'İfade özgürlüğü ve basın özgürlüğü aynı şey değildir'

Bugün gazetesinde yayınlanan yazım:

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ‘Türkiye’deki basın özgürlüğü, kısmen özgür denilen bazı ülkelerden bile çok daha özgürdür ve özgür ülkelerden de açıkçası çok daha köklü bir özgürlük temeline dayanmaktadır’ dediyse de ne içeride umduğu desteği bulabildi ne de dışarıda.

Mümkün değil.

Çünkü aklı başında insanlar halüsinasyon veya inkâr aleminde yaşamıyorlar. Manzara olanca açıklığıyla ortada.

Şimdi 2013’te olanları bırakalım da son durum nedir, dilerseniz BİA Gözlem Raporu‘ndan öğrenelim:

‘2014’ün ilk üç ayında Başbakan Erdoğan’a hakaretten 17 kişi toplam 31 yıla mahkûm oldu. 35 gazeteci ve 15 dağıtımcı hapiste. YouTube kapalı, Twitter kapandı, açıldı. Medya ve habercilere yönelik en az 40 saldırı yaşandı. Today’s Zaman muhabiri Mahir Zeynalov sınır dışı edildi. 35 gazeteci ve 15 dağıtımcı Nisan 2014’e cezaevinde girdi. Gazetecilerin 22’si ve 15 dağıtımcının tamamı Kürt medyasından. Yüksek Seçim Kurulu (YSK), 11 Ocak-15 Şubat döneminde aldığı ve sitesinde yayımladığı 34 karar çerçevesinde, 30 Mart Yerel Seçimler sürecinde yayın ilkelerini ihlal ettikleri gerekçesiyle TV’lere 31 program cezası ve 17 uyarı cezası verdi.’

CEHALET KOLAY İŞ DEĞİL

Önemli olan, Davutoğlu‘na cevabı hakikatlerin vermesi değil; o da nihayetinde bir siyasi karar verici, bir haber öznesi. Asıl önemli olan, iktidarın açık çek hizmetkârlığını üstlenmiş bir kesim ‘kanaat önderi’nin yüksek sesli ve cüretkârca ‘Türkiye medyası özgürdür’ iddialarını dayandırdıkları ‘argüman’lar.

Okuyunca anlıyorsunuz ki, bu kesim ifade özgürlüğü ile medya özgürlüğünü aynı şey zannediyor.

Bu kadar cahil olmak, inanın hiç kolay bir şey değil. ‘Herkes muhalif gazetelerde istediğini yazıp çiziyor, hakaretin bini bir para, demek ki Türkiye basını özgür.’

Köşelerden, bloglardan her gün kanaat yağdırmak çok kolay. Dünyada milyonlarca insan bunu yapmakta. Ama gazetecilik sadece ifade özgürlüğünün rastgele kullanılmasına indirgenmez. Kanaat gereklidir ama gazeteciliği gazetecilik yapan haberdir. Haber denen şey de ancak ve ancak mesleğin temel değerleriyle buluşunca -doğruluk, bağımsızlık, dürüstlük, hakkaniyet, sorumluluk vs.- kaliteli bilgi olur.

Bilginin halkla paylaşılmasına dair özgürlüktür basın özgürlüğü.

Ama arkadaşlar bunu bilmiyor, bilmedikleri gibi küstahça sağa sola sataşıyorlar.

İtirazlarının bir anlamı olduğunu sanıyorlar.

Üzgünüm ama yok.

‘DOKUNAN YANAR’ MUAMELESİ

Uludere’nin 17 saat medyada topluca karartıldığı, Gezi’nin yerine belgesellerin sunulduğu, Alo Fatih’lerin gırla gittiği, genel yayın yönetmenlerinin parayla satın alınarak baş sansürcü gibi çalıştırıldığı, kapı gibi haber olan İmralı tutanaklarını gazetesi bastığında mesleğini savunan köşe yazarlarının işten çıkarıldığı, hükümet tarafından parayla aklı başından alınmış medya cahili patronların neyin haber olup olmayacağına bizzat karar verdiği, yolsuzluk haberciliğinin çanına ot tıkandığı, halkın bilmesi gereken telefon kayıtlarına ‘dokunan yanar’ muamelesi çekildiği, TRT’sinin kamu değil hükümet yayıncılığı yaptığı, yazı işlerinin ‘o onu dedi, bu bunu dedi’den ibaret bir neşriyatı habercilik gördüğü bir ülkede basın özgürlüğü ne kadar vardır?

İfade özgürlüğünü basın özgürlüğüne eşitlemeye çalışanlara inat, açın Mustafa Dağıstanlı’nın ‘5Ne1Kim’ kitabını, Derya Sazak’ın ‘Batsın Bu Gazetecilik’ini veya Mustafa Hoş’un ‘Abluka’sını… Haber verme özgürlüğü ne durumda, görün.

‘Efendim, çoğulculuk var.’

Buna da en güzel cevabı, geçenlerde bir vicdani isyan sonucu kendisini Star gazetesinin kapısında bulan tecrübeli editör Doğan Ertuğrul versin:

‘Bugün basının 40 odalı olduğu kanaatinde değilim. Biz ve ötekiler medyası var sadece; biz yani iktidar-havuz medyası ile iktidarın marjinalleştirmek istediği, Başbakan’ın “bunlar” diye nitelediği medya… Demokrasiyi, insan haklarını, özgürlükleri ön plana çıkaran bir iktidarın vizyonuna gazetecilik sınırları içinde destek vermekte sakınca görmüyorum. Ama o iktidar tek adam dönemini çağrıştıran adımlar atıyor ve medya kayıtsız şartsız itaat etsin istiyorsa iş değişmiş ortada bir siyasi vizyon da gazetecilik de kalmamış demektir.’