Hepsi burada: Adım adım, didik didik Kabataş olayı

Ümit Kıvanç yazılarını yayınladığı  http://riyatabirleri.blogspot.com.tr blogunda “Kabataş Meselesi” ana başlığı altında ardarda dört yazı yazdı. Uzun ve çok ayrıntılı bir tarama, derleme, araştırma çabasının ürünü olan bu yazılar, artık bir genç kadının tacize uğrayıp uğramadığının çok ötesine taşmış, bir siyasal tartışmaya dönüşmüş “Kabataş Meselesi”ni gazetecilik mesleği açısından övgüye değer bir nesnellikle irdeliyor. Başta Başbakan olmak üzere çeşitli tarafların iddiaları yüzünden karmaşık, bulanık hale gelmiş “Kabataş Meselesi”nde zihin açıcı bir işlev taşıyan yazıları tek dosya halinde T24 okurlarına sunuyoruz.

Dileyenler Ümit Kıvanç’ın bu ve başka konulardaki yazılarına Riya Tabirleri blogundan ulaşabilirler…

“Kabataş’taki saldırı” hadisesine dair tavır belirleme zorunluluğundan kimse kendini muaf tutamaz; benden söylemesi. Görüntüler ortaya çıktığından beri, en ufak söz edene kulak kabartıyorum, tavırlara bakıyorum, hissetmeye-anlamaya çabalıyorum. Hem şimdilik kaydıyla varabildiğim sonuçları özetleyeceğim; belki birilerine yardımı dokunur; hem de belge olsun, kayda geçsin bâbından bir yazı koyuyorum buraya.

Önce geri saralım: 1 Haziran 2013 günü Kabataş’ta olup bittiği iddia edilenler başından beri fazlasıyla şüphe uyandırıcı, inandırıcılıktan uzaktı. Buna karşılık, başörtülü bir genç kadına terbiyesizlik yapacak evsafta insanların varolduğu bilindiğinden, vicdan ve izan sahibi insanlar o sırada, muhtemelen bir sözlü sataşma, belki küfür edilmiş olabileceğine ihtimal verdiler. Ancak, “üstleri çıplak, alınları bandanalı yetmiş-seksen kişi”nin, arabasındaki bir bebeği yaralaması, onca kalabalığın ortasında birilerinin bir kadının üzerine işemesi, cinsel organını başına sürtmesi, olsa olsa, satanizm efsaneleriyle okur gazlamayı planlayanlara yaraşır fanteziler olabilirdi. Bütün bunların üstüne bira şişesi tokuşturarak kahkahalar atanlarsa, daha çok, Yeşilçam’ın kötülerini andırıyordu.

Peki nasıl oldu da birçok insan, bu kâbusvâri tasvirlere karşı sesini çıkarmadı?

Çünkü genç bir kadın, kendisine sataşıldığını, itilip kakıldığını, bebeğine zarar verildiğini iddia ediyordu ve bir kadın saldırıya uğradığını söylüyorsa önceliği kadının dediklerine veririz.

Şimdi, aslında Zehra Develioğlu’nun başına en azından anlattığı türden aklı zorlayan işlerin gelmediğini gösteren kamera kayıtları ortaya çıktı. Elbette bunların tam da şimdi ortaya çıkması, tıpkı yolsuzluk operasyonuna benziyor: içerik hayırlı, maksat siyasî.

Dolayısıyla, hükümet propagandacılarının ilk savunma hamlesinin bu noktayı hedef alacağı aşikârdı, öyle oldu. Ne yazık ki, hiçbirimizin artık tamamen lağvedilmiş olan hukuk düzeninin icaplarına filan takılacak hali yok. Ama efendim, bu kayıtlar nasıl elde edilmiş, tam da şimdi, üstelik Doğan Grubu televizyonunda (Kanal D) nasıl servis edilmiş!.. Bu yaygaralar sahtekârlıktan başka şey değildir; geçiyoruz. Çünkü 1 Haziran 2013 günü Kabataş’ta genç bir kadının başına o korkunç olaylar geldi mi gelmedi mi, bunu bilmek istiyoruz. Hükümet propagandacılarının böyle bir derdi olmaması normal. Çünkü Kabataş saldırısı Gezi isyanı sırasında bir motif olarak kullanıldı, misyonunu tamamladı, şimdi bir an önce unutulsa isabet olur, herhalde, onlara göre. Maalesef bu olayı kafasına takmış vicdan ve izan sahibi insanlar için böyle değil.

Propagandacı ekibin savunmasında ikinci ana unsur şu: Bu görüntüler hiçbir şey olmadığını kanıtlamaz; hem zaten saldırıya uğradığını söyleyen kadına inanmak esastır.

Eyvallah, zaten pek çoğumuz bu yüzden sustuk. Fakat burada, herhangi bir zaman herhangi bir kadının uğradığı saldırıdan bahsetmiyoruz; başbakan ve çeşitli siyasîlerin dillerine dolayıp siyasî mücadele aracı haline getirdikleri, kullandıkları, büyük kalabalıkların birbirine girmesine yol açacak, yürek burkucu, iç kanırtıcı, kafa bozucu, maneviyat tahrip edici bir provokasyon motifinden bahsediyoruz. Ayrıca, kanıtlanabilecek, kanıtlanması gereken, aynı şekilde aksi de kanıtlanabilecek bir olaydan bahsediyoruz. Bu, bir kadının tenhada saldırıya uğraması değildir. Basitçe, “başka tanık yoksa kadının sözüne bakarız, o kadar” deyip kestirip atılabilecek bir olay değildir. Her şeyden önce, olayın geçtiği yer itibarıyla başka tanık olmaması mümkün değil. (Bugüne kadar her şeye rağmen mağdurenin sözüne -akıllara zarar ayrıntılara değil ama “saldırıya uğradım” demesine- öncelik verdiğimi, içimdeki bütün şüpheye rağmen çenemi tuttuğumu hatırlattıktan sonra devam ediyorum.)

Görüntüler ortaya çıktıktan sonra gösterilen tepkiler, ne olduğu ne olmadığı hakkında üç aşağı beş yukarı bir şeyler anlayabilmek için pekâlâ hesaba katabileceğimiz işaretlerdir. Meselâ Yeni Şafak’ın internet sitesinde, “Önce tekmelediler, sonra taciz ettiler” başlığıyla sunulan “haber”de, mağdurenin ifadeleri yayımlanmıştı. Güya bu ifadelere yeni ulaşılmış gibi yapılıyordu. İfadelerle yeni ortaya çıkan görüntüler karşılaştırılarak akıl yürütülmüyordu. Zehra Hanım’ın akıllara durgunluk veren ifadesi tekrarlanıyordu. Yeni Şafak’ta bu olayla ilgili, özel olarak hazırlanmış başka herhangi bir haber yoktu. Yani gazete kendini işe karıştırmıyor, ifadeyi aktarıyor. Sahip çıkar gibi yapıyor ama tam da sahiplenmiyor.

Star ise, önce sadece Zehra Develioğlu’nun avukatının açıklamasını haberleştirdi, akşam saatlerinde, Kanal 24’te yayımlanan, birazdan değineceğim programın özetlenmiş bir dökümünü aktarıp sitesine koydu. Sunuşta her zamanki militanlık, pervasızlık, kararlılık yoktu. Haberin içerideki başlığı, “Osman Develioğlu’dan Kabataş’ta gelinine yapılan saldırıyla ilgili çarpıcı açıklamalar”dan ibaretti. (Bu gazeteyi her zamanki mücadelesi içerisinde izleyenler, niye “ibaretti” dediğimi anlayacaklardır.) Derken, geceyarısına doğru buna “Star TV çarpıtmada sınır tanımadı” manşeti eklendi. Star TV, biliyorsunuz, gazetenin adaşı, ama karşı kampta. Televizyon kanalı, Zehra Develioğlu’nun “70-100 kişi” olarak verdiği saldırgan sayısını “700”e çevirmiş, mağdurenin “yedi yüz kişinin saldırısına uğradım” dediğini iddia etmişti. Star gazetesi, bütün olayda, bula bula, adaşının olaya ve tartışılmasına dair hiçbir şeyi değiştirmeyen bu yanlışını bulabilmişti mevzu edecek. (Halbuki bu arada Yeni Şafak da saldırganları “yüzlerce kişi”ye çıkarmıştı: “… yüzlerce kişi mağdurun yanına geldi tartaklamaya ve tokatlamaya başladı…”)

Bunları katlayıp bir kenara koyalım ve kendi görüşümüzü oluşturabilmek için biraz derine dalalım.

Develioğlu’nun ifadesi

Önce Zehra Hanım’ın saldırıdan birkaç gün sonra verdiği ifadenin büyük bölümünü sunuyorum. Olay üzerine konuşacak herkes, burada ortaya sürülen ayrıntılara dair fikir belirtmek zorundadır. Bu ifadenin ayrıntılarını bilmeden olaya dair konuşulamaz. Çünkü Başbakan ve bilumum yandaşlarının silaha dönüştürerek kullandığı iddia, Zehra Hanım’ın herhangi bir şekilde tacize, saldırıya uğraması değil, burada anlatılanların gerçekliğidir.

Evet, Zehra Hanım anlatıyor:

“… hakaret ederek insanları rahatsız ediyorlardı, kendilerine de karşılık veren olursa tartaklıyorlardı, bu şahıslar arasında bulunan erkek şahısların büyük bir kısmının üst kıyafeti yoktu, kimisinin kafasında siyah renkli bantlar bulunuyorlardı, yine şahısların bir kısmının üzerinde çeşitli takımlara ait taraftar forması bulunuyorlardı, bu kalabalık grup benim bulunduğum yere geldiklerinde, kalabalık grup bana da saldırıp, taşkınlık yapabilirler düşüncesiyle biraz daha duvar dibine yaklaşıp kenara çekildim. Grubun önünde yürüyen şahıslardan; tahminen 22-23 yaşlarında, zayıf yapılı, 1.55-1.60 boylarında, minyon tipli, siyah renk uzun saçlı, koyu renk sürmeli gözlü, başında siyah bant bulunan, kalın askılı beyaz badi, ön tarafında siyah renk Che Guevara resmi bulunan, altında açık mavi kot pantolon bulunan bayan şahıs vardı, eşkalini bildirmiş olduğum şahıs yanıma gelip durdu, ani bir şekilde benim başörtümü tutarak önce yukarıya doğru kaldırdı ben ne olduğunu anlamadan yüksek sesle, ‘Tayyip’in o… buldum beyler, gelin…’ diye bağırmaya başladı. Elimin içinde kızımın bulunduğu bebek arabasını tuttuğumdan dolayı hızlı hareket edemedim, ancak kafamı çekerek başörtümü bu kızın elinden kurtarmaya çalıştım ancak başaramadım, ben çabalamaya devam ederken kalabalık grup içerisinden eşkalini göremediğim erkek bir şahıs benim sol yanağıma tokat attı, benim dengem bozulduğundan dolayı bebek arabası elimden kurtuldu, sırt üstü yere düştüm, kalabalık grup benim etrafımı sardılar, etrafımda bulunan şahıslar benim üzerime doğru tükürmeye, tekmelemeye başladılar, ben yerden kalkmaya bu şahıslardan kurtulmaya çalıştıysam da, çok kalabalık olduğundan başaramadım.

‘Üç-dört kişi idrar yaptılar’

Şahıslar beni tekmelerken ‘Şerefsizin evladı, o… çocuğu, eşarplı kaltak’, ‘Biz devrim yapacağız, kökünüzü kazıyacağız Türkiye’den’, ‘Hayvan kaltak, Tayyip’i de seni de s… yollayacağız bu ülkeden’ şeklinde yüksek sesle bağırıp hakaret ettiler, bana tekme vuruyorlardı, ben kendimi korumak için iyice kapandım, kalabalık arasından bebek arabasının arkasında, 28-30 yaşlarında, şişman yapılı, kahverengi kıvırcık saçlı, beyaz tenli, kahverengi gözlü, etli büyük geniş burunlu bir kişi bebek arabasının tutarak sallıyordu, arabanın içerisinde kızım aşağı-yukarı zıplıyordu. Kendimi bu şahısların arasından alıp, çocuğumun yanına gidemedim, gözümü dahi açamadım, bu şahıslar arasındaki kişilerden yanılmıyorsam 3-4 kişi benim üzerime idrarlarını yaptılar, tam bu esnada bir kadın sesiyle ‘başörtüsüne, başörtüsüne işeyin’ şeklinde bağırıyordu, ben aldığım darbeler, şahısların küfür ve hakaretlerinden dolayı korkmuştum, bu şahısların yüzünü göremedim, eşkalini veremiyorum. Bu esnada ben kendimi korumak için yüzümü yere, sırtımı havaya bakacak şekilde yere kapaklandım, etrafımdaki şahıslar yine bana tekme atmaya devam ediyorlardı, ben kafamı dahi kaldıramadım, birden şahısların bana vurmaları kesildi, tam bu esnada bir şahıs benim başıma doğru erkeklik organıyla sürtünmeye başladı, başka bir şahıs da benim arkama geçerek cinsel bölgesiyle sürtünüyordu, yine vücudumun değişik yerlerinden cinsel saldırıda bulunanlar vardı, ben şahıslardan emekleyerek kaçmaya çalıştım ancak başaramadım, bir ara kafamı kaldırdığımda beni baş kısmımdan sürtünmek suretiyle cinsel saldırıda bulunan şahıs tahminen 27-28 yaşlarında, uzun boylu, zayıf yapılı, beyaz tenli, kalın kaşlı, düz kısa dik saçlı, uzun yüzlü, kemikli ve çıkık burunlu olduğunu gördüm diğer şahısların yüzünü göremedim eşkalini veremiyorum.

‘Kahkahalar attılar’

Kısa bir süre sonra yüksek bir sesle ‘Heyecan var İnönü Stadında, araba yakıyoruz’ diye bağırma sesi duydum, bu sesten hemen sonra benim etrafımdaki şahıslar dağıldılar ve İnönü Stadyumu istikametine doğru yürümeye başladılar, ben de ani bir şekilde yerden kalktım ve 3-4 metre ileride bebek arabasının yanına gittim, 6 aylık kızım ağlıyordu, sol ayak diz altında küçük bir sıyrık vardı, kanamıştı, yine sol kolunda morluk vardı, ben kendisini susturmaya, kendim de toparlanmaya çalıştım ancak başaramadım, bu esnada yine yoldan geçen gruplar halinde insanlar vardı, ancak bu insanlar bana ve çocuğuma saldırmadılar, olay esnasında bana saldıran protestocu gruplar dışında çevrede bulunan insanlar da yardımcı olmadılar. Bana cinsel saldırıda bulunan, darp ve hakaret eden protestocu şahısların arkalarından baktığımda iki şahsın ellerinde bira şişesi olduğu ve bu bira şişesini karşılıklı tokuşturduktan sonra içtiklerini, kahkahalar atarak güldüklerini gördüm, bu şahıslardan sol tarafta bulunan kırmızı üzerine beyaz çizgili enli tişört bulunuyordu, sağ tarafta bulunan kişi krem tonlu bir tişörtü bulunuyordu, bu şahısları arkadan gördüğümden dolayı başka da net bir eşkal veremiyorum. Protestocu grupların gitmesinden tahminen 3-4 dakika kadar sonra eşim Kabataş İskelesi tarafından benim bulunduğum yere yürüyerek geldi, ben yaşadığım olayların etkisi ile ağlıyordum, eşim bana ne oldu diye sorduğunda üzüntümden ve eşimin bana saldıran şahıslara karşılık vereceğini bildiğimden, yine bulunduğumuz yerde kalabalık bir şekilde protestocu grupların gelip geçmesinden dolayı kendisine bir şey söylemedim…”

Zehra Develioğlu ifadenin devamında, olayın ayrıntılarını anca birkaç gün sonra kayınvalidesine anlattığını, olayın etkisiyle birkaç gün evden çıkamadığını, 5 Haziran günü savcılığa giderek şikâyetçi olduğunu belirtiyor.

Bazı sonuçlar

Samimi fikrim şu: Zehra Hanım’ın bir grup terbiyesizden hakaret görmüş olabileceğine ihtimal veriyorum (meselâ geçerken laf atmış olabilirler), ama anlattıklarının anlattığı şekilde gerçekleşmiş olabileceğine inanmıyorum.

İlkin, birçok pratik, teknik sebep ve mantıkî engel, olayı anlatıldığı şekliyle göz önünde canlandırmaya izin vermiyor. Eğer birileri çıkar da samimi olarak tartışmak isterse olayı birlikte yeniden kurmaya çalışırız.

İkincisi: Şimdi karşımıza çıkan görüntülerden çok, bugüne kadar ortaya herhangi bir görüntü çıkmamış olmasını, Zehra Hanım’ın anlatımının kanıtlanamayacağına kanıt sayıyorum. Bugüne kadar görüntü çıkmadı, çünkü: (1) Herhangi bir görüntü, olayın faillerini somutlaştıracak, kişileştirecek, saldırının “Gezi” denen o soyut özneye mal edilmesi, bütün bir isyanın karalanması ve “yüzde elli”nin hınçla bilenmesi mümkün olmayacaktı. (2) Anlatılanları kanıtlayacak görüntü yoktu. Zehra Hanım’ın kayınpederinin dedikleri bu izlenimi doğrulamıyor mu:

“Dönemin Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a defalarca ulaşmak istememize rağmen, hiçbir telefona çıkmayan ve çıktığı telefonlarda da çok böylesi bir görüntü elimizde yok diyen, mobeseler bozuk diyerek olayı kapatmaya çalışan görüntü vermeyen ve bize göre mobese kayıtlarının olması gerekiyor dedik. Öylesi bir süreçte ve işlek bir yerde mobeseler bozuk denerek üzeri örtülmeye çalışıldı.” (Alıntı Star’ın sitesinden; televizyondan döküm olduğu için ifade böyle bozuk sanırım.)

Üçüncüsü: Yukarıda da belirttim, hükümet yanlısı televizyon kanalları ve gazetelerde gördüğüm karşı hamle, hiç mi hiç inandırıcı değil, yaygara, hiç de beklenebileceği kadar değil. (Savunmadaki takım itiraz etmiyorsa veya gönülsüzce ediyorsa penaltı kararının doğruluğundan şüphe etmeyiz, di mi?) Medyanın tavrı bir yana, olayla ilgili çok önemli iki kişinin tavrı da şahsen gözümde Zehra Hanım’ın inandırıcılığını azalttı. Gezi isyanı sırasında Zehra Develioğlu ile görüşüp olayı “patlatan” gazeteci Elif Çakır, 14 Şubat akşamı Kanal 24’te, laf arasında, “Ben onun dediklerini aktardım” demeyi ihmal etmedi. Çakır’ın fazlasıyla öfkeli oluşu, sözü hemen, “Bu şekilde Gezi’yi meşrulaştıramazlar” cinsinden siyasî mücadele kulvarlarına sokuşu da herhalde “haklılığına kanıt” sayabileceğimiz şeyler değildi. Zehra Hanım’ın Bahçelievler Belediye Başkanı kayınpederi Osman Bey, net olarak, “gelinim aynen anlattıklarını yaşamıştır” diyemediği gibi, “ona hissettirilenler” gibi pek ilginç ifadeler kullandı, aslında ayrıntıları gelininden dinlemediğini söyledi. Tıpkı bizim gibi, gelinine inanmayı tercih ettiğini belirtti. (Osman Develioğlu’nun kritik sözlerine aşağıda değineceğim.)

Dördüncüsü: Polise düşme tecrübesi olanlar, bu ifadedeki polis katkılarını kolaylıkla ayırt edebilirler. Özellikle, açık yakalamak isteyeceklere karşı düşünülmüş tedbirlere bakın: “o sırada bir an kafamı kaldırmıştım” falan türünden şeylere. (Zehra Develioğlu yere düşmüş, başını eğmişken, saldırganlardan birinin eşkalini tarif edecek, o sırada bir an başını kaldırmış oluyor, vs. Zaten ifadede, öyle bir saldırının şoku altındaki insanın paniğini, travmasını gözönüne alınca bizi ister istemez şüpheye düşüren, fazla somut ve ayrıntılı eşkal tarifleri var. Üstelik, bu tariflerle yakalanan kimse de yok. Niye? Çünkü görüntü yok… vs… Anladınız siz.)

‘Müvekkilime ait olmayan beyanlar’

Beşincisi: Zehra Hanım’ın avukatı Abdurrahman Kayapınar’ın açıklamasında da fazlasıyla dikkati çekici unsurlar var. Öncelikle şu ifade:

“Basın yayın organları tarafından, müvekkilime ait olmayan bir kısım beyanlar esas alınarak görüntülerin bu beyanları desteklemediği iddia edilmekte.”

Zehra Hanım’ın ifadesini okuyun diye neden ısrar ettiğimi anlatabildim umarım. Çünkü olayın anlatıldığı şekliyle cereyan etmediği kesinleşince, “mağdurenin söylemediklerini gazeteciler ekledi” ayağına yatılacak sanırım. (Elif Çakır da belki buna karşı tedbir alıyordu.) Avukat Kayapınar’ın, saldırgan grubun nüfusuna dair beyanı da ziyadesiyle ilgi çekici:

“Müvekkilin etrafında kalabalık bir grup tarafından toplanılmış olması önemsiz bir olay gibi gösterilmekte…”

Bu sözü, “olay iddia edildiği gibi cereyan etmiş olamaz” iddialarına karşı söylüyor. Oysa kimsenin herhangi bir saldırı veya tacizi önemsiz gösterdiği yok. “Yüz kişi geldi, üstüme işediler, cinsel organlarını sürttüler, bebeğimi yaraladılar” başka şey, “birkaç kişi yanımdan geçerken küfür ettiler” başka şey. Yoksa değil mi? Kayınpeder Osman Bey de şöyle soruyordu:

“Taciz için kaç kişiye gerek var? Bir insanın bir travma yaşaması için kaç kişiye gerek var? Masum bir kıza saldırılması için bin kişi mi olması lazım? Üç kişi saldırınca daha az mı taciz oluyor, bin kişi saldırınca daha mı çok taciz oluyor?”

Elbette hayır. Ama o zaman “gelininiz niye yüz kişi dedi?” diye bir soru doğuyor. Yine Osman Bey, gelininin etrafına bir grubun “kısa süreyle” toplanmış oluşuna takılmamamızı istiyor:

“30 saniyenin, 2 dakikanın az olduğunu söylüyorlar. Bu sürede bir insana bir şeyler yapılamaz mı? Bir insan bıçaklanamaz mı? Şunu söyleyemiyor muyuz? ‘Arkadaş böyle bir şey olduysa biz bunun karşısındayız. Bir kadına, bir genç kıza, bir anneye böyle bir şey yapılmasını kabul etmiyoruz’ niye diyemiyoruz, niye bu empatiyi yapamıyoruz?”

Elbette yapıyoruz, o yüzden meselâ ben yaklaşık beş buçuk saattir, televizyonlarda her konuşulana kulak kabartıyor, Star veya Yeni Şafak’ın sitesine yeni bir şey kondu mu diye mütemadiyen kontrol ediyor, her satırı okuyor, Zehra Hanım’ın siteye resim dosyası olarak konmuş ifadesini dizip yazıya dönüştürüp buraya aktarıyor ve bu yazıyı toparlamaya çalışıyorum. Ama empati, o uğursuz soruyu ortadan kaldırmıyor: Eğer anlık bir olay söz konusuysa Zehra Hanım bütün o seviyesiz korku filmi ayrıntılarını nereden çıkardı ve neden uydurdu? Bunlar uydurulduysa belki o uydurmadı, o zaman kim uydurdu? Uydurup yazıp ona imzalattılar mı? Osman Bey’in ikna olma süreci nasıl ilerledi peki?

Avukat Kayapınar, yazılı açıklamasında, müvekkilinin ve bebeğinin darp edilmiş olduğuna dair Adli Tıp raporuna da işaret ediyor. Bu şartlarda herhangi bir resmî görevlinin görevini dürüstçe yapmış olacağına inanmamızı beklemesi iyi niyetli bir girişim tabiî. Ama buna gerek yok. Başta da belirttiğim üzre, Gezi isyanı sırasında Başbakan’ın mahvetmeye ve kahretmeye uğraştığı, benim gibi pek çok insan, sırf Zehra Hanım “darp edildik” dediği için, inanmasak bile ses çıkarmadık. Allah aşkına, hükümet adına düzenlenecek bir kara propaganda eyleminde Adlî Tıp raporu mu kusur kalacak? Dört bin polisle yüz altmış savcının üç-beş günde oradan oraya savrulduğu âlemde o raporun alınması kaç saniye sürer?

Velhâsıl: Eğer herhangi birileri, hele Gezi isyanının yarattığı ortamı fırsat bilerek, başörtülü diye bir kadına en ufak rahatsızlık vermişlerse, başlarına bin beteri gelsin, deşifre olsunlar, ceza alsınlar, bulundukları çevrelerden tecrit edilsinler, perişan olsunlar. Ancak izlenimim, Zehra Hanım’ın ya sadece kendisinin ya eşiyle ya da eşi ve kayınpederiyle birlikte, Gezi rüzgârını tersine çevirmek için kurulan kara propaganda kumpaslarından birine alet edildiğidir.

Ortaya çıkan görüntülere hükümet yanlısı propaganda mekanizmasından gelen tepkiler, bu izlenimi doğruluyor.

Polisin, civardaki 70 küsur kameradan elde edebildiği her şeyi biraraya getirip incelediği, etraftaki bütün büfecileri, taksicileri, o gün o saatlerde oradan geçtiklerini telefonları aracılığıyla saptadığı insanları sorguladığı, birçok kişiyi Zehra Develioğlu’na gösterdiği, fakat mağdurenin kimseyi teşhis edemediği bilgilerini buraya eklemek lazım aslında. Fakat burada sözü edilen polis hangi polis, kimin polisi, dolayısıyla bu bilgiler ne kadar bilgi, bilemediğimizden, o kısmı mecburen, sadece eksik kalmasın diye zikredip bırakıyorum. Ayrıca burada da inandırıcılık sorunu var. Her şeyi doğru kabul edelim. AKP’li belediye başkanının gelinine bütün bunlar yapılmış olsun. Bu işin suçlularından bir teki bulunmamış olabilir miydi şu ana kadar? Polisin bütün bu çabayı gösterdiği söylenince, kumpas varsa da ona katılmamış, masum olması gerektiği sonucu çıkıyor. Dolayısıyla bunlar da bunun için söyleniyor herhalde.

Zehra Hanım’ın her şeyi kendi başına hayal etmiş ve herkesi inandırmış olduğuna mı inanacağız? Yok artık!

Sis, pus, hamaset arasından…

Kabataş olayını araştırmayı sürdürüyorum. Ne yazık ki elimdeki araçlar sınırlı. İzlenimler oluşturabilir, belki bazı yargılara varabilirim. Esas olarak, alınan tavırlarla ve tavır alanların cibiliyetiyle ilgili değilim, olguların, hakikatin peşindeyim. Ve, neden bilmem, giderek, Zehra Develioğlu’nun ilk ifadesindeki “polis kokusu” burnuma daha keskin gelmeye başladı.

Mağdure Zehra Hanım’ın Anadolu Ajansı’na konuşması, son görüntülerin ortaya çıkışından bu yana en önemli gelişme sayılmalı. Ancak ne yazık ki, Zehra Hanım’ın söyledikleri gelinen noktada ikna edici değil:

“Bu yaşadığım olay, süreç esnasında basında medyada öyle bir hale ulaştı ki, sanki böyle bir olay yaşanmamış, bir kadın darp edilmemiş, bir çocuk bundan zarar görmemiş gibi hakkımda suçlamalar yapıldı ve ben kendimi savunmak durumunda kaldım. Ben o acıları yaşadım ve yaşadığım bu acıların büyüklüğü bana yeter. Bunu kimseye ispat etmek durumunda değilim. Bana zaten inanmak istemeyen inanmayacaktır. O görüntüleri ilahi bir kamera olup tepeden kaydetse bile inanmayacaklardır.”

Bu anlatımda birkaç sorun var. Önce yaşanan olayın “bir kadın darp edilmiş, bir çocuk bundan zarar görmüş”e indirgenmesi. Zehra Hanım’ın verdiği ifade bundan ibaret olsa, zaten pek çoğumuz her şeye rağmen hâlâ kendisini savunuyor olurduk.

İkinci olarak, ne yazık ki Zehra Hanım “bunu kimseye ispat etmek zorunda”dır. Çünkü yaşadığını ileri sürdüğü olay nedeniyle bu ülkenin en üst düzeydeki yöneticisi, halkın bir bölümünü töhmet altında bıraktı; bunu siyasî propaganda aracı yaptı. Birilerinin alnına kolay kolay çıkmayacak, utanç verici bir leke sürdü. Dindar insanların duygularıyla oynadı, onları tahrik etti.

‘Gezi’nin saldırıya tavrı

Zehra Hanım şunu hatırlamalıdır (eğer haberi olduysa): Gezi isyanı sırasında, “çeşitli yerlerde başörtülü insanlara sataşmalar oluyor” haberleri duyulduğunda gayet geniş bir topluluk tepki gösterdi, Kabataş’tan Gezi Parkı’na bir kadın yürüyüşü düzenlenip bu saldırılar protesto edildi, bu yürüyüşe bizzat Gezi’ye katılan başörtülü kadınlar önayak oldu. (Yürüyüşteki sloganlar arasında “Başörtüsünden elini çek” ile “Meydanları, sokakları, camileri istiyoruz” da vardı.) Taksim Dayanışması da 14 ya da 15 Haziran 2013 günü bir açıklama yapıp, “Kabataş’ta ve basına yansımamış da olsa farklı yerlerde başörtülü kadınlara yönelik olarak gerçekleştirilen taciz ve saldırı olaylarını şiddetle kınıyoruz” dedi:

“Hükümetin politikalarına dair öfkenin başörtülü kadınlara yöneltilmesi kabul edilemez. Bu korkunç olayların failleri katiyen Gezi Parkı direnişinin bir parçası değildir. Saldırganlarla Gezi Parkı direnişçileri bir tutularak, direnişin itibarsızlaştırılmasına göz yummayacağız. Yaşanan saldırının politik bir malzeme haline getirilmesini değil, suçluların bir an once bulunmasını ve cezalandırılmasını istiyoruz.”

Görüldüğü gibi, Gezi direnişinin esas sahiplerinin talebi, Zehra Hanım’ınkinden farklı değildi. O dönemde hükümet adına ortalığı gazlama yerine sahiden olayın faillerinin peşine düşecek olsalardı, Abdülkadir Selvi veya Elif Çakır, Zehra Hanım’ın hakkını aramak için Gezi’den binlerce destekçi bulurlardı.

Bunları hatırlatmamın sebebi şu: Zehra Hanım, kendisine “inanmak istemeyen”in, “ilahi bir kamera olup biteni tepeden kaydetse bile” zaten inanmayacağını ileri sürüyor. Evet, böyleleri vardır; onlarla işimiz yok. Onlar, laik, çağdaş, İslâmcı fark etmez, ahlâksızlar ve vicdansızlar cephesini meydana getiriyorlar. Olduğunu iddia ettiği utanç verici, feci hadise sadece Zehra Hanım için değil, aynı kavramlarla tarif ve tekrar etmek isterim ki, vicdan ve izan sahibi bütün insanlar için ciddi bir travma yaratmıştır. Başbakan’ın bunu suistimal ediş tarzı da travmayı Zehra Hanım ve Elif Çakır için şüphesiz değil, ama bizler için katlamıştır.

Ara sonuç: Zehra Hanım’ın Anadolu Ajansı’na söylediklerinde, bizi ilk ifadesinde anlattıklarının doğruluğuna ikna edecek unsur yok. Aksine. Üstelik, ayrıntılarda ve özellikle çarpıcı-dehşet verici unsurlarda ısrar etmediği için ilk ifadenin büyük ölçüde polis tarafından yazıldığını veya en azından “geliştirildiğini” düşünmemiz için sebep var. (O ilk ifade size de daha çok bir erkek hayalgücü ürünü gibi görünmüyor mu?)

Devamı var – ve burada.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *