Günay: İttihat Terakki ruhu hortladı’

Eski Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, Belki Daha Çapsız, Ruhsuz, Daha Vasıfsız Da Olsa Ortalıkta Bir İttihat-Terakki Hortlağının Dolaştığını Düşünüyor. Ona Göre Bir İnsanın Etrafındaki Kabuk, Zırh Ne Kadar Kalınsa, Bu Aslında Onun Ne Kadar Güçsüz Olduğunun Bir İşareti.

Daha ortada hiçbir şey yokken 2009’da Bakanlar Kurulu’nda başbakana “Seçmenimiz çok yoksul ama çevremiz çok zenginleşmeye başladı.” diyen biri Ertuğrul Günay. Bugün “Bir kumpas varsa, belki de buydu.” şüphesiyle yaklaştığı 27 Nisan (2007) e-muhtırası sonrası katıldığı AK Parti’de 2013’e kadar Kültür ve Turizm Bakanlığı yaptı. Günay, kendisine, başbakana o uyarıyı yaptıranın geçmiş hükümetler döneminde iktidar içerisinde çöreklenmiş ne kadar meşhur sima varsa hepsinin AK Parti’yi kuşatmaya başlamaları olduğunu anlatıyor. Cumhurbaşkanlığı için fiili başkanlık iddiasının diktatörlük anlamına geleceğini söyleyen Günay’ın anlattıkları, bugünlere nasıl gelindiğini, 17 Aralık’a duyulan öfkenin ve yapılanların ne anlam taşıdığını anlamak adına çok önemli bilgiler içeriyor.

-Erdoğan’ın adaylığını nasıl buluyorsunuz?

Baştan beri söylüyorum, Erdoğan bu yarışa girmeye ve kazanmaya mecbur.

Mülakat burada:
http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-39061-ittihat-terakki-ruhu-hortladi.html

-Neden?

17 Aralık, özellikle de 25 Aralık’tan bu yana yaşanan süreç onu daha yüksek bir koruma duvarının arkasına sığınmak ihtiyacı ile karşı karşıya bırakıyor.

-Geçmişte olanlarla ilgili hukuki yol zaten açık değil mi?

Evet, ama başbakan hukuk kuralları içinde cumhurbaşkanlığını sürdürecek ve kendisini hukuka teslim edecek gibi bir beklenti içinde olmamamız gerekiyor. Nasıl ki 25 Aralık’tan bu yana Türkiye hukukunu alt üst etti ise şimdi de Çankaya’ya çıktıktan sonra bütün devlet sistemini, hukuk mekanizmalarını, idareyi kendisine göre yeniden dizayn etme gayretine girecek ve Türkiye bir kaos yaşayacak.

-Ne yapabilir mesela? Cumhurbaşkanının görev tanımı anayasada belli…

Şimdi AK Parti’deki -kerameti kendinden menkul- hukukçu arkadaşlar halk tarafından seçilmesinin hukuki olmasa bile fiili başkanlık sistemi olacağını söylüyor. ‘Fiili başkanlık’ demek, hukuk dışı başkanlık, diktatörlük demektir. Başkanlık sistemi hukuki olduğu zaman meşrudur ve geçerlidir. Oysa bizim anayasamıza göre seçilen cumhurbaşkanıdır, başkan değildir. Ama Başbakan, Kenan Evren’in bile kullanmadığı anayasal yetkileri lehine yorumlayıp yürütmeye fazlaca müdahaleyi zorladığı takdirde Türkiye’de yönetim krizi çıkacak.

-Yapabilir mi bunları?

Yapmaya çalışır, ama zorlanır. Erdoğan arkasında Özal ve Demirel’in bıraktığından daha gergin, daha bölünmüş bir Türkiye bırakıyor. Ve kendi partisinde bir grup insanı buruk bırakarak kendi partisinin oylarıyla, belki ikinci turda, yaptığı bazı pazarlıkların sonucu ile Çankaya’ya çıkmış olacak.

-Açılım süreciyle ilgili pazarlıkları mı kast ediyorsunuz?

Evet. Türkiye’de aklı başında hiç kimse demokratik açılıma karşı çıkmaz. Ama sizin bu açılımı şeffaf, hukuki altyapısı bilinen bir ortamda gerçekleştirmeniz gerekir. Şu anda yapılanın perde arkasını ne AK Parti’nin yönetim kadroları ne de Türkiye’nin devlet kadroları, kimse bilmiyor. BDP de bilmiyor. İktidarın içinde, istihbarat içinde çok dar bir çevre dışında. Çözüm sözünü Türkiye’nin önüne sürekli bir umut olarak koyup hiçbirimizi ikna etmeden bir süreç yaşatılıyor. Bunlar Türkiye için tehlikeli süreçler.

-Daha ileri derecede kuşkular beslememiz gerekiyor mu bu sürece dair?

Ortadoğu’da birtakım yeni gelişmeler var. Biz yıllarca -bu hükümet döneminde de- Irak’ın toprak bütünlüğünden söz ettik. Başka bir yere geldik şu anda. Suriye’de hükümet bambaşka hayaller kurdu. Vizyonlarının Ortadoğu, dünya, Türkiye gerçeklerini kapsamadığı ortaya çıkıyor. Arkadaşlar Baas’ın kimler tarafından, nerede kurulduğunu, esas merkezinin neresi olduğunu bile bilmiyorlar, Ortadoğu’da politikalar kurmaya çalışıyorlar. Yeni Osmanlıcılık hayalleri kuruyorlar ama hayalleri gerçeklerle bağdaşmıyor. Suriyeli önemli bir gazeteciden naklen duydum. “Türkiye’deki bazı yöneticiler bizimle konuşurken kendilerini Osmanlı halifesi gibi görüyor; ama biz onlara baktığımızda Cemal Paşa’yı görüyoruz. ” demişti. Bunların farkında değiller.

-Hayko Bağdat’a verdiğiniz röportajda “2011 seçimlerinden sonra özellikle bir kırılma yaşanmaya başladı.” diyorsunuz. Siz biliyor musunuz bu değişimin sebebini?

Bazı arkadaşlarımız, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bütün iktidar sürecini karalıyorlar. Ben bunun çok haklı ve doğru olmadığını düşünüyorum. AK Parti, Türkiye’de siyasetin büyük ölçüde çöktüğü, çürüdüğü bir sırada ortaya çıktı. Ve kendi yaptıkları kadar karşı tarafın yanlışlarıyla da büyüdü. 2007’de, 27 Nisan’daki o sanal muhtıra -ama şu anda gerçek miydi değil miydi bilemediğimiz muhtıra- sırasında katıldım ben AK Parti’ye. Muhtıradan sonra da 2011’e kadar doğrusu, kendi alanımda, birçok bakan arkadaşım da kendi alanında Türkiye’nin fiziki gelişmesi, hatta özgürlüklerin, sosyal adaletin gelişmesi alanlarında oldukça iyi şeyler yaptık. Özgürleştirici, barıştırıcı, fiziki altyapıyı geliştirici bir iktidar. Sonuçta AK Parti 2007 seçimlerini kazanmakla kalmadı, 2011’i de kazandı. Ama 2011’e doğru giderken Ortadoğu’da da başka gelişmeler olmuş, eski rejimler yıkılmaya başlamıştı. Ve Erdoğan kendisini bu Ortadoğu’daki rejimlere akıl öğretebilir, onlardan deneyimli, bilgili, başarılı, onlardan önde gelen bir lider gibi görmeye başladı. Biraz da bu duygu ona taşındı dışarıdan.

> Bazı yurtdışı gezileri gördüm. Sokaklarda halkın toplanması veya halkın tezahüratı kendiliğinden değil. Önceden gidiliyor, Arap sokağı mitinge hazırlanıyor.

-Nereden?

Özellikle Dışişleri Bakanlığı çevresinden. AB’nin de bazı çifte standartlı davranışları oldu. Yani Bulgaristan’a, Balkan ülkelerine gösterdikleri bazı kolaylıkları Türkiye’ye göstermekte tereddüt ettiler. AB ile ilgili duraksama, Ortadoğu’da kendimizi ağabey gibi görmeye başladığımız yeni bir coğrafya, içeride üç seçim kazanmış bir başbakan… Altyapısından gelen dini referansları da var. Avrupa’da aday ülke olarak uğraşan bir ülke olmaktansa Ortadoğu’da lider olmak… Bir de kuzeyde Putin, doğuda Türki cumhuriyetlerdeki ‘president’ler, güneyde emirler… Bunlara da bakarak Erdoğan demokrasi anlayışını ve bakış açısını daralttı. Kuvvetler ayrılığına ve hukuk sistemine itiraz etmeye başladı. Ve biz bu değişimin ilk açık örneğini Gezi’de gördük!

-Ama siz daha önce fark ettiniz.

2011’e doğru giderken ve 2011’den hemen sonra gördüm. İstanbul’la ilgili projelerde tartışmalarımız başladı. İstanbul’un tarihsel siluetinin bozulmasına itiraz ederken başbakanın beni destekleyeceğini umut ediyordum. Tam tersine o, rant çevreleriyle beraber oldu; muhafazakâr bir başbakan, tarihi silueti bozanlarla beraber oldu. Kâbus gibi! Bu, beni en büyük hayal kırıklığına uğratan olayların başında gelir.

-Şunu çok net hatırlıyorum. Zeytinburnu’ndaki 16/9 kuleleri silueti bozduğu için onu yapan şirketin sahibine küstüm demişti.

“Ben yeni öğrendim, yeni gördüm.” dedi. Kendisine on kez söylemiştim ben bunu, inşaat safhasında.

-Kamuoyuna farklı bir mesaj, sizlere başka bir mesaj durumu mu vardı ortada?

5,5 yıl ‘Sayın Başbakan’ dediğim bir arkadaşıma saygısız bir söz söylemek istemem, ama doğruyu söylemediğini biliyorum. İstanbul silueti ile ilgili defalarca tartıştım. Basına da yansıdı. Aramızda başka tartışmalar da geçti, resmi ortamlarda. Sonra Sayın Başbakan “Ben bunları bilmiyordum, çok kızdım, küstüm” falan dedi. O artık kendi takdiridir. Adalet ve Kalkınma Partisi zenginleşme ile imtihandan başarılı çıkamadı. Türkiye muhafazakârları geçmişten beri bu alanda zaten oldukça sabıkalıdır. Türk sağı bu alanda sabıkalıdır. Türkiye solunun da defoları vardır, ama daha bireysel, arızidir. Olaylarda yakalanan teşhir edilmiş ve cezalandırılmıştır.

-Bakanlar Kurulu’nda başbakana “Seçmenimiz çok yoksul ama çevremiz çok zenginleşmeye başladı.” diyorsunuz. 2009’da size bunu başbakana söyleten neydi?

Ben sosyal adaletçi bir insanım. AK Parti’ye katılma teklifi aldığım zaman başbakanla ilk görüşmemizde “Sizin iki şiarınız var, adalet ve kalkınma. Kalkınma tarafı tamam. Ama adalet konusunda hâlâ çok ciddi eksikler görüyorum.” demiştim. O da “Açığız bütün tekliflerinize” dedi. Bir ay boyunca müzakere ettikten sonra AK Parti’ye katıldığım gün grupta “Komşusu açken tok yatan bizden değildir felsefesine inandığım için buraya katılıyorum.” dedim, 29 Mayıs 2007’de. Aradan geçen süreç de şöyle: ANAP (Anavatan Partisi) döneminde, DYP (Doğruyol Partisi) döneminde, başka dönemde, hatta SHP-DYP iktidarı döneminde iktidar içerisinde çöreklenmiş ne kadar bilinen, meşhur sima varsa hepsi AK Parti’nin otobüsünde, uçağında, çevresinde. Toplumun mağdurları, mazlumları, AK Parti’ye umut bağlamışlar. Ama o her dönemin adamları AK Parti’yi kuşatmaya başlamış. Bunu söyledim. İtiraz etmedi başbakan. Ama 2011’e doğru, düzeleceğini umduğum bu kötü gidiş ağırlaştı. Yani 2011’den itibaren biz başbakanla özellikle İstanbul yapıları tartışmalarından itibaren karşı karşıya gelmeye başladık. Benim çığlığımı, isyanımı bazıları duymak bile istemedi. Onun son örneğini Gezi’de yaşadık. Beyoğlu’ndaki son ağaçlığın yapılaştırılmasına, hem yeniden yapılaşma tekniğine uymadığı için hem de son ağaçları korumak için bakanken karşı çıktım. Projeyi bakanlığımın birimleri reddetti. Gergin tartışmalar oldu bu konuda aramızda.

-Hangi noktaya kadar tartıştınız?

Yani son noktaya kadar! Son noktaya kadar! (Gülüyor)

-Ne oldu sonra?

Zaten son 1 yıl içinde ilişkimiz tamamen resmi idi. Gezi Parkı’nın yapılaştırılmasına itiraz ettiğim tartışma, katıldığım son Bakanlar Kurulu idi. Ve o itirazımda ne kadar haklı olduğumu sonra bütün Türkiye, herkes kabul etti. Sayın başbakan hâlâ inadını sürdürüyor!

-Burada bu kadar ısrarlı davranmasının 17 Aralık’ta ortaya çıkanlarla bir ilişkisi var mı acaba? Bütün bu büyük yatırımların amacı bu mu sizce?

Bugün tarihi ile doğasıyla İstanbul’un geleceği pazarlanıyor. Projeler başlarkenki şartları değiştiriliyor. Bunlar 1 kuruş hazine garantisi olmaksızın yapılıyor denilirken, sonra mevzuat değiştiriliyor, hazine garantisi getiriliyor. ‘Havuz medya’sının sahibi veya havuzu oluşturan çevre, iş dünyası ödüllendiriliyor, korunuyor, kollanıyor bu arada. Asıl fakir fukarayı koruması, kollaması gereken, o sözlerle yola çıkmış bulunan koskoca bir siyasi parti, fakir fukarayı dualarla avutmaya çalışıyor. İstanbul’un altından 8-10 bin yıllık insanlık tarihi çıkıyor, başbakan ‘çanak çömlek’ diyor buna. Köprü her zaman yapılır ama o tarih onun altına artık bir daha yerleştirilemez. Geçmişte savunduğu ne kadar değer varsa hepsini çürütüyor şu anda sayın başbakan. Ama başını ve sonunu dua ile bağlayarak bütün o çürütmeyi bir anlamda bir tövbeyle ambalaja sarıyor.

Türkiye’deki seçim kampanyalarında ve Ortadoğu’daki bütün bu kampanyanızda sınırsız imkan kullanmak… Bazı yurtdışı gezileri gördüm. Yurtdışındaki sokaklardaki halkın toplanması veya halkın tezahüratı kendiliğinden değil. Önceden gidiliyor. Tıpkı Türkiye’de bir ilin mitinge hazırlanması gibi, Arap sokağı hazırlanıyor mitinge. Önceden adamlar, ajanslar, posterler afişler bunlar hazırlanıyor. Bunların hepsi maddi güç gerektiriyor. Yani dünyevi saltanata dönüldü. Bu saltanatın sürmesi için sınırsız maddi imkâna ihtiyaç var.

-Bunun için de para eden neresi varsa…

Bunun için Türkiye’de ne varsa satacağız. Bir gerçeğin de altını çizelim. Evet, Türkiye son on yılda önemli yatırımlar yaptı ama bu arada 100 milyarlık da geçmişten, cumhuriyetin başından beri, hatta belki Osmanlı’nın son zamanından beri süregelen mal varlığını da sattı. Siz bütün bu insanların uğruna şehit olduğu varlığı yerliye, yabancıya satıyorsunuz. Ben 2007-2011 arasında İstanbul milletvekilliği yaptım. Teşkilatların özverisine, arkadaşlarımızın dürüstlüğüne gerçekten hayrandım. Hakikaten çok temiz, çok iyi niyetli, çok dürüst, çok düzgün insan birikmişti oraya. Ama zamanla profesyoneller yönetimi ele geçirdi. Başka partilerde iktidar kullanmış unsurlar hepsi bakıyorsunuz ki partinin yönetimlerine sızmışlar.

-Bunlar siyasetçi mi, iş adamı mı?

Bunlar siyasetçi-işadamı. Yani asıl dertleri devlet hazinesine bir anahtar uydurmak. Öyle bir profesyonel kitle oluştu. O kitle kraldan fazla kralcı biçimde kendi bireysel imkânlarının gelişmesini savunuyor, profesyonel bir işletmeye dönüştü Adalet ve Kalkınma Partisi. Üzüntü verici olan o. İdealizmi çöktü. İçinde bakın bir tane tartışma da yok. Yüksek sesle bir sorgulama olmaz mı bir siyasi partide?

-17-25 Aralık Yolsuzluk Soruşturmalarına verilen yüksek tepkinin sebebi de bu Ortadoğu’daki hayaller, iktidarı pekiştirmek için atılan adımların sekteye uğrayacak olması mı acaba?

İçeriyi de biraz böyle ikna ettiler zaten. Yani ‘bunlar bizim kendi aile rahatımız için değil. Bunlar iktidarın sürmesi için’ diye, hem parti teşkilatları hem milletvekili kadroları böyle ikna edildi. İktidarın sürmesi için ise o zaman mubahtır diye, bunun için fetva veren hocalar bile çıktı biliyorsunuz. Ama bunlar hukuki de değil, ahlaki de…

-Burada karşınızda duranlar da ötekileştirilip paralel yapı adını aldı. Böyle mi oldu yani?

Daha dün sizinle ilgili her türlü desteği vermiş olan insanlar, sizin bu Ortadoğu liderliği hayalinizi ve bunun için aşırı zenginleşme hırsına kapılmanızı ve bununla ilgili hukuk dışı yöntemlere sapmanızı doğru bulmayınca ve bunun örtbas edilmesi için sizinle işbirliği yapmayınca birdenbire saygıdeğer olmaktan çıktılar, paralel bir çete örgütlenmesi olarak suçlanmaya başladılar. Bu çok akıl ve ahlak dışı bir suçlama. Çıplak gerçek bu. İşte “O gazeteyi buna aldırmışım, bu ihaleyi buna vermişim, birtakım adamlara yurtdışında şu işlemleri yaptırmışım, bunları da bir yere biriktirmişim, havuz yapmışım. E sen bunu görme!” Bunu görme dediğiniz insanlar bütün inançlarını, bütün etik değerlerini ayaklar altına alması lazım. İnandıkları bazı şeylerden vazgeçmesi lazım. Adaylığını açıklarken başbakanımızı dinledim. Bir tek hüküm var ki bütün söylediklerini çürütüyor.

-Nedir o?

“Size, yakınlarınıza, ananıza, babanıza zararı dokunacak olsa bile adaletten ayrılmayın. Doğru şahitlik edin. İnandığımız kitapta böyle yazıyor.” Bu cümle bütün söylediklerini çürütüyor. Şimdi diyorsunuz ki insanlara, bunları görme. Peki, ben bu hükme inanıyorsam bunu nasıl yaparım?

-‘Bana darbe yapılıyor’ demenin karşılığı var.

Tabii, darbe zaten yapılagelmiş Türkiye’de. Buna asker içinde birtakım insanlar inanmaya yatkın. Solda da -sol mudur, ya da kimin adına konuşurlar, belli olmayan bazı marjinal grupçuklar var- onlar da buna inanmaya hazır. Birdenbire arkanıza başka çevreleri de alıyorsunuz. Ve ‘Vay efendim işte bu paralel yapıdır, bana kumpas kurdular. Geçmişte orduya da kurmuşlardı, ona da kurmuşlardı.’ Ama hepsinin yanındaydın, iddiacısıydın bunların. Şimdi diyorsun ki ‘beni aldatmışlar.’ Seni aldatmışlarsa ve sen 10 yıldır aldanmışsan zaten yönetemezsin bu ülkeyi. O zaman nasıl ‘cumhurun başı’ olmayı talep edebilirsin?

-Bana darbe yapılıyor sözü, üzerinde çalışılmış bir söz mü size göre?

Bence Gezi’den bu yana böyle bir senaryo yazıldı. Gezi’den önce Amerika seyahati vardı başbakanın. Çok başarılı geçiyor diye sunuldu. Ondan sonra kapalı bir yemek oldu, o yemekten sonra bütün yüzler asıldı. Dışarıya herhangi bir bilgi verilmedi. Ama kapalı kapılar arkasında iyi geçmediği ve Suriye’deki son gelişmelerin ciddi biçimde masaya yatırıldığı ve Türkiye’nin, bütün Ortadoğu’nun başını belaya sokacak güçleri buraya taşınmasına aracı olmakla suçlandığı konusunda bazı rivayetler yayıldı. Sanıyorum önüne bir hesap pusulası konuldu ve bozuk geldi Amerika’dan. Geldi ve Gezi olayları ile karşılaştı. Fakat direnişin polisin ve kendi üslubunun yanlışları ile büyüdüğünü ve kitleselliğe dönüştüğünü gördükten sonra orada paranoya yaşadı. Arkadan beklenmedik biçimde Mısır olayı geldi, temmuzda. Mısır olayını da aynı şekilde büyük mitinglerle yine iç politika meselesi haline getirdi. Orada bir darbe paranoyası başladı. Ve içeriye ve dışarıya ‘bana dokunmaya çalışırsanız Türkiye’yi ayağa kaldırırım’ mesajı vermeye çalıştı. Arkasından 17 Aralık gelince o paranoya infilak etti ve bu sefer toplumda, bazı çevrelerin de husumetini tahrik edebileceği yeni bir düşman üretmeye çalıştı. Dindar, mütedeyyin kitleleri suçlayarak, ordu içindeki bazı mağduriyetleri kendi yanına çekmeye çalıştı. Aslında ‘kumpas’ iddiası, 17 ve 25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarına karşı “en iyi savunma saldırıdır” yöntemiyle uydurulmuş bir suçlamadır.

-Kumpas sözü üzerinde düşünülmüş bir proje mi?

Muhtemelen, tabii. ‘Düşman üretelim. Öyle bir düşman üretelim ki karşımızdaki bazıları da onlara karşı hınç duyuyor olsun. Biz oraya fatura edelim. Bir şeyi 40 kere söyleyince inanan da çıkabilir.’ Nitekim öyle de oldu. Bir süre sonra zaten biz buradan kendi iktidarımızı pekiştirmeye gayret edersek, iktidar yıkılmasın diye arkamızda duranlar olacaktır. Bu bir algı yönetimi. Herkes kabul ediyor ki algı yönetiminde başbakan oldukça profesyonel hale gelmiş.

-7 Şubat MİT krizi, böcek olayı, sonra Suriye ile ilgili sızdırıldığı söylenen Dışişleri’ndeki o toplantı olaylarını nasıl görüyorsunuz?

Tabii büyük bir algı operasyonundan söz ettik ya, bu Dışişleri’ndeki görüşmenin sızması olayı algı yönetiminin ne kadar profesyonelce yapıldığının ve hükümetin kendi aleyhindeki olayları lehine çevirmekte ustalaştığının çarpıcı örneklerinden biri. Aslında Dışişleri’ndeki dinlemenin ortaya çıkması ile biz Suriye’ye müdahale etmekten ve başımızı daha büyük bir belaya sokmaktan kurtulduk. Deşifre oldu bu plan. Böcek olayları da böyle. Yani yıllar önce birtakım tartışmalar olmuş. Şimdi ortaya çıkarılıyor. İşte o paralel, çete falan suçlamalarının altı doldurulmaya çalışılıyor. Ama dolmuyor yani. Zırva tevil götürmez diye bir laf var. Dolmuyor. MİT Yasası, yeni düzenlemeler, 17 Aralık’tan bu yana yapılan bütün yasal düzenlemeler bu suça bulaşmış kamu yetkililerinin eylemlerini suç olmaktan çıkarmaya dönük. ‘Siz kapıyı kırın, biz suç olmaktan çıkarırız’ diyen bir içişleri bakanı var ülkede. Bu, İttihat-Terakki zihniyetinin -1914’ten 100 yıl sonra- hortlamış hali. Hortlak bir İttihat-Terakki var, daha çapsız, ruhsuz, daha vasıfsız belki. Ama bir İttihat-Terakki hortlağı geziyor ortada.

-Bu durumda Erdoğan mı devletleşti, yoksa devlet mi Erdoğan’ın kılığına girdi?

Çok aşikâr. Zaten bakın bütün mesele oradadır. İktidarlar güçlendikçe, milletten kopup devlete doğru yayıldığını sandığında, devlet kuşatır onları. O, kendisini devlet sandığı zaman devletin içinde eriyip gitmiştir ki bu halktan kopma sürecidir. Ama siz milletten geldiğinizi unutur da bin polisle, zırhlı araçlarla gezmeye başlamışsanız, aslında güçlenmiş olmazsınız. Çok zayıflamışsınızdır da, zayıflığınızı anlamasınlar diye size kalın bir kabuk-zırh yapmışlardır. Bütün mesele odur.

BAŞLARINI SECDEYE NASIL KOYUYORLAR, BİLMİYORUM

-Demokrasi AK Parti’nin nereye kadar umurunda idi, nereye kadar olmadı?

Bir dönem tabandaki insanların tepkilerini de ciddiye alarak söylüyorum, çok umurunda idi diye düşünüyorum. 2007-2011 arasını, 2010 referandumunu iyi duygularla gözledim. Ama 2013’ten sonra, Gezi’de insanlara yapılan zulmü, oradaki söylenen yalanları, manipülasyonları, 17 ve 25 Aralık’tan sonra hukuka, emniyete ve adalete karşı yapılanları AK Parti kitlesinin görmezden gelmesini çok büyük üzüntü ile gözlüyorum. Tanıdığım, 2007-2011 arasında yol arkadaşlığı yaptığım ve temiz yüreklerine tanık olduğumu zannettiğim o insanlara bu suskunluğu yakıştıramıyorum. Bütün bu olup biten haksızlıklar karşısında susmayı, bunu içine sindirmeyi doğrusu yakıştıramıyorum. Ve bu gözlemimi çok üzüntü ile söylüyorum.

-17-25 Aralık sonrası AK Parti’deki arkadaşlarınız genelde nasıl bakıyordu bu olaylara?

17 Aralık’ta birkaç gün dinledikten sonra itirazlarımı söylediğimde yönetim katından çok çabuk tepki verdiler. Grubun ortasında oturup bu düşüncelerimizi başka arkadaşlarımızla paylaşmamızı istemediler. Çünkü içeride bize hak veren insanlar olduğunu herkes biliyordu. Onlarla istişaremizi kesmek istediler. Hatta bir süre sonra parlamentoda yanımıza yaklaşmalarını engellediler. O duvarların içinde nasıl yaşıyorlar bilmiyorum.

-Özelde görüşebiliyor musunuz onlarla?

Özelde görüştüğümüz zaman herkes çok hak veriyor. Çok hayretle gözlüyorum. 311 kişi imza vermiş Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına adaylığı için. Çok büyük kısmı başbakanın Türkiye’yi bir felakete götürdüğünü ikili görüşmelerimizde söylüyorlar. İçlerinde çok olgun, devlet umuru görmüş, uzun süre vekillik, bakanlık yapmış, yönetimlerde bulunmuş arkadaşlarımız var. Devletin de partinin de canına okunduğu telaffuzunda bulunan arkadaşlar güzel güzel imza verdiler. Bazıları da ağlayarak ayağa kalkıp alkışladılar.

-Partinin ne kadarı size göre bu gelişmelere tepkili?

Benim gördüğüm en az üçte biri derinde bir yerde vicdanında bir rahatsızlık hissediyor. Ama dışarıya, nasıl başarıyor da yansıtmıyorlar onu bilmiyorum.

TAYYİP BEY’İN BU NOKTAYA GELECEĞİNİ BİLSEM DAHA DİKKATLİ OLURDUM

-27 Nisan bildirisi konusunda bayağı kuşkulusunuz. Artık Türkiye’de bir mağduriyet olmasa da Erdoğan kendi mağduriyetini üretir diye düşünenler de bayağı fazla. Çünkü başarı getiriyor bu yöntem!

Belki de bu son dönemdeki darbe söylemi ile sesini bu kadar yükseltmesinin altında bu 27 Nisan deneyiminin sonuçlarını görmüş olmak yatıyor. Çünkü 27 Nisan’da bir muhtıra yayınlandığına hepimiz inandık. Biz, yeni bir siyasi hareket yapabilir miyiz çalışması içindeydik, onu tatil ettik, muhtıranın karşısında, halkın oyu ile iktidara gelmiş olan hareketin yanında olmalıyız diye. Bizim AK Parti ile diyaloğumuz orada başladı. Ama herkesin sorgulandığı bir süreçte muhtırayı ben yazdım diyen Yaşar Büyükanıt’ın ifadesine bile başvurulmadı. Bir kumpas varsa, belki de buydu. ‘Sen bir darbe ihtimali varmış, muhtıra veriyormuş gibi yap, biz Türkiye’nin demokrat güçlerini yanımıza alalım.’ Başarılı da oldu. Yüzde 47’ye çıktı oylar. Türkiye’de biz değil sadece, bir dolu demokrat, bir dolu darbe karşıtı insan o 2007 seçimlerinde AK Parti’ye destek verdi. Aynı şeyi bu sefer bir başka olayda başka türlü kullandı, işte 17 Aralık’tan sonra. Ama bu sefer tabii çok fazla inandırıcı olmadığını düşünüyorum. Muhalefet çok farkında değil, ama eğer 17 ve 25 Aralık iddiaları ortaya çıkmasaydı AK Parti 2014 yerel seçiminde yüzde 44 değil yüzde 54 oy alacaktı. Çünkü muhalefetin söylediği başka bir şey yoktu, yerel yönetimle ilgili.

-Pişmanlıklarınız var mı? Bu süreçler de dahil…

Hayır. Ama Tayyip Bey’in bu noktaya geleceğini bilsem onunla yol yürüme konusunda daha dikkatli olurdum. Bunu tahmin etmedim. ‘Sayın Başbakanım’ dediğim bir siyaset arkadaşımın, bugün toplumun bu kadar bölünmesine ve gerginleşmesine neden olacak bir noktaya gelmiş olmasından, onun adına doğrusu içtenlikle üzüntü duyuyorum.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *