Gül: Basına müdahale olamaz, yayıncı isyan edecek

Basın özgürlüğünde Türkiye hızla geriye düştü. Gelinen nokta, sizi rahatsız ediyor mu?

Basın özgürlüğü, gelişmiş demokrasilerde ülkelerin onurudur ve daima güç verir. Açıklıkla söyleyeyim: İstismar, yanlışlar söz konusu olursa, bunlar serbestlik anlamına gelemez. Basın hayatında yanlış yapılırsa bu ayrı, ama evrensel anlamda basın özgürlüğü, bir ülkenin gurur duyacağı bir şeydir.

Bir anlamda şikâyetler çoğalıyor. Çok hızlı telafi etmemiz lazım. Algı ile gerçek arasında daima fark var. Algı çok daha tehlikeli oluyor. Gerçeğe giderseniz de algı devam ediyor bir süre. Bunlara yol açan şeyler varsa düzeltmemiz ve fırsat vermememiz lazım. Kesinlikle…

Başbakan’ın medya organlarıyla diyaloğuna dair bazı kayıtlar ortaya çıktı. Hükümetin medyaya baskısı olduğuna dair bir eleştiri var. Sizce böyle bir ortam var mı? Varsa nasıl düzelecek?

Herkes kendi işine sahip çıkacak, doğru olduğuna inanıyorsa, arkasında duracak. Kim ne derse desin, kimse kolayına da kaçmayacak. Yaşanan şeyler olabilir. Bir yayın kuruluşu doğru bildiğini yapmalıdır. Niye çekinecek ki?

Yaptırım endişesinden olabilir mi?

Niye cezalandırma olsun ki? Bir alışveriş ilişkisi varsa o zaten yanlıştır.

 

Müdahale edene hiç mi uyarınız olmayacak?

Söylüyorum, bunların, bu tür müdahalelerin olmaması lazım. Olamaz böyle bir şey.

Ancak siyasetin doğasında şu var ki, herkes benimle ilgili iyi yazsın ister. Ama aynı zamanda yayıncılık bir kamu görevidir açıkçası… Siz milyonlarca insana hitap ediyorsunuz. Orada da bir sorumluluk vardır. Yeri geldiğinde kendi otokontrolünü yapacaktır, yeri geldiğinde kendisi çeşitli ahlaki kurallara uyacaktır. Yeri geldiğinde doğru gördüğü şeyde ısrar edecektir. Doğru gördüğüne karşı bir şey görüyorsa da orada isyan edecektir. Başka bir alışveriş ilişkisi içinde değilse açıkçası…

İnternet yasasında bir yönetmelik değişikliği sizi tatmin edecek mi?

İnternet yasası yönetmelikle halledilecek bir konu değil…

İtiraz ettiğiniz konu, başka bir torba kanuna, başka bir madde eklenerek sonradan düzeltilebilir mi?

Önemli olan mahsurlu, problemli olan şeyleri düzeltmek… İki durum var. Bir, gerçekten problemli görülen bir şeyi düzeltmek, ikincisi, algıyı da tekrar pozitif hale getirmek lazım. O da çok önemli… Öyle bir algı çıktı ki ortaya, iyi olan hiçbir şey konuşulmuyor. Problemli noktalar olunca konuşuluyor. Hem problemli noktaları düzeltmek gerekir, hem algıyı… Türkiye’nin dış görüntüsü açısından da önemli. Bunun birkaç yöntemi var: Herkes beni bir siyasi pozisyona zorluyor, ama benim amacım neticedir. Neticede işlerin düzgün ortaya çıkmasıdır. Metodum budur.

HYSK ile ilgili de bu yasa Meclis’e geldiğinde ilk taslağı aldım. 15’e yakın mahsurlu nokta var. İyi-kötü olması ayrı konu. Size göre iyi,  ötekine göre kötü yasa olabilir. Ama benim anayasa problemi olarak gördüğüm 10’dan fazla nokta vardı. Bunları Adalet Bakanıile paylaştım, düzenletilmesini önerdim.

BDP’lilerin mesajları, özerklik lafları, Apo posterleri… Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Anayasa ve kanunlar ortadayken çeşitli fikirler söylenebilir. Ancak böyle bir özerkliğin kesinlikle Türkiye için doğru olmadığı, kimseye de faydası olmayacağı kanaatindeyim. Avrupa Konseyi’nin yerel yönetim şartı var. Şartta bir iki noktada rezervlerimiz vardı. Resmi olarak duruyor ama uygulamalarımızda bunların bir mahsuru olmadığını ispatlamışız. Bu rezervleri kaldırdığımızda İzmir’dekine de,  Diyarbakır’dakine de, Kayseri’dekine de daha çok imkân ve yetki tanıyan bir düzenleme… Bunun ötesine geçilmesinin kesinlikle doğru olmadığı kanaatindeyim. Avrupa Yerel Yönetim Şartı’nın birçok şikâyetleri gidereceğine inanıyorum. Ötesi özerkliktir… Arkasında şiddet olmayan fikir söylenebilir, ayrı konu, ama kesinlikle bu söylenenlerin fayda getirmeyeceği kanaatindeyim.

Öte yandan, Can Dündar, köşesinde Abdullah Gül’ün “Alo Fatih” hattıyla ilgili açıklamasının perde arkasını Cumhuriyet gazetesindeki köşesine taşıdı.

Can Dündar’ın “Gül, ‘Alo Fatih’ Demecini Nasıl Verdi?” başlıklı yazısı şöyle:

Cumhurbaşkanı ile Budapeşte’ye gelen basın heyeti “karma”…

Cumhuriyet de var; Akit de…

Sabah da var, Zaman da…

Habertürk de var, Vatan da…

Malumunuz, Başbakan, kendisine rahatsız edici soru sormayacak gazetecilerle yolculuk ediyor.

idişteki basın toplantısında “ters” soru soran olursa da azarlıyor.

Gül’ün böyle bir kompleksi, korkusu ya da öfkesi yok.

Herkesle konuşmaya, her türden soruyu duymaya hazır bir özgüveni var.

Uçakta her birimizle tek tek ilgilendi, sohbet etti. Ancak demeç seansını uçaktan otele taşıdı.

İki gece kaldığı Budapeşte’deki otelde iki kez buluştu bizimle…

İlkinde aşırı temkinliydi; gazeteci tabiriyle “manşetlik malzeme” vermedi.

İkinci buluşma önceki gece geç vakitteydi.

“Sarıgül talimatı”ndan haberdardı.

Macar Cumhurbaşkanı’nın yemeğinden gelmişti; keyifliydi.

Türkiye’de “Alo Fatih” serisinin “Sarıgül” bölümü sızmıştı. Herkes onu konuşuyordu. Tabii bizim heyet de…

Cumhurbaşkanı’nın haberi var mıydı?

Evet vardı.

Bir soruyu yanıtlarken, “Ahmet Bey biraz önce beni bilgilendirdi” demesinden anladık bunu…

Belli ki, yılların gazetecilik deneyiminden gelen Basın Başdanışmanı Ahmet Sever, gelebilecek sorulara dair brifing vermişti.

“‘Alo Fatih’ sorusu kesin gelir”di.

Nitekim Deniz Zeyrek, “Bazı kayıtlar ortaya çıktı” diye soruya girince Gül hiç şaşırmadı; cevap verirken de zorlanmadı.

Her zamanki sakin üslubuyla, ama daha kararlı vurgularla konuştu. Ve Milliyet günlerinden hatırladığımız bir demeç verdi.

 

İsyan çağrısı

 

Hatırlayacaksınız, Hasan Cemal, bir yazısı nedeniyle Başbakan’ın öfkesine maruz kalıp Milliyet’ten ayrılmak zorunda kaldığında Ruşen Çakır, bir başka gezide Cumhurbaşkanı’na bu konuyu sormuştu.

Gül, “Eğer gazeteye bir empoze varsa, gazete de orada direnecek kardeşim” demişti.

Budapeşte’de bu tavrını sürdürdü, hatta öteye götürdü.

“İsyan” çağrısı yaptı. Çıkışta “isyan” sözcüğüne dikkat çektim. Diğer meslektaşlarım sözcüğü yakalamamışlardı.

Gezilerin usulü gereği, en genç olanımız deşifreyi üstlendi. Deniz Zeyrek’in deşifresi, gece yarısı mesaj kutularımıza düştü. Hemen baktık ve “isyan”lı cümleyi gördük:

“Gazeteci doğru gördüğüne karşı bir şey görüyorsa da orada isyan edecektir.”

 

Hedef Bahçeli değil, Gül’dü

 

İzlenimimi yazayım:

O ana kadar Cumhurbaşkanı, Erdoğan’la ters düşecek bir pozisyon almamaya özellikle itina gösteriyor gibiydi.

Bu “sıkıntı”sına dünkü yazımda dikkat çekmiştim.

“Alo Fatih” kayıtları, Çankaya’yı da perde arkasında medyanın nasıl bir baskı yaşadığına dair “birinci elden” aydınlatmış olmalı…

Başbakan, Fas’tan Habertürk’e yaptığı altyazı müdahalesini, “Bahçeli bize hakaret ediyordu” diye savunmuştu.

Oysa altyazıda Bahçeli’nin hakareti değil, Gül’ü Gezi olayları konusunda göreve çağıran demeci vardı.

Yani aslında Başbakan’ın hedefi Bahçeli değil, kendi yokluğunda Gezi’de uzlaşma arayan Gül’dü.

Gül, elbette bunun farkındaydı.

 

‘Onun hiç mi suçu yo
k?’

 

Kaldı ki, talimatların “Sarıgül” versiyonunda ne hakaret vardı, ne başka mazeret… Apaçık bir şekilde “Medya komiseri”nden muhalefetin adayını TV’ye çıkarmamasını istiyordu.

“Herkes işine sahip çıkacak. Başka bir alışverişi yoksa tabii” cümlesiyle, iktidara boyun eğen medya yöneticileri ile ihale ilişkisi içindeki medya patronlarını hedef aldı Gül…

Dayanamayıp sordum:

“Müdahale edenin hiç mi suçu yok?”

Hiç tereddütsüz ekledi:

“Olamaz böyle bir şey.” 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *