İçtüzük mü acil, OHAL'in kalkması mı?

”Başdanışmanlarımın tamamıyla duruşmaları takip ediyorum. Yarısı Ankara, yarısı İstanbul olmak üzere duruşmaları takip ediyorlar, günbegün raporlarını alıyorum, ne oluyor, ne bitiyor takip ediyorum.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Özel Harekat Daire Başkanlığı’nda düzenlenen İç Güvenlik Birimleri İftar Programı’nda konuşuyor.

Konuşmanın her kelimesinden öfke fışkırıyor.

Ve sözü darbe davalarına getirip söylemi zirveye taşıyor:

”Bu eli kanlı katillerin hiçbiri de kendilerini bekleyen acı akıbetten kurtulamayacaklardır… Şayet cezalarını tamamlayıp dışarı çıkanlar olursa, zaten milletimiz sokakta her gördüğünde onlara gereken cezayı verecektir.”

Adının barışla özdeş olduğu söylenen dinin kutsal ayında, oruç açma ardından verilen mesaj bu.

Bu, veren için yeni değil. Badireler silsilesini atlatan ve en son olarak da 16 Nisan’dan muzaffer çıktığına özgüveni tam olan Erdoğan, bu sözlerle başsavcılık kadar başyargıçlığın da artık şahsında toplandığını, bir türlü anlamak istemeyen cümle aleme bir kez daha ilan etmiş oluyor.

Kabile hukuku mu?

Siyasi otoritenin söylem arşivinde yeni bir aşamayı işaret eden bu konuşmada, dikkat edilirse, cezalarını çektikten sonra ‘çıkan olursa’ deniyor, ve cezasını çekene ilaveten bir ceza dalgası için açık çağrı yapılıyor.

Ortaçağ kabilelerinde sınırları mantıkla çizilmiş bir adalet anlayışı vardı.

Konuşmanın ertesinde, HDP’nin hukukçu kimlikli milletvekili Filiz Kerestecioğlu bazı partili arkadaşlarıyla beraber, Türkiye’de üst hukuku temsil etmesi gereken ve beklenen Anayasa Mahkemesi (AYM) önünde konuşuyor. Aralarında eşbaşkanlar Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da bulunduğu HDP’li milletvekilleri tutuklanalı 217 gün, yani neredeyse yedi ay olmuş.

HDP, tutukluluk halinin kaldırılması amacıyla AYM’ye başvuralı 203 gün geçmiş. AYM’den tık yok.

”Dün hukukun ciddi bir şekilde ayaklar altına alındığı, AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın açıklamalarını duyduk” diyor Kerestecioğlu.

”Hepsi suç oluşturan açıklamalardı. Milletvekillerimize terörist demek, Gülen yargılamalarında tutuklu insanlar için “cezalarını çekseler bile çıktıklarında halkımız cezalarını verecek” demek yargının yerine geçmektir. Gerçekten hukuk olsaydı savcıların harekete geçmesi gerekirdi. Biz işletilmek istenen bu hukuku reddediyoruz ve hakimleri savcıları cesaretle davranmaya, vekillerimizi serbest bırakmaya çağırıyoruz.

HDP Milletvekili Mithat Sancar, ”Eğer hukuk ayaklar altına alınırsa, ülke ve sistem kör bir kuyuya dönüşür. Hatta acımasız bir girdapla herkesin canını acıtır. En fazla zarar görecek olan da bu kuyunun körleşmesine sebep olanlar olacaktır. Hakimler biat ettikçe ülkedeki karanlığı da kör kuyuyu da daha derinleştirirler” diye ekliyor.

Hukuksuzluk iyice bir kör kuyuya dönüştü. Şimdi duyduklarımız, bu kör kuyuda yankılanan hak arayış sesleri.

deniz

‘Başsavcı-başyargıç’ konumuna yerleştiği yerden her seslenişinde yargıyı daha da etkisizleştiren Erdoğan’a kuyudan seslenenlerden biri de meslektaşımız Deniz Yücel.

Malumunuz, damadı Enerji Bakanı’nın mail hesabının hacklenmesi ardından tutuklanan, çifte vatandaş Die Welt muhabiri ile ilgili hükmünü baştan ilan etmişti Erdoğan.

Yücel’in Almanya’ya iade edilmesine ilişkin olarak, “Hiçbir surette olmayacak, ben bu makamda olduğum sürece asla!” diye kestirip atmış; Atilla Taş ve Murat Aksoy’un da aralarında bulunduğu bir gazeteci grubunun tahliyesine karar verdiğine bin pişman edilen yargıçlara yeni korkular salarak, gazeteci tahliyelerini hukuksal bir olasılık olarak düşünmek isteyen ne kadar yargı mensubu varsa ‘bunu aklınıza dahi getirmeyin’ mesajını yeterince net olarak iletmişti.

Ama Yücel muktedirden gelen bu meydan okumaları cevapsız bırakmaya niyetli değil.

‘Örgüt propagandası yapmak’ ve ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik’ suçlamalarıyla tutuklu bulunan Yücel, Cumhuriyet yazarı Aydın Engin’in bugün köşesinde yayınlanan mektubunda Erdoğan’a seslenirken şunları söylüyor.

Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, geçen hafta Brüksel’deki NATO zirvesi dönüşünde uçağında bulunan gazetecilere Şansölye Merkel ile gerçekleştirdiği görüşmeden söz etmiş.

 Merkel’in benim serbest bırakılmamı talep etmesi üzerine Erdoğan Hürriyet’teki habere göre şöyle demiş:

“Kendilerine ‘Sizde çok Deniz var, ben size bunların dosyalarını da verdim’ diye hatırlattım.”

 Çok ilginç bir yanıt.

 Acaba Almanya’da her iki ülkenin vatandaşı olup Türkiye medyasında çalışan ve hapsedilen kaç tane gazeteci var? Üstelik sadece haberleri ve köşe yazıları yüzünden tutuklanan? Zamanaşımına uğramış yazılar “suç” sayılarak, yanlış çeviriler esas alınarak cezaevine gönderilen, orada tecrit altında tutulan? Ortada bir iddianame bile yokken Alman Devleti’nin en tepesindeki kişi tarafından “ajan” ve “terörist” ilan edilen kaç Türk gazeteci var?

Yok tabii ki.

Bu açıklama ancak şöyle bir mantığa dayanabilir: 

“Karşı taraf, benim salıverilmemi istiyor. Bu taraf ise, Türkiye’de aranıp Almanya’ya sığınan bazı kişilerin iadelerini istiyor. Bu iş ancak takasla olur.” 

Böylesi bir hesap, benim 100 günü aşkın bir süredir rehin tutulduğumu gösterir.

Fakat bu hesap tutmaz.

Darbecileri, görevlerini kötüye kullanan savcı ve hâkimleri savunacak değilim. Ama benim o kişilerle hiçbir benzerliğim yok. Ben, die Welt gazetesinin Türkiye temsilciliğini sürdürdüğüm bu iki sene boyunca sadece ve sadece gazetecilik yaptım. Mesela 15 Temmuz gecesi dışarıya çıkan çok az sayıda yabancı basın mensuplarından biriydim. Cumhurbaşkanı sabaha karşı Atatürk Havalimanı’nda halka seslendiğinde aramızda iki, üç metre mesafe vardı.

Hakkımda yakalama kararı çıktığını teyit ettikten sonra kaçmadım; aksine kendi irademle ifade vermeye gittim ve tutuklandım. Ondan sonra ne kendim “iade” talebinde bulundum ne de benim adıma bir başkası… Kaldı ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak başka bir ülkeye “iade” edilmem ne hukuken mümkündür ne de ben bunu isterim.

Talep ettiğim yegâne şey, adil bir şekilde yargılanmaktır.

Yani başta Basın Kanunu olmak üzere mevcut kanunlara ve anayasaya uygun, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ve evrensel hukuk ilkelerinin dikkate alındığı bir yargılanma. Ve bu talebin bir parçası olarak -ve yine Türk hukuk mevzuatına uygun şekilde- tutuksuz yargılanmaktır. Bu koşullarda gerçekleşecek bir yargılanmada beraat edeceğimden adım gibi eminim.

Kısacası: Cumhurbaşkanı, daha önceki bir açıklamasında “iade edilmeyeceğimi” söylerken haklıydı, ama bu sefer yanılmaktadır. Almanya’da bu anlamda “çok Deniz” yoktur; uzaktan yakından benzer konumda olan kimsecik yoktur.

Ama Türkiye’de Ahmet Şık’tan Tunca Öğreten’e, Kadri Gürsel’den Mahir Kanaat’a, Şahin Alpay’dan İnan Kızılkaya’ya, Barbaros Muratoğlu’ndan Bünyamin Köseli’ye, Meşale Tolu’dan son olarak aramıza katılan Mediha Olgun’a kadar hepsinin ismini sayamayacağım kadar çoktur.”

Cezaevinden yazılan bu yazı bile, tek başına, Türkiye gibi 70 milyon nüfuslu, Cumhuriyet öncesi tarihinin gerilerinden başlayarak dağarcığına istibdatla mücadele konusunda tonlarca tecrübe doldurmuş bir gelenekle beslenmiş bir ülkede, bütün iktidarı şahsında topladığını sanan kişinin tek tek her biri demir leblebi olan aydınlarla baş etmesinin hiç mi hiç kolay olmayacağını göstermeye yeter.

Bunu biliyorduk ve biliyoruz. Ama hazin olan, Yücel ve onun gibi yurttaşlık hakları gün gün yenmekte olan onbinlerce kişinin, yanında, arkasına AYM gibi bir yapıyı bulamaması; mücadelesini tek başına vermek zorunda bırakılmasıdır

AYM nerede?

Sesi ne zaman çıkacak?

Çıkacak mı?

Çıkmayacaksa onu bilmek dahi en azından bir hak talebine cevap sayılabilir.

O noktaya gelindi çünkü.

OHAL’i kendi kafasına sıkmış mıdır AYM?

Aldığı bazı kararlarla Anayasal düzeni dahi lağvedilmiş saymamış mıdır?

Ne kadar korkunç bir karabasanın içinde bu millet, görüyoruz.

İntikam ve linç kültürünün ucube bir hukuk normuna dönüşmesi.

Dişe diş, göze göz.

Rehine takası.

Bu durumdan çıkış hala mümkün mü?

Cevabı hızla zorlaşıyor, ama bir ipucu TBMM Başkanı’nın ‘yeni bir katakulli’ anlamına gelen ‘içtüzük müzakereleri’ için parti liderlerine çağrısının CHP ve HDP tarafından reddedilmesinde yatıyor. CHP liderinin red gerekçesini OHAL’in sürmesiyle bağlantılandırması da anamuhalefette hala bir akıl ve hayat işareti olduğunu gösteriyor.

Ancak, bu da uzun sürmedi.

Kahraman’ın çağrısına CHP ve HDP’nin – MHP AKP müttefiği olduğu için ayrı kategoride – grup başkanvekilleri seviyesinde katılması dahi, emin olun, 16 Nisan’da olanca gğücüyle Hayır demiş olan seçmenin büyük bir bölümünde, ‘kirli oyuna bir kez daha alet olma’ duygusu yaratmaya ve siyasete olan küskünlüğün artmasına yetecektir.

Tamamen Saray yörüngesinde hareket eden ve bunu saklamayan Kahraman’ın çağrısı neyle ilgilidir?

16 Nisan anayasa değişikliği ardından gerekli olduğu bilinen, daha önemlisi ‘faşizme tam geçişi’ sağlayacak olan uyum yasaları ve düzenlemeleri ile.

CHP ve HDP cevap vermelidir.

16 Nisan sonucu meşru mudur?

En son 32 saygın akademisyenin ‘değildir’ diyen raporunu bu köşede yayınlamış ve yorumlamıştım.

CHP de, HDP de zaten kaç zamandır bunu söylemedi mi?

O halde, bu iki parti, meşru olmadığını söyledikleri bir halkoylamasının devamına destek nitelikli süreçlere katılarak, sonucu neden hala meşrulaştırmaya çalışıyor?

Soruyorum:

Boykot da meşru bir siyaset yöntemi değil midir?

Meşruiyeti olmayan bir iktidar formatını dayatmaya çalışan bir kadroyu, şaibeli yöntemleri ile başbaşa, yapayalnız bırakmak, arzu edilen demokrasi cephesinin şansını artırır mı, azaltır mı?

OHAL’in bir an önce kaldırılması talebi, daha doğrusu koşulu, bu iki parti için, adaletsiz kalmış bir toplum adına demokrasi kavgası için bir asgari müşterek değil midir?

Bilemem.

CHP de, HDP de, Kahraman’ın karşısında dizileceğine, oturup biraz düşünsün.

Siyaseti üretecek olanlar onlar.

Ey muhalefet.

Bakın, meslektaşımız Oğuz Güven’e bugün doğum gününde açıklanan iddianame ile ‘kabile hukuku’nun nasıl dibe vurduğu bilmemkaçıncı kez tescillendi.

‘Kamyon biçti’ ifadesi içinde geçen – üstelik 55 saniye yayında kalan – bir başlık nedeniyle Oğuz’un doğum günü hediyesi 2 buçuk yıldan 10 buçuk yıla kadar hapis cezası talebi oldu.

Milyonlarca insanın hayatını altüst eden bu tür saçmalıklar silsilesi, içtüzük katakullisinden daha mı önemsiz?

Soruyorum.