi oluyordum, oysa daha birkaç hafta öncesine, bir ay öncesine kadar tüm bu adamlar, akıllarına, biçimleyici güçlerine ve insancıl davranışlarına hayran olduğumuz aynı kişilerdi.”
  • ”Fakat çok güvendiğim insanların arasında bile, yararsız ve sonu gelmeyen tartışmalardan; aşırı, liberal, anarşist, Bolşevik veya apolitik, dediğim dedik gruplaşmalardan sıkılmıştım; salt karşı duruşuyla kendisini yücelmiş hisseden ve kendi içinde tutunacak dalı olmadığı için dogmalara sarılan klişeleşmiş profesyonel devrimci tipleri ilk kez doğru olarak gözlemlemeyi öğreniyordum. Böylesi yararsız tartışmalar yapanların arasında insanın kendisi de şaşırır, yanlış yapar, temeli sağlam olmayan ortak fikirler geliştirir ve kendi inançlarına, düşüncelerine ihanet etme tehlikesiyle karşılaşırdı.”
  • ”…düzene alışmış olan Alman halkı, elindeki özgürlükle ne yapacağını bilememiş, ve bu özgürlüğü elinden alacak olanı sabırsızlıkla bekler olmuştu.”
  • ”…başkalarının fikirlerine hiç de açık olmayan Hitler’de ta başlarda kişisel amaçlarına ve çıkarlarına hizmet edecek herşeyi benimseme içgüdüsü vardı.”
  • ”Hitler yıllardır farklı görüşlerdeki insanlara büyük sözler vermiş ve her partiden kilit insanları kazanmıştı. Bu insanları her biri de bu ‘tanınmayan asker’in gizemli gücünü kendi amacı için kullanabileceğini düşünüyordu. Oysa Hitler’in çok sonra büyük politikalarda kullandığı aynı teknik, yani Alman sadakat sözü vererek, özellikle yok etmek ve kökünü kazımak istedikleriyle ittifak kurma tekniği ilk meyvelerini veriyordu. Herkesi verdiği sözlerle öyle kandırmıştı ki, iktidara geldiği gün, dünya görüşü ve siyasi hedefi birbirinden tamamen farklı kesimlerin tümünde iktidarı coşkuyla karşılandı. Doorn’daki kralcılar için Hitler imparatora iktidar yolunu açacak sadık bir rehberdi, aynı şekilde Bavyera’daki Wittselbach’daki ve Münih’deki kralcılar coşku içindeydi; onlar da Hitler’i ‘kendi adamı’ olarak görüyordu. Alman milliyetçileri Hitler’in ocak yakacak odunu bulacağını umuyorlardı; liderleri Hugenberg Hitler’in kabinesindeki en önemli yeri elde etmiş, daha da ilerlemeyi ümit ediyordu – tabii ki Hitler ile aralarındaki anlaşmaya rağmen daha ilk haftalarda kapı dışarı edildi… En farklı, birbirine zıt partiler bile, her sınıfa her görüşe her partiye her sözü vermiş ve yerine getireceğine yemin etmiş bu ‘meçhul askeri’ kendilerinin dostu gibi görüyorlardı – hatta Alman yahudileri bile pek huzursuz sayılmazdı…’
  • ”… alçakça insanları kandırma tekniği uygulayan Nasyonal Sosyalizm tüm dünyayı buna yavaş yavaş alıştırmayı yeğliyor, hedeflerinin ne kadar köklü değişikliklere yönelik olduğunu birdenbire göstermeye çekiniyordu. Bu nedenle şöyle bir yöntem izliyordu: Her zaman bir hamle yapıp sonra bir ara veriyorlardı. Bu hamlenin fazla gelip gelmediğini, dünya vicdanının bu dozu kaldırıp kaldırmadığını görnek için bir süre bekliyorlardı. Uygarlığımızın utancı ve yüzkarası olarak, Avrupa’nın vicdanı, tüm bu vahşet kendi sınırlarının ötesinde, kendilerine dokunmadan olup bitiyor diye ısrarla tarafsızlığını vurguladığından, dozlar gittikçe artırıldı, ta ki tüm Avrupa’yı yok edinceye kadar. Hitler ahlaki açıdan ve kısa bir süre sonra askeri açıdan da gittikçe zayıflayan Avrupa’ya karşı önceleri azar azar başladığı, giderek artırarak uyguladığı bu doz verme taktiğinden daha dahice bir şe başarmamıştır.”
  • ”… biz zavallı iflah olmaz budalalar her zaman olduğu gibi gene aldanıyorduk.”
  • ”Güç duygusu gerek insanları, gerekse devletleri, bu gücü iyi ya da kötü kullanmaya itmiştir hep.”
  • ”Yahudilerin servetine el koymanın mantıklı ve anlaşılır bir tarafı vardı, çünkü Yahudilerin elinden alınan fabrikalar, mobilyalar, villalar ve Yahudilerin boşalttığı işyerleriyle kendi insanlarını doyurabilir, yandaşlarını ödüllendirebilirdi..”
  • ”Kim bilir belki de Viyana’daki tüm dostlar benden daha bilgeydi, çünkü onlar herşey olup bittiğinde acı çekmeye başladılar, oysa ben felaketi çok önce görmüş ve acı çekmeye başlamıştım bile, korktuğum gerçekleştiğine ise ikinci kez acı çekmiştim. Öyle ya da böyle ben onları anlayamıyor, onlara da kendimi anlatamıyordum. (İngiltere’ye) gelişimin ikinci gününden itibaren artık kimseyi uyarmadım. Huzurunun kaçırılmasını istemeyen insanların huzurunu niye kaçıracaktım ki?”
  • ”Ben bugün bir yazar olarak… ‘yaşarken ölüsünün arkasından giden’ biriyim. Kırk yıl boyunca uluslaarası alanda eriştiğim tüm başarımı ya da hemen hemen hepsini bu tek yumruk ezip geçti.”
  • ”Fakat, sonuç olarak her gölge ışığın bir çocuğudur vesadece ayndınlığı ve karanlığı, savaşı ve barışı, yükselişi ve çöküşü gören kişi hayatı gerçekten yaşamış sayılır.”