Gültekin: ‘Türkiye Ortadoğu ülkesine dönüşüyor’

Bugün “havuz medyası” diye anılan gruplarda üst düzey yönetici olarak çalışan Levent Gültekin, dostlarından ayrı düştü. AK Parti iktidarının, savunduğu değerleri harcadığını söyleyen Gültekin, Erdoğan’ın kitlesini Akit çizgisine taşıdığını belirtiyor. Ona göre 17 Aralık’la ilgili iddialar çok ciddi.

Levent Gültekin, bugün “havuz medyası” diye anılan gruplarda yıllarca üst düzey yönetici olarak çalıştı. Gerçek Hayat dergisini çıkardı. Çalıştığı mecralarda İslami çizgide değerleri savunan yayıncılık yaptı. Bugün geldiği noktada dostlarından ayrı düştü. AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan’ı en sert eleştirenlerin başında yer alıyor. 2010’dan beri internet mecrasında (gazeteciler.com) yazılar kaleme alıyor.

AK Parti iktidarının, savunduğu değerleri harcadığını, ucuzlattığını söyleyen Gültekin, Erdoğan’ın kitlesini Akit çizgisine taşıdığını belirtiyor. Gültekin’e göre 17 Aralık’la ilgili iddialar çok ciddi ve AK Parti’nin yaptığı savunma toplumu ikna edemedi.

-Uzun yıllar, “havuz medyası” diye anılan gruplarda çalıştınız. Beraber yola çıktığınız arkadaşlarınızla son süreçte ayrı düştünüz. Nasıl tepkiler alıyorsunuz?

En sık duyduğum soru “Sana ne oldu, neden bu kadar savruldun?” AK Parti’nin genel başkan yardımcılarından biri mesela “Levent ne oldu da bu kadar farklı bir çizgiye kaydı anlamıyoruz.” demiş.

-Peki, “ne oldu da bu kadar farklı bir çizgiye kaydı”nız?

Sevgili arkadaşım, biz, soylu çocuklardık. Çalışkandık, zekiydik, müthiş enerjik, cesur ve hakikaten efendi, terbiyeliydik. Mahcup çocuklardık. Yoksulduk, fakat hakikaten haysiyetliydik. Neşemiz yerindeydi. Bizi, yani İslamcıları az çok tanıyan laik arkadaşlar, “Yahu biz sizi böyle bilmiyorduk” derlerdi. Haa, bu bahsettiğim İslamcı entelektüel, birikimli gençler arasında, ben öyle ön planda da değildim. Hepsini de benden daha bilgili, nitelikli görüyordum. Onlara imreniyordum hatta. Fakat gerek siyasi konumda olanlar, gerekse yazar-çizer kadrosunda bulunanlar zamanla değerlere değil, güce önem verir oldu. Yalanlar, hırsızlıklar, hoyratlıklar, saldırganlıklar, şımarıklıklar, hiçbir şey onları rahatsız etmez oldu. Bu faciayı, sefaleti, çöküşü algılamak bile uzun zamanımı aldı. İnanamıyordum. O tertemiz, akıllı, çalışkan, dürüst, pırlanta gibi adamlar bu kadar düşmüş olamazlardı. Fakat zaman gösterdi ki arkadaşlarımız güce tapıyor. Hak, hukuk, insanlık, onur, ahlâk, şefkat, zarafet, sanat, zekâ, kardeşlik, paylaşma, hiçbir şey umurlarında değil. Yalnızca güç. Yani siyasi konum ve para… Önceleri inanamadım. Sonra utandım. Şimdi bu insanlarla ilişkimiz zaten kesildi. Bizi “düşman”, yani yok edilmesi, susturulması, ötelenmesi, mahvedilmesi gereken kişiler olarak görüyorlar. Gençliğimiz boyunca yaşadığımız tüm o yüksek heyecanlar, inandığımız değerler, tüm o temiz duygular hepsini paçavra gibi fırlatıp attılar.

-Niçin düşman görüyorlar? Bunu neye bağlıyorsunuz?

Yetişme tarzlarına bağlıyorum. Dindarlıktan aldıkları itaat kültürü sorgulamanın, itiraz etmenin, fikir yürütmenin önüne geçiyor. Bu tür itirazları ayıp, kusurlu ve dik başlılık olarak gören bir kültür atmosferinde yetiştik hepimiz. Dindeki özgürlükçü, haksızlığa isyan gibi değerler, özellikle Emeviler’den itibaren körlemesine itaate bıraktı. Bir de dindar kesimler varlıklarını genelde ya bir mahalle ya bir örgüt ya da cemaat şeklinde sürdürme çabasındaydılar. Bu onları birbirini eleştiren değil, koruyup kollayan bir kişiliğe götürdü. Hep şöyle derler: “Varsa bir itirazın, eleştirin biz bize konuşalım. Böyle açıktan da eleştiri yapılmaz ki…”

-AK Parti içinden son süreçte yaşananlara bir eleştiri getirilmemesi de mi bununla ilgili?

“Kol kırılır yen içinde kalır” diyorlar. Bizim kolumuz kırılmış, kalbimiz kırılmış, onurumuz kırılmış… Hâlâ susmamızı bekliyorlar. O kadar hazin, öyle acıklı, dahası delice bir durum ki. Lider yanlışa düşse bile, gelip seni dövse bile, sana sövse bile, seni, yani yoldaşlık ettiği birini düşman ilan etse bile… Allah aşkına o kimse artık lider midir yani?

-“Bizim mahalle-öteki mahalle” adlandırmalarını eleştiriyorsunuz, neden?

Çünkü bu, 21. yüzyıl insanına, medeni bir adama, uygar bir bireye yakışmayacak derecede ilkel bir tutum. Türkiye, İslam kültürüyle, İslam değerleriyle yoğrulmuştur. Düşünme biçimimize, ifade tarzımıza, davranışlarımıza İslam sirayet etmiştir. Mesela giyimimiz, oturup kalkmamız, büyüklere saygımız, komşuluk ilişkilerimiz… Birçok şey. Her gün hepimiz maşallah, inşallah, estağfurullah deriz. Böyle bir toplumda birilerinin “Biz daha dindarız, asıl Müslüman biziz, İslam’ı öyle bir yaşayacağız ki göreceksiniz…” dercesine birtakım İslamcı ekoller oluşturması zaten hataydı. Türkiye’deki tepeden inmeci politikalara bir dirençti bu belki. Fakat sonuçta çok sayıda İslami cemaat ortaya çıktı. AK Parti iktidarıyla birlikte, bu cemaatler siyasi gücün yörüngesine girdiler. Ve o cemaatler, mahalle alışkanlıklarını sürdürdüler. Yahu artık söz senin, yöneten sensin, hâlâ kime “öteki” muamelesi çekiyorsun? Artık hepimiz Türkiye’yi hiç kimseyi dışarıda bırakmadan kucaklayacak, benimseyecek konuma gelmiştik. Fakat bizimkiler buna yanaşmadı. Sürekli yeni düşmanlar aradılar ve buldular. Bizim mahalle ne demek? Ne kadar çocukça! Böyle bir saçmalık olabilir mi? Bu ne özgüvensizliktir, nezaketsizliktir, bu ne insafsızlıktır, bu ne ilkelliktir anlamadım gitti.

-Peki, AK Parti niçin bu söylediğiniz anlamda kucaklayıcı bir siyaseti uygulayamıyor?

İktidar dili nasıl oluşturulur bilmiyorlar. Barışı bilmiyorlar. Bir barış iklimi oluşturmayı, hakikaten itimat duyulacak bir sıcaklık sağlamayı başaramıyorlar. Bugüne kadar “öteki” olarak gördüğü insanlara nasıl davranacaklarını bilmiyorlar. Bu konuda fena çuvalladılar. Oy vermeyen yüzde 50’yi itaate mi zorlayacak yoksa herkesi zorla İslamcı mı yapacak? Ömrümüz toplumsal çatışma, kamplaşma gibi saçmalıklarla mı geçecek? Sadece AK Parti değil, bu konuda bütün İslamcıların, aydınların, kanaat önderlerinin çuvalladığını düşünüyorum. Hiçbiri AK Parti’ye “Sen artık Türkiye’den sorumlusun, sadece bir mahalleye göre politika belirleyemezsin” diyemiyor. Hükümet lideri de “Biz herkesin hizmetindeyiz” gibi bir sözle, her şeyi hallettiğini sanıyor belki. Kaldı ki bu sözünü geçersiz kılacak, tam aksi yönde yüzlerce beyanda bulunuyor. Muhalefetteyken imam hatip liselerini destekleyebilirsiniz. Çünkü değerlerini korumak istiyorsunuz. Ama şimdi iktidardasın. Şimdi bütün ülkeyi, azınlıkta kalanların da değerlerini korumakla yükümlüsün. Artık mahalle yok, Türkiye var.

-İktidarı ne zamandır eleştiriyorsunuz? “Bulunduğu makamlardan ayrıldı, sonra eleştiriye başladı” diyenler var.

AK Parti ile ilişkimi kurulduğu günden beri aynı düzeyde sürdürüyorum. Bulunduğum mecralarda 2007’ye kadar AK Parti’ye hep eleştirel yaklaştım. Daha iktidarın ilk yıllarında 1 Mart tezkere meselesi vardı. Çıkardığımız Gerçek Hayat’ta şöyle bir kapak yaptık: “Erdoğan’ı dinlemeyin, lütfen ‘hayır’ oyu kullanın.” Bu dergiyi TBMM’de 550 vekilin odasına korsan olarak dağıttım. Zaman zaman desteklediğim politikaları da oluyordu ama genelde eleştirmenin daha faydalı olacağını düşünüyordum.

-Peki, 2007’de ne oldu?

2007’de muhtıra verildiğinde şöyle dedim: “Biz hükümeti eleştiriyoruz, önemli itirazlar getiriyoruz. Eski Türkiye’nin vesayetçileri bizim itirazlarımızı kendi amaçlarına malzeme yapıyor. Darbecilerin yanında poz vermemek için AK Parti’ye yönelik eleştirilerime ara verdim.” Muhtıradan birkaç ay sonra Star Grubu’ndan yöneticilik teklifi geldi. İşe başladım. O zaman yazı yazmıyordum.

-Niye ayrılmıştınız Star’dan?

“İyi işler yapabiliriz, yeni kanallar, yeni gazeteler kurabiliriz.” dedim. Beraber çalıştığım arkadaşım “Medyada en yüksek maaşı alan on kişiden birisin. Al maaşını, abartma bu işleri.” dedi. Yani ne mantalitemiz ne iş ahlakımız ne gelecek vizyonumuz uyuşmadığı için “en iyisi ayrılayım” deyip istifa ettim. Yabancı dil problemini hafifletmek için Londra’ya gittim. Orada üç ay kaldım.

-Sonda ne yaptınız?

Londra’dan döndüğümde TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) Başkanı CINE 5’in başına geçmemi teklif etti. CINE 5 tecrübesi benim İslamcılık, dindarlık, algımın altüst olduğu yerdir.

-Neden alt üst oldu?

Herkes kendi adamını yerleştirmiş kanala. Bürokrat, yazar, çizer, gazeteci, elinden tuttuğu birini işe sokmuş. TMSF Başkanı (Şakir Ercan Gül) dürüst bir adam. Ayrı bir bahistir ama dürüstlüğün tek başına bir değeri olmadığını onun sayesinde öğrendim. Kanal, çok zarar ediyordu. Bir günde fazladan yerleştirilmiş 65 kişiyi işten çıkardım. Birkaç programı kaldırdım. Çıkardıklarımdan biri de THY Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Topçu’nun kanala yerleştirdiği biri. Topçu bana ortak bir arkadaşla haber gönderdi “Levent’e söyle, filanı işten çıkarmış. Onu geri alsın. Hem kendi başını hem de Şakir’in başını yakmasın.” diye tehdit etti. Ben de şöyle haber yolladım: “Hamdi abiye selam söyle. O arkadaşı çok istiyorsa, Türk Hava Yolları onun programına sponsor olsun. Ben de onun programını yayına alayım.” Kararımdan geri dönmedim tabii. Kanalda uzun süre kalamayacağımı anlamıştım. Piyasada varlığımı sürdürmek için çok dikkatli ve çok fedakârca çalıştım. Derken, Hamdi Topçu ve diğer etkili isimler aleyhimde kampanyaya başladı. Hamdi Topçu “Yapma, etme, Levent çok başarılı olur” diyenlere şöyle cevap veriyor: “Bizim arkadaşlarımızın görevi, gittikleri kurumlarda başarılı olmak değil, o kurumlardaki bizim arkadaşlarımızı korumaktır.” Bunu duyunca ilkin inanamadım. Sonra emin olunca çok etkiledi beni. Çünkü bu adam elli yıldır namazında, niyazında. Bir adamın hem dindar olup hem de bu tür bir ahlaki sorunu açıktan gösterebilmiş olması bende derin izler bıraktı. Beraber büyüdüğüm arkadaşlarımdan öyle tepkiler, öyle talepler geldi ki aklımı yitirmek üzereydim. Taleplerini karşılamayınca beni Başbakan’a “Levent bizim arkadaşları işten atıyor” diye şikayet ediyorlardı. Çok baskı vardı, ben de istifamı verip ayrıldım. CINE 5 maceram 4,5 ay sürdü. O zaman “Yıllarca medyada yöneticilik yaptım. Hep istifayla ayrıldım. Demek ki kolektif çalışma bana göre değil.” deyip yazarlığa yöneldim.

-Cenk Açık müstearıyla gazeteciler.com da yazmaya başladınız…

2010’da yazı yazmaya başladım. Hâlâ aynı mecrada devam ediyorum. Bir süre sonra müsteardan vazgeçtim. Müstearı, eleştirilerimin arkasında durmadığım için değil, yazarlıkta kendimi acemi bulduğum için kullanmıştım.

-Peki, AK Parti iktidarının gidişatındaki bariz sorunu ne zaman fark ettiniz?

Bana göre AK Parti’nin en başından beri bazı sorunları vardı. Bir taraftan da bunu normal karşılıyordum. Çünkü iktidar olmak kolay iş değil. Ayrıca bazı alanlarda takdire şayan, umut veren işler yapıyorlardı. Benim eleştirilerim, yanlışların giderilmesi, iyi işlerin de daha iyi olmasına matuftu. Fakat zamanla, hükümetin en bariz, en trajik hataları bile “mahalleliler” tarafından alkışlanır oldu. İki yıl önce bir yazımın başlığı şuydu. “Türk siyaseti Akit gazetesi tarzı bir üsluba teslim olacak mı?” O yazıda şöyle demiştim: “İslamcı camiada iki damar vardır. Biri Yeni Şafak ve Zaman gibi gazetelerin temsil ettiği nezih, berrak ve entelektüel ağırlığı olan, daha hoşgörülü bir damar; biri de Akit gazetesinin temsil ettiği nobran, fanatik, kaba, tahammülsüz damar… Erdoğan, Yeni Şafak çizgisinde başladığı siyasetini ağır ağır Akit çizgisine taşıyor.” Bunu tam 2 yıl önce yazmıştım.

-İki yıl sonraki durum nedir?

Ne yazık ki Erdoğan bugün Akit’in canlı siyasi versiyonu haline geldi. Sadece kendi gelseydi yine sorun konuşulabilirdi. Fakat Erdoğan kitlesini tümüyle Akit çizgisine taşıdı. Yeni Şafak bile Akit’in bir benzeri oldu çıktı. İşin ilginç yanı Akit’te adı geçtiğinde rahatsız olan İslamcı aydınların hepsi Akitleşti. Akit’in patronu Mustafa Karahasanoğlu, benim aracılığımla Ahmet Taşgetiren’e Yeni Şafak’ta kazandığının misli para önermiş, “Gelsin bizde yazsın” demişti. Bu teklifi Taşgetiren’e ilettiğimde “Leventciğim ben orada olamam. Kimyam uyuşmuyor.” demişti. Şimdi üzülerek izliyorum ki geçmişte Akit ile kimyası uymayan herkes bizatihi Akitleşti. Mesela Mehmet Ocaktan, Yeni Şafak’ın yayın yönetmeniyken, Akit’e müstehcen yayın muamelesi yapardı. “Bu gazeteyi benim masama koymayın.” derdi. Akit de ona ‘pipolu’, ‘liboş’ diye ad takar, hakaret ederdi. Şimdi Ocaktan yönetimindeki Akşam, Akit’i aratacak pespayelikte. Hatta kabalık, tahammülsüzlük ve iftirada Akit’le yarışıyor. Geçmişte Akit’in ona yaptıklarını o bugün aynı üslupla başkalarına yapıyor.

-Sizce Erdoğan’da ne değişti? Balkon konuşmaları yapan biri, Akit çizgisine nasıl geldi?

Bence Erdoğan bir yere gelmedi, değişmedi, aslına döndü. İktidarın ilk yıllarında rol yapıyordu. 2009’a kadar “Köprüyü geçene kadar ayıya dayı deme” dönemiydi. Erdoğan’ın asıl kültürel kodları, zihin yapısı şimdi gördüğümüzdür. Şu an gerçek Tayyip Erdoğan’ı izliyoruz. Mahallenin ya da İslamcı camianın aldığı eğitimin, yetişme tarzının ve kültürel kodlarının bir sonucudur bu tür kişilikler. İçlerinden durumun farkına varıp istikametini değiştirenler oldu. Daha efendi, daha özgürlükçü çizgiye kayanlar oldu. Ama çoğunluk Tayyip Bey gibi. Bu çizgide Erdoğan yalnız olsaydı “Sorun kişisel” deyip işin içinden çıkabilirdik. Fakat bu kadar aydın, yazar, çizer onun gibi olmuşsa, galiba “Sorun ideolojide” diyebiliriz artık. Maalesef. Geçmiş olsun.

-Kültürel kod derken İslamcılığı mı kastediyorsunuz?

İslamcılık bir istismar organizasyonuymuş onu anladım. En çok zararı Müslümana ve Müslümanlığa veriyormuş onu gördüm. Gerçek dindarlar sömürü aracıymış meğer. Müslüman toplumları az dindar-çok dindar diye ayırmanın bir adıymış İslamcılık. “Biz daha dindarız” deyip bütün melanetleri işlemenin adıymış İslamcılık. Her şey ortada. Bu ortamda yetişmenin sonuçları böyle oluyor.

-Çok ağır bir itham değil mi?

Evet, ağır, ama itham değil, gerçek. İslamcılığın geldiği durum ortada. Hepimizin gözü önünde yaşanıyor her şey. İslamcılar bu dünyaya, bu topluma, kendi ülkelerine ne yazık ki bir değer katamadılar. Dünyevi anlamda kazandılar. Mal, mülk, para, güç… Fakat dikkat edin, hiçbir ülke İslamcılardan zerre kadar fayda görmedi. Siz söyleyin Allah aşkına Türkiye İslamcıları bu ülkeye ne verdiler? Neyi kazandırdılar? Herkesin imrendiği şehirler mi yaptılar? Herkesin hayran olduğu sinema filmleri mi çektiler? Herkesin huzur bulduğu bir ortam mı inşa ettiler? Teknolojide, bilimde, sanatta bu dünyaya hangi değeri ürettiler? Ya da toplumsal ahlakın kaynağı mı oldular? Ya da herkesin güvenini kazanmış bir şahsiyet mi? “Kim ülkeye değer kattı da İslamcılar katmadı?” diyeceksiniz; ama benim meselem başkaları değil, içinde bulunduğum insanlardır. İslamcılık, bu toplumla aramıza mesafe koydu. Bizim gibi olmayana “ehli dünya” dedik, ötekileştirdik. Babamla arama mesafe koydu. Ailemizle, arkadaşlarımızla, sevgililerimizle aramıza büyük duvarlar ördü. Şimdi o duvarı kaldırmayı başaramıyoruz. Şimdi fark ediyorum ki İslamcılığa bulaşmamış Anadolu’daki cami cemaati bizden on kat daha saf ve temiz Müslümanlarmış. Benim İslamcılık eleştirilerim “Tu kaka” yapmak değil. Bizden sonraki nesiller aynı hataya düşmesinler diyorum. Çocuklarımızı bu vahim hatalardan korumak bizim görevimiz.

-Yazılarınızda Erdoğan’a öfkeniz olduğunu söylüyorsunuz.

Nasıl olmasın dostum? Bir iktidar uğruna 30 yıldır gözüm gibi esirgediğim, savunduğum bütün değerlerimi harcadı. Ucuzlattı. “Din ve dindarlık bu ülkeye huzur getirecek” diye bir iddiamız vardı, çürüttü. “Dindarlar bu ülkenin en dürüst, en namuslu insanlarıdır” diyorduk, bunun gerçek olmadığını ispat etti. 30 yıl boyunca, Erdoğan’ın temsil ettiği siyasi oluşum iktidar olsun diye gecemi gündüzüme kattım. Her şeyi erteledim, ihmal ettim. Ailemi, dostlarımı, aşkı, sanatı, eğlenceyi, hayatı güzel kılan ne varsa hepsini. Bu görüş, bu düşünce iktidar olsun diye gazeteler, dergiler çıkardım. Fakat geldiğimiz noktada biri çıktı ve bizim 30 yıllık emeğimizi gözünü kırpmadan harcadı. Evet, iktidar oldu ama değerleri de yok etti. Ahlak, dürüstlük, doğruluk, dostluk, nezaket, temizlik, efendilik, güler yüz… Yıllarca bunları savunduk, iktidara öyle geldik. Ve şimdi Tayyip Erdoğan önderliğindeki İslamcılar, hiç bunları söylememişiz, savunmamışız, bunlar uğruna çaba sarf etmemişiz gibi bambaşka işler yapıyorlar. Çatışma, kibir, kabalık, haksızlık, adaletsizlik, adam kayırma, küstahlık… Hepsi iktidarın bünyesine yerleşti. Hiçbir ahlaki ölçüt, hiçbir insaf belirtisi, hiçbir adamlık alameti yok.

-AK Partililer yolsuzluklara inanmıyor ki. “Tapeler montaj” diye alınmış TÜBİTAK raporu var?

İnanmayanları ikiye ayırıyorum: Tayyipçiler, Erdoğanistler. Gerçekten inanmayanların, yani Tayyipçiler’in çoğu Anadolu’da. Televizyonda açık oturum izleyip kanaat sahibi oluyorlar. Bir de Erdoğanistler var. Bunlar gerçeği biliyor, fakat gizliyorlar. Bunların en önemli görevi Tayyipçilere yalan söylemek. Televizyon ve gazetelerden bunu yapıyorlar.

-Nedir o yalan?

“Tayyip, sizin bildiğiniz Tayyip, değişmedi” yalanını söylüyorlar. Bakan, milletvekili, bürokrat, gazeteci, aydın… Bunlar ne olup bittiğinin farkında. Ama gerçeği söyleyemiyorlar. Erdoğan’ın iktidarından faydalanmanın tek yolu bu yalanlara ortak olmak. Şimdi şöyle düşünün: Anadolu’da Mehmet Amca internet kullanmıyor, gazete okumuyor. Okusa da diyelim iktidara yakın gazeteleri okuyor. Akşamleyin tartışma programlarını izliyor. Bakıyor ki yıllardır bildiği, güvendiği din adamı ya da gazeteci veyahut ilahiyatçı çıkmış Erdoğan’a tuzak kurulduğunu söyleyip o tapelerin yalan olduğunu anlatıyor. Mehmet Amca, televizyonda konuşan bu kadar insana inanmaz mı? Hakikaten de “Bizim uşak başbakan olmuş, ona tuzak kuruyorlar” deyip Erdoğan’a daha fazla sahip çıkmaz mı? 17 Aralık operasyonunda iddialar çok ciddi. Ve bunların çoğu da doğru. Zaten biliniyordu, konuşuluyordu. Cemaat’in operasyonda işin içinde olması bu malzemeyi heba etti.

-Cemaat’in suçu ne bunda?

Cemaatin daha modern bir yönü vardı. İlgisini medyaya, eğitime, kurumsallaşmaya odaklamıştı. Resmi, kanuni, şeffaf bir görünüme sahipti. En laikinden solcusuna, Atatürkçüsünden Alevi’sine herkes şu cümleyi mutlaka etmiştir: “Bunlar dindar ama eğitim işinden çok iyi anlıyorlar. Çocuklarımı onların okuluna vereyim.” Sonra bu insanlar nazik olmayı, konuşmayı, diyalog kurmayı, alttan almayı, hoşgörülü olmayı başarmış. Fakat toplumsal hizmet alanından gözünü devlete dikti. Bu vesileyle AK Parti ile girdiği ilişkiyle kendini gayri meşru pozisyona soktu. Devlette var olmak için iktidarla bir ilişkiye girdi, sonra da o ilişki mücadeleye dönüştü. Toplum, esasında gerçek olan o yolsuzluk iddialarını Cemaat’in mücadelesinin birer malzemesi olarak gördü. Bu mücadelede iktidarın yanında durayım dediğinde de otomatik olarak yolsuzluğun da yanında durmuş oldu. Fethullah Gülen bu sonuca “Girdiğimiz gayrimeşru bir muhabbetin bedelini ödüyoruz” diyormuş. Bence de Cemaat bugün o girdiği “gayri meşru muhabbetin” ceremesini çekiyor. Mesela Deniz Feneri gibi davalara o “gayrimeşru muhabbetin” hatırına göz yumdu Cemaat, o davanın sulandırılmasına ortak oldu. Cemaat’e yakın yayın organlarına eleştirim var bu noktada.

-Hangi noktalarda hatalar yapıldı?

Ergenekon, Balyoz sürecinde fahiş hatalar yapıldı. Savcının biri hata yaptığında Cemaat medyası hep bir ağızdan onu savundu, savunmak zorunda hissetti. Dava süreçlerinde hukuk ihlalleri yapan hâkim ve savcıları cansiperane savundu. Sosyal medyada tuhaf adamlar Cemaat’in sözcüsü konumuna geçti. Bundan gerçek Cemaat mensupları rahatsız olmadı. Bir güvensizlik oluştu. “Bunların bu ülkeye dair gizli hesapları var inancı dalga dalga yayıldı. Bu imaj şekillenirken 17 Aralık geldi. “Dün aynı yanlışı Balyoz ve Ergenekon gibi davalarda yapıyorlardı” dediler ve inanmadılar. Bu durumda gerçek, belgeli 17 Aralık operasyonu inandırıcı bulunmadı.

-Yöntemin “sorunlu” olması 17 Aralık’ı aklar mı?

Tabii ki aklamaz. Yaptıkları hiçbir savunma toplumu tatmin etmedi. “Paraları sıfırladın mı?” gibi cümlelere ikna edici bir izah getiremediler. Bunlar ortada. Ama 17 Aralık’ta izlenen yanlış politika ve savcıların bir taraf gibi hareket etmesi insanların o belgelerden çok ortaya atanların niyetlerini sorgulamasına neden oldu. Bunda hiç kuşkusuz Cemaat’in bu işlerdeki üslup ve tutumunun neden olduğu negatif imajın etkisi var.

-O kadar belge, bilgi ortada ama inanmayanlar da az değil. 17 Aralık’ı yargı darbesi olarak görüyor ülkenin yarıya yakını. Bunu nasıl başardı Başbakan?

Ekmeğini Erdoğan’dan çıkaranlar, yani Erdoğanistler sayesinde. Erdoğan’ın en büyük avantajı kurduğu medyada istihdam ettiği bu Erdoğanistlerin çokluğu ve çabası. Bizde devlet, milletten önce geliyor. Devleti, milletin oluşturduğu bir yapı olarak görmüyoruz. Dolayısıyla herkes, devlet adına konuşanlara inanma eğiliminde. Gezi eylemleri bir istisnadır. Erdoğan, milleti manipüle ederek sivil bir toplumsallaşmaya da set çekiyor.

_________________________

AK PARTİ SAĞLIKLI DÜŞÜNME YETİSİNİ KAYBETTİ

-17 Aralık’tan sonra hükümetin topyekün Cemaat’e savaş açmasını nasıl yorumluyorsunuz. İlk önce “Paralel devlet” dendi. Şimdi bir cadı avından söz ediyoruz.

AK Parti hükümetinin sağlıklı düşünme yetisini kaybettiğini düşünüyorum. Bu süreç Gezi ile başladı. 17 Aralık’ı kendilerine karşı yapılmış bir darbe olarak görüyorlar. Ve tüm eylemlerini bu korkuyla belirliyorlar. Türkiye’de her kesim korkuyor ve ancak korkutabilirse kendini başarılı görüyor. Hükümet de korkuyor. Paralel yapı ile Cemaat’in gerçek, samimi, dürüst mensupları arasında fark gözetmesi gerekir. Cemaat’in bürokratik kadrosundan güç alan hükümet adaletsizlik, hukuksuzluk tutumunu Ergenekon döneminde başlattı. Şimdi aynı silahla eski yol arkadaşlarını vuruyor. İftiranın, yalanın, delil uydurmanın Ergenekon gibi dava süreçlerinde sonuç getirdiğini gördüler. Bu gayri ahlâki yöntemleri bugün Cemaat’e uyguluyorlar. Her iktidarın görevi paralel yapı varsa bunu bulmak, gerekli cezayı vermektir. Hem gerçek bir mücadele yapamıyor hem de paralel yapı diyerek kendine muhalif olan herkesi o torbaya atmaya çalışıyor. Bu başlı başına bir ahlâk ve hukuk sorunudur.

-Cemaate olan düşmanlığı Başbakan kişisel bir dava haline dönüştürdü. Her konuşmasının sonu mutlaka “paralel”e çıkıyor. Erdoğan niye bu kadar öfkeli?

Erdoğan, 17 Aralık’ta hayatının en büyük darbesini yedi. Onu da Cemaat’ten biliyor. Bir anlamda arkadan hançerlendiğini düşünüyor. Erdoğan’ın entelektüel seviyesi kavgayı da ucuzlaştırıyor. Devlet mücadelesini kişisel mahalle kavgasına dönüştürüyor. Ağırbaşlı, adil, hakkaniyetli bir mücadele de işine gelmiyor. Çünkü ne kadar çok bağırırsa kendisine sorulması gereken soruları da o kadar çok bastırıyor.

-Başbakan cemaati kastederek “Kökünü kazıyacağız”,”bunlara su bile yok” dedi. Buna kimse ses çıkarmadı. Bu garip değil mi?

İktidar böyle bir şey. İnsanları parayla susturdular. Hatta satın aldılar. Ağzını açana “Biz sana para veriyoruz ama sen böyle yapıyorsun” diyerek tehdit ediyorlar. İşten atıyorlar. Hiç çekinmeden insanların ekmeğiyle oynuyorlar. Sorun sadece iktidarda da değil. Türkiye’de entelektüeller girdikleri kabın şeklini alıyorlar. Genel olarak bir haysiyet sorunu var. Bağımsız düşünemiyorlar, özgür hareket edemiyorlar. İktidarlardan bağımsız bir tutum belirleyemiyorlar. Varlıklarını ancak ya bir iktidara, ya da bir cemaate dayanarak sürdürebiliyorlar. Aydın geçinenler için iktidar nimetleri vazgeçilmez. Sadece mesele para da değil. İktidarın etrafında oluşan sosyeteye dahil olmak da bunlar için çok değerli. Aykırı bir şey yazamıyorlar, çünkü dışlanmaktan ödleri kopuyor.

-Cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Sizce nasıl bir tablo ortaya çıkacak? Türkiye nereye gidiyor?

Türkiye bence hazin bir şekilde baskıcı, ‘tek adam’ın hâkim olduğu bir Ortadoğu ülkesine dönüşüyor. Kurum yok, demokrasi yok, özgürlük yok, insan hakları yok. Herkes liderin ağzının içine bakıyor. Sanat yok, sanatçı yok, bilim adamı, işadamı yok, gazeteci yok. Kimsenin yaptığı işin zerre kadar kıymeti yok. Bütün bir ülke bir adamın gözüne girmek için adeta yarış halinde. Erdoğan, kurumları değersizleştiriyor. Ne yargı var ne medya. Ne eğitim sistemi sağlıklı çalışıyor ne bürokrasi. Son TÜBİTAK raporu ile bilim bile kirletildi. Cumhurbaşkanlığı seçimi, “Türkiye bir Ortadoğu ülkesi olacak mı, olmayacak mı?” bunu hepimize gösterecek. Bakın bunlar benim kehanetlerim değil. Muhalif ruhla ürettiğim korkularım değil. Yukarıda söylediklerimi Erdoğan’ın kendisi söylüyor. Tarafsız olmayacağını kendi ilan ediyor. Kuvvetler ayrılığından rahatsızlığını açıktan dile getiriyor. Fiili bir başkanlık yapacağını kendi ilan ediyor. Başbakanlığı döneminde Türkiye’nin ne hale geldiğini gördük. Başkanlık dönemi için bir ipucu değil mi bu yaşadıklarımız?

-Batı, ABD hâlâ Erdoğan’ı tutuyor mu?

Aksiyon mülakatının devamı burada:
http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-39105-erdogan-kitlesini-akit-cizgisine-tasidi.html

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *