‘Hukuk düzeni 25 Aralık’ta bitti’

Ayça Örer’in Zaman’daki Ümit Kardaş’la mülakatı önemli.

Kardaş, “25 Aralık ile beraber görünürdeki yargı da ortadan kalktı.” deyip ekliyor:

“Yalnız yargı süreçlerini düzeltmek yetmez, artık yeni bir sayfa açmak gerekiyor.”

Türkiye’de yapısal tartışmalar sürüyor. Anayasa, yargı ve adalet de bu tartışmaların odak noktasında. Gelinen süreci nasıl değerlendirirsiniz?

Tarihsel ele almak gerekiyor. Cumhuriyet’in kurulmasından bu yana Türkiye’de hukuk gerçek anlamda bir hukuk değil, kurmaca… 1950’ye kadar zaten tek partili rejimle demokrasi yoktu. Bu döneme kadar hukuk zaten kabul edilemez. Öncesinde İstiklal Mahkemeleri’ni görüyoruz, ondan sonra sıkıyönetim mahkemeleri, devlet güvenlik Mahkemeleri, Özel yetkili mahkemeler… Hepsi olağanüstü mahkemeler. Bu mahkemelerin gerçek manada bir hukuk üretmesi mümkün olmadığı gibi, uyguladıkları mevzuatın da demokratik bir içeriğe sahip olması mümkün değil.

 

AK Parti en azından ilk yıllarında olağanlaşan, normalleşen bir hukuk iddiasını sürdürüyordu. Ne değişti?

2006’dan önce de Terörle Mücadele Kanunu vardı, o da terör ve terörist üretirdi. Ceza hukuku mevzuatımız demokratik değil, özgürlükleri güvence altına almıyor. Böyle bir mevzuat varken mahkemeleriniz de tabii hakim ilkesine aykırı mahkemeler. Burada bir hukuk tasavvurunda bulunmak mümkün değil. Hukukun askıya alındığı istisna hali bizde süreklilik gösteriyor. Biz ne kadar olağan dönem yaşadık, ona bakmak lazım. 27 Mayıs, arkasından 12 Mart, arkasından 12 Eylül, arkasından 27 Nisan. Darbelerle kesilmemiş bir dönemimiz yok.

Arada yaşanan dönemler vaha gibi…

Olağanüstülük, olağan hale geliyor. ‘Biz hep olağanüstü şartlar yaşıyoruz.’ diye bakılıyor ve bu da olağanüstü uygulamalarla ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Yargıya geldiğimizde bu zihniyetin sürdüğü bir yerde gerçek anlamda bir hukuk olabilir mi? Olmaz. Olağan olan ilkeler ve özgürlüktür çünkü. ‘Biz devrim yapacağız, hukuku da araçsallaştıracağız’ düşüncesi var. Bakın İstiklal Mahkemeleri’ne, adam şapka mı giymemiş, ‘Gel, iki dakika savunma yap asalım’ deniyor.

Demokrasi adına umut veren adımlardan biri 12 Eylül, Balyoz ve Ergenekon davalarıydı. Bu davaların da meşruiyeti tartışılır oldu.

Geçmişle yüzleşmek sadece yargıyla olmaz, bunun için hakikat ve yüzleşme komisyonları da kurulur. Bakın enteresan olan şu, yargı bizim ‘bir daha asla’ demememiz için uygulanması gereken bir boyut. Bunun yapısal bir boyutu da var, o da kurumların demokratikleşmesi. Silahlı Kuvvetler açısından bakalım, burada bir değişiklik var mı? Yok. İki general yargılandı, güzel sembolik. Peki bu yol açıldı, kademe kademe 12 Eylül uygulamalarını yapan bir sürü sorumlu da vardı, onlar ne oldu? Burada hakikaten kapsamlı bir soruşturma yapılamadı. Hakikat ve yüzleşme komisyonları kurulabilirdi. En azından orada bir yüzleşme sağlanabilirdi. Bu sadece 12 Eylül açısından değil, bütün hakikatler için de geçerli. Bu ikisi, paralel işlemesi gereken süreçler. Bir de tabii önemli bir eleştiri var bu konuda: 12 Eylül Anayasası, siyasî partiler kanunu, seçim kanunu tüm zihniyetiyle beraber duruyor. Yargılama yaparken bunları değiştirebildiniz mi? Halen 12 Eylül anayasasıyla yönetiliyoruz.

Peki Balyoz ve Ergenekon davaları…

Balyoz ve Ergenekon’a geldiğimizde, savunmalar hep ret ve inkâr üzerine kuruldu. Mahkemenin gerekçeli bir kararı var. Sadece dijital verilerden de ibaret değil. Bu bir kanun yolundan da, temyizden de geçti. Kişiler hükümlü hale geldi. O zaman yargılamanın yenilenmesi konusunda da yeni bir delil söz konusu değil. Burada adil yargılanma hakkına uymayan noktalar var. Bunlar da Yargıtay’ın temyiz aşamasında incelenmiş. Anayasa Mahkemesi’nde bireysel başvuru düzenlemesi şunu söylüyor: ‘Kanun yolundan geçmiş hususlar hakkında inceleme yapamaz.’ Bu konular temyiz aşamasında değerlendirildiği için oraya girmemesi lazım. Tahmin ediyorum, bu biraz siyasî bir angajman. Hakikaten beraat edecek kişiler de olabilir ama bizim yargılamamızın hali bütün yargılanan insanlar açısından eksiklikler içeriyor. Bu askerî yargılama olduğunda siyaset devreye girip orada bir müdahale söz konusu oluyor. Yargıtay’ın üstünden bir işlev görüyor Anayasa Mahkemesi.

Türkiye’de yargı görünürde var diyorsunuz, öyle mi?

Aslında artık o da yok. Görünürde olan yargının ortadan kalkması 25 Aralık. Polis, mahkeme kararını uygulardı öncesinde. 25 Aralık’ta mahkeme karar verdi, savcı uygulatmak istedi, emniyet dedi ki, ‘uygulamıyorum.’ Bu ilktir. O noktada görünürdeki yargı da ortadan kalktı. Güç artık at oynatır hale geldi. Bu olanları hukuken de açıklayamıyorsunuz. Hukuk yok, mahkeme yok, yargı yok. 25 Aralık o açıdan bir kırılma noktası. Görünürdeki yargı da yok oldu. Başbakan çıkıyor açıklama yapıyor ve yargı harekete geçiyor. İnsanlar gücün istediğine bağlı hareket ediyor. Bu bir çöküş hali. O yüzden oturup yeniden inşa sürecine girmek gerekiyor.

İnsanların yalnızca siyasal meselelerde değil, her konuda siyasallaşmamış bir yargıya ihtiyacı yok mu?

Bürokraside, idarede, emniyette, poliste kuralların dışına rahatça çıkma hali ortaya çıktı. O makro örnek mikro örneklere derhal yayıldı. Vatandaş güven noktasını kaybederse, kendi hakkını kendisi almak için uğraşır. Bu anarşi hali, devletin buharlaşıp uçtuğu, herkesin gücü oranında hakkını aradığı nokta. Kör topal giden bir süreçti öncesinde, şimdi o da yok. Bu sadece yargı boyutuyla değil. Artık tamamen yeni bir sayfa açmak zorundayız. Düzenlemeler de kurtarmıyor, pratikte farklı işliyor. Yeni bir konsensüse, yeni bir inşaya ihtiyaç var.

Bu ideal olan ama ideal olmayan bir süreçten geçtiğimiz kaygısını taşıyan da çok insan var. O zaman süreç nasıl işler?

Önümüzde bir cumhurbaşkanlığı seçimi var, bu da önemli. Başbakan’ın cumhurbaşkanı olması durumunda gelişmelerin çok iyi olabileceğini düşünemiyorum. Çünkü Başbakan, anayasa tartışmaları sırasında açıkladığı üzere başkanlık rejimi düşünüyor. Seçildiği zaman nasıl bir cumhurbaşkanı olacağını biliyoruz zaten, bir nevi fiili başkanlığa çevirecek zaten. Bir taraftan partiyi dizayn edecek, Anayasa’nın 101 ve 104’üncü maddeleri cumhurbaşkanlığının tarafsızlığını tanımlar. Seçildiği andan itibaren partisiyle ilişkisi kesilir, Meclis üyeliği düşer. Cumhurbaşkanı milleti, birliği, beraberliği temsil eder ve cumhurbaşkanının anayasaya bağlı olarak tarafsız ve objektif olması gerekir. Başbakan diyor ki: ‘Ben başkan olacağım, hükümeti de ben etkileyeceğim.’ Partiyle irtibatı resmen kesilecek ama fiili olarak kesilmeyecek. Şimdi Başbakan Erdoğan, cumhurbaşkanı olursa tarafsız olmayan bir cumhurbaşkanıyla karşılaşabiliriz ve bu anayasa ihlali olarak karşımıza çıkar.

Bu daha korkunç bir senaryo…

Ama güçlü senaryo. Politika tarzı, söylemleri, anlattıkları buna işaret ediyor. O zaman da anayasayla ters düşecek. Büyük bir sıkıntı hali Türkiye için söz konusu oldu. Bugünkünden daha ağır sorunlar yaşanabilir. Başbakan buna uyum mu gösterecek, çatışma mı olacak, orası muğlak.

Bir tarafta cumhurbaşkanlığı seçimleri, bir yanda barış süreci, bir yanda totaliterleşen rejim tartışmaları… Beş benzemezin bir arada yaşandığı bir dönemde denge nasıl sağlanır?

Evet, bir süreç de yürüyor. Seçim öncesi Kürtlere yönelik bir jest beklenebilir. Çok anlamlı, çok derinleştirici bir çözüm beklemiyorum. Erdoğan’ın Kürt meselesini kendi cumhurbaşkanlığı için araçsallaştırıp araçsallaştırmadığı konusu da var. Kürtler burada çok amiyane tabirle kazık da yiyebilir. Bir yanda ordu kurumsal gücünü muhafaza ediyor. Necdet Özel yumuşak bir insan olabilir ama onun altında neler cereyan ettiğini bilmiyoruz. Balyoz, Ergenekon davalarında müthiş baskı altındaydı. ‘Ordu gücünü kaybetti, pasifize oldu.’ diyemeyiz, ordu gücünü koruyor, her şeyiyle, kurumlarıyla, özerkliğiyle. Yarın bir gün yeniden eskisi gibi olmayacağının bir garantisi yok.

Sivil darbe girişimi ihtimalinden hep korkulurken, militarist bir darbenin de önü kapanmadı yani…

Tabii ki. Darbelerin koşulları, altyapılarının hazırlanması ve dış dinamiğin de buna onay vermesiyle mümkün. Şu anda böyle bir durum yok ama olmayacak anlamına gelmiyor. Darbe yapan ordunun kurumsal yapısı, eğitim müfredatı aynen işliyor. Türkiye bu meselelerini güya çözmeye çalışıyor. Demokratik bir çözüm süreci yönetilmiyor. Açık şeffaf, iki tarafın bir araya geldiği süreçlerden bahsedemeyiz. Sadece Kürtler üzerinden değil ki mesele… Bir sürü grup var, genel bir demokratikleşme meselesi var. Bunun çözümü yeni bir anayasa. Ama boş sayfaya yazılmış anayasa. Anayasayla her şey çözülmeyecek ama bir adım atılacak. Bir irade beyan edilecek. AKP’de tek adam blokajı var, CHP’yle MHP’yle konuşulamıyor. Siyasette ‘hakikaten toplumsal mutabakata ihtiyacımız var’ konsensüsü yok. Yeni anayasa sürecinde 82 Anayasası’nı önlerine açtılar, madde madde ‘şu iyi, şu kötü’ diye incelediler. 82 Anayasası’nın ruhu, felsefesi, işleyişi duruyor. Onun için yeni bir sayfa açmak gerekiyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *