İbrahim Okur: ‘AYM, Balyoz’da alt mahkeme ve Yargıtay’ı yerle bir etti’

 

HSYK 1. Daire Başkanı İbrahim Okur’un Cumhuriyet’ten Utku Çakırözer’e verdiği mülakattan bazı bölümler:

‘AYM Yargıtay’ı yerle bir etti’
AYM’nin bu kararıyla hem ilk derece mahkemesi hem de Yargıtay yerle bir oldu. “Siz bu işi beceremediniz yanlış yaptınız” demiş oldu mahkeme. Yargıtay Başsavcısı 5 No’lu harddisk ile ilgili son TÜBİ- TAK raporu sonrasında davayı genel kurula götürebilseydi iyi olurdu. Bizim gördüklerimizi Yargıtay’daki meslektaşlarımız, başsavcılık görmedi mi? AYM’nin yaptığını keşke Yargıtay yapsaydı da yargı ayaklar altına düşmeseydi.

Belli daireler belli görüşte
Yargıtay’da belli dairelerde belli görüşün egemen olduğu kanısı var. Bu kanıyı dağıtmadılar. Oysa Yargıtay kendisi bunu yapabilmeliydi. Şimdi yasayla dağıtılıyor. Son kanunda Yargıtay’daki dairelerin yapısının değişmesi söz konusu. Yargının içine düştüğü bu durumdan çıkması gerekiyor.

Dava gelmeden üye değiştirildi
Balyoz davasına bakan Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kıdemli bir üyesi, dava gelmeden 6 ay önce başka bir daireye başkan olmak üzere dilekçe verdi. Ben buna tepki göstermiştim. Onun 9. Ceza’dan ayrılmasına itiraz ediyordum. İyi bir hukukçuydu. Bir kişi ne yapabilirdi? En azından muhalif kalıp dikkat çekebilirdi. Bu yer değiştirme de Yargıtay sürecinin de çok sağlıklı işlemediğini gösteriyor.
Balyoz ile ilgili “darbeye teşebbüs suçu” olmaz kanısındayım. Ses kayıtları doğruysa çok sınırlı bir kısmı için “görevi kötüye kullanma”, bir kısmı için fişleme iddialarına ilişkin belki “kişisel verilerin korunması kanununa muhalefet” denebilir. Geriye kalanlar için ise suç unsuru olmaz diye düşünüyorum. Nasıl bir teşebbüs bu? İcrai hareket nerede? Bunlar konuşma ve planlamadan öteye geçmiş mi? Bu konudaki kuşkularımı en baştan beri medyada ve mesleki toplantılarda söylüyorum.

Bir çuvalda tasfiye operasyonu
Bir potanın içine, çuvalın içine hepsi dolduruldu. Kurtulmak istenen, tasfiye edilmek istenen vatansever subayların tasfiyesine dönük büyük operasyonun parçası haline getirilmeye çalışıldı bu dava. Bu amaçla birilerini de kullanmış olabilirler. Taşeronluk yapanlar olabilir. Emniyet’in içinde, TSK’nin içinde ve yargının içinde eğer varsa onların da bulunması lazım.

Başsavcı Emniyet’e gider mi hiç
Nedim Şener’in bu konudaki açıklamalarına dikkatle bakmak gerekir. Kendi ismini Başbakan’a “Oğlunuza suikast düzenleyecekler” listesinde vermişler. Emniyet İstihbarat müdürünün (Ali Fuat Yılmazer’i kastediyor) açıklamaları dehşet verici. Güya Başbakan, İlker Başbuğ’un alınması için başsavcı vekiline talimat vermiş. İstihbarat müdürü “Başsavcı vekili bana geldi, Başbakan’ın böyle bir talimatı var dedi. Ben de hukuk ne gerektiriyorsa o yapılsın dedim” diyor. Türk hukuk sisteminde emniyet müdürü savcıya bağlı çalışır. Başsavcı gidip “ne yapalım” diye müdüre sormaz. Sorduysa vahim. Böyle bir şey olmadıysa ve istihbarat müdürü öyle söylüyorsa o daha da vahim.

Devlet iradesi dışında bir yapı
Ben gerçekten Türkiye’de devletin iradesi dışında bir oluşumun varlığına inanıyorum. Özellikle yargıda son 7-8 yıldır birilerinin devlet aklının, devlet iradesinin dışında bir şeyler yapmaya çalıştığını düşünüyorum. Bazı davalar kurgulandığına, gizli tanıklık adı altında yalan tanıklıklar yapıldığına, birilerinin ceza kanunu anlamında suç sayılamayacak eylemlerinin zorlama yorumlarla suç yapılmaya ve gerçekten suç işleyenlerin yanına suçsuz insanların monte edilmeye çalışıldığına tanık oluyoruz.

17 Aralık Sonrası…

İbrahim Okur ile hükümetin, 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları sonrasında yargıdaki Gülen cemaati üyelerine yönelik operasyonlarını da konuştuk. Onlara bakışı şöyle: İnsanların farklı düşünceleri, aidiyetleri olabilir. Önemli olan bunun işine yansıtıp yansıtmadığıdır. Bu dönem “paralel” diye tanımlanan cemaat mensubiyeti ölçülebilir bir durum değil. Kimin hangi cemaate veya gruba mensup olduğunu, kendisi ikrar etmedikçe veya somut delillerle ortaya çıkarmadan bilemezsiniz. Bunun bir cihazı yok.

Cemaatçi olmadığını kanıtla diyemeyiz
O nedenle dün belli davalarda insanlara “suçsuzluğunuzu ispatlayın” denildiği gibi, bugün de başka insanlara “cemaatçi olmadığını ispatla” dememeliyiz. Dün yapılan ne kadar yanlışsa bugün yapılan da o kadar yanlıştır. Biz hukukçular konuya hukukçu duyarlılığı içerisinde yaklaşmak zorundayız. Konjonktüre göre “bugün güç buradan yana, aman buraya yönelelim” diyemeyiz.
Bugün de aynı toptancı yöntemlerle “hadi sen bunu yaptın, ben de sana bunu yapıyorum” denilmesini doğru bulmuyorum. Hukukçunun yapması gereken şu. Somutlaştıracağız ve delillendireceğiz. Ve diyeceğiz ki: “Sen şunu şunu yaptın. Aklınla, vicdanınla, kanunla değil. Aldığın talimatla hareket ettin. Bunun belgesi delili de budur. Gereği de budur.” Bunu demediğimiz sürece çok ezbere hareket etmiş oluruz.

Onlar için de masumiyet karinesi
Medya kendilerince suçluları belirlemiş ve cezalarını da vermiş. “Şu kararları veren, şu soruşturmaları yapan hâkim ve savcılar niye hâlâ görevdeler, HSYK neden hâlâ atmadı?” deniyor. Anayasal teminatı var hâkim ve savcının. İhracın şartları belli. Suç işlediklerini, örgütsel bağlar içerisinde dışarıdan talimat alarak hareket ettiklerini ispatlıyorsak atalım. Ama bunu gazeteci sabit kılamaz. Buna yargının karar vermesi lazım. Son dönemdeki iddialarla ilgili müfettişler görevlendirildi, soruşturmalar yürüyor. Yapılan soruşturmalarda bu yönde deliller elde edilirse, ilgili daire bu konuyu değerlendirip gereğini yapacaktır. Ama sanıklar için savunageldiğimiz masumiyet karinesini, lekelenmeme hakkını meslektaşlarımız için de savunmak zorundayız. Hiç kimse kesin bir hükümle suçluluğu ispat edilene kadar peşinen suçlu ilan edilmemeli.

Hâkim ve savcı suçlu üretmemeli
Hâkim, savcı, hukukçu hangi dünya görüşünde olursa olsun, suç varsa gereğini korkmadan yapar. Ama suçlu üretmek için çaba sarf etmez. Bizler önümüzdeki evraka bakarız. Suç varsa ceza veririz, yoksa beraat veririz. Bunu bir kenara itersek, dün eleştirdiğimiz işi, itiraz ettiğimiz noktaların hepsini şimdi bir başka cenahta yapmaya çalışırsak bu doğru olmaz. O zaman yarın da bir başkası gelir, bugün hukuk dışına çıkanlara aynı şeyi yapar. Hukuk ve adalet herkes için ekmek kadar, su kadar gerekli ve vazgeçilmezdir. Tüm bunların olmaması için yargının her türlü dış etki ve baskıdan uzak, gerçekten bağımsız davranması gerekir.

Tedirgin hâkimler var
Nasıl olacak bu? Bir kültür meselesi. Hâkim önce kendi duygu ve düşüncelerinden, sonra da her türlü dış etkiden bağımsız hareket etmeyi yaşam tarzı haline getirmelidir. Hâkimler, savcılardan hâlâ tedirgin olanlar var. “Acaba kimin ayağına basarım, HSYK’den başımıza bir şey gelir mi?” diyenler var. Bu kaygıların dağıtılması lazım. HSYK olarak bizim de tutarlı ve istikrarlı davranmamız ve bu endişeleri gidermemiz gerekir. İşini her türlü yandaşlık ve aidiyetten uzak, anayasa, kanun ve vicdani kanaatine göre yapan hâkim ve savcıların hiçbir şekilde zarar görmeyeceğini göstermek zorundayız.

Yargı vesayet makamı değil
Sonuçta hâkim ve savcı olarak ben suç varsa devreye girerim. Gerçekten suç işlemişse bunun karşılığı budur derim. Ben devreye girip ülkeyi ve hükümeti dizayna kalkarsam o zaman hükümetin bu kadar feveran etmekte haklı olduğunu düşünürüm. Askeri vesayetten kaçtık, yargı vesayetine yakalandık. Yargı demokrasilerde bir vesayet makamı değil, yasama ve yürütmenin hukuk içerisinde hareket etmesini sağlayan bir kuvvet konumundadır. Siz bunu bir vesayet makamına dönüştürmeye kalkarsanız yasama ve yürütme de gereken tedbirleri alır. Geçmişte yaşananlardan ders çıkarıp hukukun herkese lazım olduğu gerçeğini unutmadan, bugün sana yarın bana kısır çekişmelerinden uzaklaşıp kurumsal yapıları kurmak ve güçlendirmek zorundayız.

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *