'Hayır' cephesine çifte kıskaç

Türkiye’nin parçalı ve son derece gevşek bağlı ‘hayır’ cephesi bir ‘çifte kıskaç’ girmiş durumda.

16 Nisan sonrasında ortaya çıkan tabloyu iyi okumak lazım.

Referandumda yüzde 50’ye yakın çıkan red bloğunun sahici olduğundan da şüphe yok; parti liderliklerine rağmen bu kadar biriktiğinden de.

MHP tabanı dörtte üç oranında katıldı hayır cephesine.

Onu bir yana bırakalım.

CHP’nin tabanında da sağlam bir duruş yaşandı.

Asıl buraya odaklanmak lazım.

17 Nisan’dan itibaren sokağa taşan ‘sonuç şaibellidir, tanımıyoruz ve Hayır bitmesi yeni başlıyor!’ protestolarına Hayır cephesinin MHP kökenli tabanının katılmadığını ve katılmayacağını varsayabiliriz.

Geriye kalan ana gövde, özellikle şehirli ve genç ağırlıklı kitlelerden oluşuyor. Bunların arasında yüzde 60’a varıncaya kadar hayır oyu veren ilk veya ikinci kez oy kullanmış seçmenler kadar geleneksel CHP seçmenleri de var.

Soru ve sorun basit:

Gezi protestoları benzeri bir direnç enerjisinin dışa taştığı post-referandum günlerinde bir kez daha anlaşılıyor ki, CHP yönetimi ile – genel anlamda – muhalefet tabanı arasındaki makas devam ediyor.

Kılıçdaroğlu ve ekibiyle, başını Baykal’ın çektiği ‘merkezcil devletçi’ kıdemli kadroların, bu kollektif enerjiyi demokrat çerçevede yeniden tarif edip sonucun gayrımeşru olduğu algısını yayma konusunda, daha da önemlisi muhalefetin Meclis ile sokak arasında büyüyen kopukluğu kapatma konusunda pek niyetli olmadıkları anlaşıldı bile.

17 Nisan’ın ilk saatlerinden itibaren CHP’nin birbiriyle çelişen açıklamaları, bütünlükten yoksun hali hızla ‘legalizm’e yöneldi. Ana muhalefet partisi epeydir esasen kapısında arzuhalcilerin oturduğu, içinde de herşeyi mevzuatı şu veya bu şekilde zorlamak olarak gören bazı kasaba avukatlarının bulunduğu bir hukuk bürosu görünümünde. Muhalefet bu parti için, ‘memlekette hukuk düzeni mevcuttur’ varsayımından hareketle, hukukdışılıkların bir şekilde ters tepeceği hayalciliğine indirgenmiş durumda.

10 Ağustos 2014 seçimlerinden sonra da, 7 Haziran genel seçimlerinden sonra da CHP’nin aklına gelen şey ya yargıya gitmek ya da kendisinden çok daha keskin bir zekaya sahip iktidar partisinin çizdiği siyasi oyun alanı içinde kalmaya itiraz etmemek olmuştu.

Sonuçta, Erdoğan’ı yüzde 51 küsur oyla cumhurbaşkanlığına getiren Ağustos 2014 seçiminin fışkırttığı toplu muhalefet fırsatı bile bile tepildi, yüzde 38 küsurla AKP’yi sersemleten 7 Haziran seçimleri ardından gelen müsamere-vari ‘istikşafi koalisyon süreci’ de iki ayda heba edildi.

Bununla da kalmadı, HDP’nin TBMM’den tasfiyesi sürecine de CHP’nin mührü vuruldu.

Şimdi aynı filmi yeniden yaşıyoruz.

Türkiye’de sabitlenmiş duran anti-AKP demokrasi cephesinin Meclis içinde bir karşılık bulması fırsatı, CHP’nin sokakla bağ kurmama inadının yanı sıra, Baykal’da en sarih ifadesini bulan ‘2019’da görüşeceğiz’ şeklindeki öteleme ile artık iyice çürümeye terk edilmiş bulunuyor.

Ortada ne hukuk devleti kalmış durumda, ne de kuvvetler ayrılığı.

Bunu bilmemesi imkansız olan CHP, ‘muhalefet’i YSK-AYM-AİHM alanına sıkıştırarak güç kazanmak olarak görüyor. Bugün buna ‘YSK’yi Danıştay’a şikayet etme’ hamlesi de eklendi.

Erdoğan ‘bu iş bitti’ derken gayet rahat.

Ortada CHP diye bir sahici muhalefet olmadığı için, ‘bitti’ dedi mi,’bittiğini’ adı gibi biliyor. Bunun en somut örneğini ‘görevi bitmiştir’ diyerek Darbe Komisyonu’nu uzaktan kumanda lağvetmesinden anladık. CHP’nin o komisyonda Erdoğan’ın gözünde sadece figüranlıkla sınırlı bir rol aldığını da.

CHP’yi, Erdoğan’ın sık sık ‘yenilen pehlivan güreşe doymazmış’ diye alay etmesinden gocunmayan bir kadro yönetiyor, Meclis grubu içinde de – muhteşem bir insan hakları mücadelesi veren adı sanı malum küçük bir milletvekili grubu dışında – olan biteni toplum değil kişisel çıkarlarının merceğinden izleyen, ‘muhalifimsi’ bir CHP’li çoğunluğu atıl bir şekilde duruyor.

Hayır cephesinin ‘sonun başlangıcı’ diye çıkışının sürdüren öfkeli ve umutlu mensupları için birinci kıskaç budur.

Eğer CHP’nin devletle ve devletilikle bağlarını koparmamış hakim tepe kadroları, FETÖ ve PKK ile mücadele şiarı altında, Kürt ve cemaat tabanının kapsamlı mağduriyetine ‘devletin arındırılması ve 1930 ayarlarının önünün açılması’ olarak bakıyorsa, veya post-referandum döneminde seçim sisteminin manipülasyonuyla ‘ortalık iki partili sisteme kalır’ şeklinde bir mendil kendilerine koklatılmış ise bu kıskacı aşmak imkansız olabilir.

erddd

Ankara semalarında, üç partinin zımni mutabakatıyla ‘eski işletim sistemine dönüş’ dumanları buram buram tütüyor.

Eğer bu gözlemler doğru ise, Erdoğan’ın sistemi ‘Ankaralılaştırma’ hamlelerini CHP karşısında zorlanmadan, veya ‘zorlanmayacağını bilerek’ 2019’a kadar yerine getireceğini varsayabiliriz.

’50-50 durum özellikle demografik değişim, ekonomik veriler gibi açılardan bakılınca sürdürülebilir değil’ diye itirazları anlıyorum.

Evet, değil.

Ama eğer ‘hayır’ bloğunun ana gövdesi olan partinin yönetimi çürümüş sisteme meydan okumak yerine onu yamamak adına pazarlığa hazır durma halini sürdürecekse, sokağa taşan muhalefetin tepe tepe ezilmesi, ezildikçe radikalleşmesi, radikalleştikçe de OHAL rejiminin devamına bahane üretmesi şeklindeki kısır döngü sürecektir.

Eğer önümüzdeki günlerde HDP’li milletvekillerine ve yereldeki yöneticilerine karşı sert cezai tedbirler devam ederse, CHP’nin bunlara karşı nasıl ‘mukabele’ edeceğini bilmeyen yok, ama ben yine de hatırlatmış olayım.

Hala aynı noktada muhalefet.

Çok parçalı, kendi içinde kuşkucu, saplantılı ve, önemlisi, lidersiz.

Bu arada, pek bir kuşkunuz olmasın, sonucun meşruiyetini sorgulatmamaya kararlı Erdoğan partisindeki tasfiyeyi başarıyla derinleştirecek, ve ‘Ankaralılaşma’ anlamında, AKP’yi devletçilik ekseninde milliyetçi-mukaddesatçı-militarist bir yapıya dönüştürüp, olası bir merkez sağın talip olacağı boşluğu da hızla kapatacaktır.

trumperd

İkinci kıskaç, dış dünyanın post-referandum sonrası şekillenmesiyle başlayan tavrıyla ve Erdoğan’ın bunu nasıl yöneteceği ile ilgili.

17 Nisan günü AB üyesi ülkelerden ikisinin diplomatlarıyla ayrı ayrı konuştum. Rutin dışı konuşmaların özü, AB’nin ‘şimdi ne yapacağı’na dairdi.

İsimlerinin kesinlikle yayınlanmaması kaydıyla, ikisi de aşağı yukarı aynı şeyleri söylediler:

‘Bakın, herkes gerçekçi olsun. Erdoğan’a ihtiyacımız var. Çünkü onunla halletmemiz gereken işler var. IŞİD’le mücadele, mülteci akınının engellenmesi, İncirlik, NATO vs. Diyalog aranacak ve ne olursa olsun pragmatik davranılacak. Türkiye’deki sivil muhalefetin sıkıntısı sürecek mi, evet sürecek. Bir şey yapılamayacak mı, hayır bu sınırlı olacak. Ama durum ne yazık ki bu…’

Trump’ın referandum ardından hemen araması da zaten yeterince kuvvetli bir işaret fişeği. Beyaz Saray, bu konudaki soruları yanıtlarken, sözcü Sarah Huckabee’nin ağzından NATO içinde işbirliği, Türkiye’nin jeostratejik konumu vs kavramları ardından şunu kayda geçirdi bile:

‘Durum şu anda böyle. Eğer siyasetinin Önce Amerika ise ve amacınız Amerika’yı korumaksa bazen mükemmel olmayan opsiyonları tercih etmek zorunda kalabilirsiniz.’

Evvelce hep yazdım, Erdoğan’ın AB gündem defterinde birinci madde Gülen değil Zarrab dosyasıdır, herşey ondan sonra sıralanır, diye. Şimdi New York Federal Mahkemesi’nden tütmeye başlayan ‘ABD ve Türkiye Zarrab konusunda uzlaşma bulabilir’ dumanlarını da bu resmin içine koyun.

İçerde CHP’nin ‘muhaletimsi’ tavrından endişe duymayan Erdoğan, AB’nin veya ABD’nin post-referandumda önüne engel çıkarmayacağından emin görünüyor. (AGİT’e de aldırmayın. Belki tek sürtüşme alanı Avrupa Konseyi olacaktır, ama orada da ciddi bir kopma beklemek yanlış olur.)

Ve hemen kolları sıvadı Erdoğan:

30 Nisan’da Hindistan Başbakanı Mukherjee, 3 Mayıs’ta Putin, 14 Mayıs’ta Çin Devlet Başkanı Jinping, 16 Mayıs’ta Trump, 25 Mayıs’ta NATO liderleri ile görüşecek. Rusya ve Çin’in meşruiyet konusunu asla gündeme getirmeyeceğine kesin gözüyle bakabilirsiniz.

AB’den Juncker ve Tusk’la da görüşecek Erdoğan. Ama onları gereğinden fazla ciddiye alması için bir sebep yok. Tribünlere ‘atın bizi’ yaygarası pompalanırken, Türkiye-AB ilişkilerinde Gümrük Birliği’nin revizyonu ve ekonomi eksenli ‘imtiyazlı ortaklık’ modeli konuşulacak, bu da kesin.

Önü bir hayli açık Erdoğan’ın.

Onun gördüğünü kompozit ‘hayır’ cephesi de duygusallığı bir yana bırakarak görürse, bundan sonra izleyeceği yol haritasını da netleştirmekte rahatlar.

İçerde CHP’ye dışarda ise ABD veya AB’ye bel bağlama zeminini olmadığı bir ters-konjonktür bu.

Çifte kıskaç derken bunu kastediyorum.