Fethullah Gülen ne diyor, ne dedi, merak eden, işini yapan Türk gazeteci kalmadı

Can Dündar bugünkü Cumhuriyet’teki yazısında haklı olarak feryat ediyordu:

Vicdanları sağır edecek kadar gürültülü bir sessizlik var havada…

Korkuyla sinmiş büyük bir kitle, olup biteni susarak alkışlıyor… Televizyon tartışmalarında, gazetelerin birinci sayfalarında görüyorsunuz bu güce eklemlenme halini… Farklı görüşe kapanan ekranlar, manşetler, okurda, izleyicide “Benim gibi düşünen kimse yok demek ki” tedirginliği yaratıyor.

Merkez medya, böylece iktidardaki zihniyete yandaş devşiriyor.

“Kral çıplak” diye haykıranların başına gelenler, korku sarmalını büyütüyor. “Bak adamı bıraktılar; sert konuştu, yine aldılar” izlenimi, üç maymunları kalabalıklaştırıyor.

“Ama o da zamanında neler yapmıştı” bahanesinin ardına gizleniyor insanlar; orada kendi teslimiyetini meşrulaştırmaya çalışıyor. Susarak büyüttüğü belanın, yakında kendi kapısını çalacağını biliyor; ama susmak dışında çare üretemiyor.

Issızlığı gördükçe, ailesini, istikbalini düşündükçe daha çok korkuyor, daha büyük susuyor.

Her sabah gazetelerin baş sayfalarına topluca göz atıyorum, her sabah yaptığım gibi; ve içim acıyor, vicdanım sızlıyor. Eminin benim gibi dışlanmış, işini yapamaz hale getirilmiş pek çok meslektaşım da aynı duyguların içinde.

Erdoğan’ın bizzat medyayı bitirme operasyonun sonucudur bu. Canla başla inatla çalıştı ve üç-beş küçük, cılız gazete dışında ortada habercilik yapacak bir medya kuruluşu kalmadı.

Baş sayfalar tek seslilik içinde Türk’ün Türk’e ucuz propagandasını yapa yapa birbirini delirtme operasyonunun parçası haline geldi.

Uçakta ‘Beyefendi’nin yanında, onun gönüllü stenografı olmuş zavallılar, dikkat edin, hep aynı tipler. Çoğu, köken olarak zaten gazeteci değildi; sonradan mesleğe çöktüler, veya paraşütle indirildiler. Bilerek veya bilmeyerek, Göbbels’in propaganda ekibi gibi çalışıyorlar.

O uçak pozları basın tarihimiz adına bir ‘utanç müzesi’ açıldığında, hemen girişte, kocaman bir duvar panosu olarak çıkacak karşımıza, inanın.

Böyle bir çürüme ortamında, en temel gazetecilik kuralı olan ‘peki diğer taraf ne diyor?’, ‘bu tamam da öbürünün görüşü nedir?’ diye titizlenerek adil habercilik yapılıyor mu diye sormanın bir anlamı da yok.

Güce tapınma gazeteciliği, ‘öteki’ni umursamaz. O güç ne diyorsa onu yazar, o gücün izin verdiği oranda yorumlar. O gücün, gücünü kötüye kullanımı, yozlaşması ile ilgili sebepleri de, sonuçları da umursamaz.

Bu yüzden ne yolsuzluklar, ne ekonomideki gidişat, ne işsizlik, ne eziyet, ne haksızlıklar, ne ‘kirli savaş’lar, ne mağduriyet öyküleri…

Hiçbiri artık yok bu çürütülmüş, ele geçirilmiş medyada.

Benim derdim havuz veya patron medyasıyla değil.

Çünkü bu topyekun çürüme hali sonsuza dek gitmeyeceğine göre, bu sözde ‘medya’ da onunla beraber, çöplük patladığı anda, onunla beraber patlayıp gidecek.

Benim derdim, – TV kanalları sıfırlandığına göre – geriye kalan bir avuç bağımsız ve vicdan sahibi gazete ile.

Şu andaki en önemli haber konumuz ne?

15 Temmuz darbe teşebbüsü, ve sonuçları; değil mi?

İki soru var:

  • Bu darbe teşebbüsünün tepesinde – arkasında değil – kimler vardı? Cuntada kimler oturacaktı?
  • Darbe teşebbüsü, sonuçlarına bakılınca, ortaya en temel insan hakları bakımından ne gibi sorunları ortaya çıkardı? Acaba, darbe teşebbüsü, bir ‘karşı-darbe’ye mi dönüştü, yoksa komplo teorisyenleri haklı da, ülkede iktidarın tek elde toplanması projesinde bir devamlılık mı söz konusu?

Eleştirel-bağımsız medyada ikincisi ile ilgili nihayet yükselen bir soru sorma eğilimi var. Aradan iki aydan fazla zaman geçse de, varsın geç olsun, güç olmasın. Sınırlı ve dar bir kitleye erişen bir habercilik de olsa, olumsuz söylenecek bir şey yok.

Ama birincisinde çok ciddi problemler var ve hala devam ediyor.

15 Temmuz sonrasına Erdoğan iktidarı, içi boş bir ‘Yenikapı Ruhu’ ambalajı içine ‘uçan kuştan da FETÖ sorumlu ve suçlu’ mitolojisini itinayla yerleştirdi; ısrarla ‘herşeyi FETÖ yaptı’ diye diye, ne yazık ki, en temel işlevi iktidarın söylemini ‘bir dakika’ diye sorgulamak olan o küçük bağımsız-vicdanlı-akılcı medya parçasının genelde sol eğilimli mensuplarının da bu sel suyuna kapılıp aynı nakaratı ezbere söylemesini sağladı.

Kimse sormadı, kuşku belli etmedi.

Sorgulamadı.

Tek sesli koroya katıldı.

Neyse ki, aradan iki aya yakın süre geçerken, bu narkozun etkisi de azaldı, çünkü hala ortada laf salatasından başka bir somut kanıt yok ve bizler hala ’15 Temmuz’u kimler başlatıp yönetti?’ sorusunu sorma aşamasına yeni geldik.

Bu dolduruş fırtınası, bu şeytanlaştırma dalgasını aslında en iyi sol eğilimli medya kesiminin deşifre etmesi gerekirdi.

Malum, ülkemiz tarihinde ceberrut iktidarların en önemli devamlılık unsuru, varlığının bekası uğruna ‘iç düşman’ icat etmek, ve halkı onun üzerine salmaktır.

Komünistlik, Kürtlük, Alevilik, Mürtecilik, Gayrı Müslimlik vs bu yüzden geçerli damgalar oldular.

‘FETÖ’ dediğimiz rüzgar da bu trendin devamından başka bir şey değil: Suça bulaşmış olsa da olmasa da, sempatizanlığının suç oluşturmadığı bir dini cemaatin ‘yeni iç düşman’ olarak topyekun şeytanlaştırılması.

Bu ucu açık ‘iç düşman’ dolmuşuna binmek, gazetecilik ahlakına aykırı mı, değil mi?

Oysa konu belli.

Ülkenin Cumhurbaşkanı, yargıyı eğip bükerek başsavcılığa soyunmuş ve ‘FETÖ’ diye bizzat lanse ettiği bir dini grubun başka bir ülkedeki liderini ‘teröristbaşı’ diye ilan ve mahkum etme gayreti içerisinde.

‘Darbeyi bu planladı, azmettirdi ve düğmeye o bastı’ iddiasında.

Bu iddia tabii ki ispata muhtaç, ve tabii ki kararı yargı verecek.

İyi de, ‘öbür taraf’ ne diyor?

‘Darbecilik’ gibi muazzam bir suçlamaya maruz kalan kişinin bu iddiaya karşı söyleyecek söz yok mu?

Normal şartlar altında bir medya kuruluşu veya herhangi bir gazetecinin en temel refleksi, ‘ne diyorsunuz?’ diye o şahsa, yani Fethullah Gülen’e ulaşmak, akla gelen her soruyu sormak olmaz mı?

gulens

Bunları bana Türkiye’nin çok az sayıdaki bağımsız gazetelerinden Cumhuriyet’in önde gelen isimlerinden, kısa süre önce geçici GYY görevinden ayrılan Aydın Engin’in 18 Eylül tarihli ‘Cemaat iki aydır sus pus’ başlıklı yazısı düşündürdü.

Şöyle yazıyordu Engin:

Bugün darbe girişiminin üstünden iki ay geçti. İki ay içinde epey gerçek günışığına çıktı. Bilinmezlik perdesi yer yer aralanmaya başladı.

Darbeye fiilen katılmış, komutan tutsak almış, jete, helikoptere binip bombalar savurmuş darbecilerin itirafları, polis ve savcılık ifadeleri ortaya saçıldı.

Yine de meslek refleksi ve geçmiş darbe yıllarının deneyimleri ile “Bunlar işkence altında alınmış ifadeler olabilir mi” sorularını unutmadık. Ancak özellikle Ankara gazetecisi meslektaşların elde ettiği bilgiler, o itirafların öyle işkence ile alınmış, polis uydurması ifadeler olmadığını gösteriyordu.

Görüldü ki darbenin başını cemaatçi albaylar, generaller çekiyordu.

Toplumun ve devletin her kesimi için atanmış “imamlar” darbe sırasında kilit askeri kurumlarda talimatlar yağdırıyorlardı. Onlara YAŞ’ta tasfiye edileceğini sezen ihtiraslı generaller ile demokrasiyi bir belâ olarak gören, kerameti kendinden menkul bazı Kemalist subaylar eklemlenmişti.

Bugün darbe girişiminin üstünden tam iki ay geçti. O gün bugündür Gülen’in sade suya tirit bazı açıklamalarını bir yana koyarsak: Cemaat sus pus!

Eskilerin “Sükût ikrardan gelir” deyimi tam da böyle durumlar için söylenmiştir desek mi?

Çünkü Cemaat kanadından darbecileri demokrasi ve halk düşmanı ilan edecek, ciddiye alınır tek cümle okumadık, duymadık.

Hemen hepsinin yurtdışına çıktığı anlaşılan önde gelen Cemaat mensuplarının Twitter hesaplarına erişimin engellenmiş olması bir mazeret olamaz. Şu iletişim çağında sesini duyurmak isteyen için çok kanal ve olanak var.

Tabii söyleyecek sözü ve duyurmak istediği bir ses var ise…

Engin’in ‘görüldü ki’, ‘gösteriyor ki’ argümanlarının yeterli ve ikna edici olmadığı açık.

Daha sağlam verilerin aynen Cumhuriyet’in son derece başarılı MİT TIR’ları haberindeki gibi ayan beyan ortaya konmasının gazetecilik gereği olduğu gerçeğini de bir yana bırakalım.

Benim derdim başka.

Engin, yazmadığı için, şunu merak ediyorum:

Madem ‘çok kanal ve olanak var’, acaba Cumhuriyet, Gülen’den bir mülakat talebinde bulundu mu?

Bulundu da red mi edildi?

Neden soruyorum bu soruyu?

Çünkü bu holigan medya ortamında işini en iyi yapma potansiyeline sahip gazete Cumhuriyet de ondan.

*****

Neyse ki başka ülkelerde gazetecilik refleksi ayakta.

Alman ZDF TV kanalı, Die Zeit gazetesi ve DPA Haber Ajansı ile dünyanın en saygın gazetelerinden El Pais, en doğru hareketi yaparak ‘yahu bu adam bunca suçlamaya bu aşamada ne diyor?’ diye gidip Pennsylvania’da kendisiyle konuşmuşlar.

Ortaya ‘senin iddian öyle, benim iddiam da böyle, hodri meydan’ vari bir söz savaşı çıkmış.

Diken haber sitesinin, haberi Türkçeleştiren Deutsche Welle haber sitesine dayandırarak verdiği detaylara göre Gülen, ‘paranoyak’ imasında bulunduğu Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın darbeyi uzun zamandır planladığını, uygun zaman kolladığını öne sürüyor ve ‘Türkiye için zararlı bir insan’ haline geldiğini savunuyor.

En önemli soruya şöyle yanıt veriyor:

Darbe girişiminde bulunduğumuzu iddia eden, bunu kanıtlamak zorundadır. Kanıtlama görevi bize değil, bizi suçlayanlara aittir. Darbe girişimini kim başlatmış olursa olsun, seçilmiş hükümete ve benim ahlaki prensiplerime aykırı hareket etmiştir.

“Acaba hareketiniz çok mu güçlendi de Erdoğan darbeyi bahane olarak kullanıyor? Çok mu güçlü, çok mu muktedir hale geldiniz hareketinizle?” sorusunu da şöyle yanıtlamış:

“Bu tür güç ve kuvvet zehirlenmesi yaşayan insanlar paranoya da yaşayabilirler. Paranoyak da olabilirler. Hemen hemen her hareketten, her hamleden endişe duyuyor bunlar. Mesela dünyanın değişik yerlerine sürekli heyetler göndermek suretiyle, o uydurma terör örgütü safsatasını millete kabul ettirmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Benim korkum filan yok. Ben sadece Allah’tan korkuyorum. Ve millete karşı saygısızlıktan, insanlığa karşı saygısızlıktan korkuyorum. Dün gecekonduda oturuyordu o adam. Daha sonra villalara, saraylara kondu. Filoları var, gemileri var. Dünyanın değişik yerlerine taşıdığı milyarlarca para var. Bunlar 17/25 Aralık’ta ortaya çıkınca, kendini sağlam bir Müslüman görüyordu. Ayıplar meydana çıkınca onu da bizden ve bize sempati duyanlardan bildi. Dolayısıyla çok ciddi bir düşmanlık beslemeye başladı. Sonra insanları sorgusuz sualsiz içeri atmak için bu darbe senaryosunu uydurdu. Evet, bunlar onun paranoyasından kaynaklanan şeyler bir yönüyle. Zannediyorum korkuyla tir tir titriyor. Zannediyorum, yakından kendisini tanıyanlar tekme sallıyor, yumruk sallıyor duvarlara. Daha çok ıstırap içinde. Kuran-ı Kerim’in bir yerde ifade buyurduğu gibi ‘Siz şöyle böyle ıstırap çekiyorsanız, inanın onlar sizden daha fazla elem içinde kıvrım kıvrım kıvranıyorlar’.

Gülen, “Türkiye’nin kaderi açısından kim daha önemli, Fethullah Gülen mi Tayyip Erdoğan mı?” sorusuna ise şöyle yanıt veriyor:

Benim çok önemli olduğumu söyleyemem. Hiçbir işe yaramadığım kanaatindeyim ben. Bir şekilde ben büyütülüyorsam o arkadaşlar içtihat hatası yapıyorlar. Yanlış düşünüyorlar. İnşallah Allah affeder. Fakat Tayyip Erdoğan’ın selefleri Türkiye’yi AB, NATO ve evrensel insani değerler adına bir yere getirmişlerdi. Erdoğan, Türkiye’yi problemler sarmalına aldığından, hem Ortadoğu’dan hem de Orta Asya’dan koptuğundan dolayı bence Türkiye için artık zararlı bir insan haline gelmiştir. Cenab-ı Hak’a havale etmekten başka bir çare bilmiyorum. Allah’a havale ediyorum, Türkiye için. Cenab-ı Hak hidayet etsin. Yürüdüğü yanlış yoldan kurtarsın onu.

Şimdi, ‘öbür taraf’ ne diyor, sağolsunlar, Alman ve İspanyol meslektaşlarımız sayesinde güncellenmiş olarak biliyoruz.

Tabii, aynen PKK lideri Öcalan’la örgütün yükseliş yıllarında hiçbir mülakat yapılmadığı, yapılanların da ancak yıllar sonra yayınlandığı dönemdeki gibi, bu mülakat da – Can’ın tabiriyle – ikitdardaki zihniyete yandaş devşiren Türk medyası tarafından yayınlanmayacak, başka deyişle Türkiye kamuoyu bir kez daha ‘haberden mahrum’ edilecektir.

Bunu iki kere iki dört gibi biliyoruz.

Uçakta edilen lafları manşetlere çekmenin yaranma kriteri olduğu dönemindeyiz çünkü.

Bütün bunları gazetecilik adına yazdım; başta Gülenciler, herkes Gülencilikle uzaktan yakından alakam olmadığını bilir.

Aynı şekilde, gazetecilik adına sorum da hala baki:

Bu darbeyi kim örgütledi, kim planladı ve kim yönetti? Düğmeye kim veya kimler bastı? Cuntada kimler olacaktı?

Bunların cevabını bilmek hakkımız.

İkna edici somut kanıtları – boş lafları veya çoğu işkence altında alınmış ifadeleri değil – istemek görevimiz.

Şu anda hala ‘tek bildiğimiz, bilmediğimizdir’ safhasındayız.

Öyle.

belgg

Bu bakımdan, Murat Belge’nin T24’deki ‘Tahminler, Tahminler’ başlıklı yazısındaki kuşkularına katılıyorum:

Darbe girişimi oldu. Başarısızlığa uğradı ve girişim fiyaskoyla sonuçlandı. 15 Temmuz’da ne oldu, nasıl oldu, bütün anlatılanlara “işte böyle” diye önümüze konanlara rağmen, ne olduğunun yarısından fazlası meçhulümüz, bence. Bir gün gelir de öğrenir miyiz, o da meçhul.

Gelgelelim, olup bittikten sonra ne olduğunu görüyoruz. Binlerce kişi işten atılıyor, binlerce kişi hapse atılıyor; Tayyip Erdoğan’ın talep ettiği başkanlık sisteminde olması hayal edilemeyecek şeyler şimdi, bu ortamda, olabiliyor.

Zaten Tayyip Erdoğan kendisi, girişimin hemen ertesinde, “Bu Allah’ın bir lütfudur” demişti.

Şimdi, bu manzarayı görenler, “Yahu, bu işin içinde başka bir olmasın!” diyorlar.

Derken, çünkü bu memlekette “siyaset” denince bundan “komplo” anlaşılır. Vardır böyle toplumlar; örneğin, komşumuz ve birçok bakımından “ruh ikizi”miz Yunanistan. Orada da siyaset bir dizi komplo demektir.

Bu, son analizde toplumu bir özne (daha doğrusu, karmaşık bir “özneler yumağı”) olarak görmemek, kabul etmemek demektir. Ama tarih boyunca toplumun kendi hayatı üzerinde bir belirleme gücü olduğunu gözlemleyememiş toplumlarda, anlaşılır bir düşünme tarzıdır.

Siyaset adamları, siyasî örgütler, siyasî kurumlar “komplo yapmaz” değil; hepsi de, hem harıl harıl komplo yaparlar. Yapmazlar diye değil, hiçbir zaman yeterince etkili bir komplo olamayacağı için, siyasî olayları komployla açıklamayı aklımdan geçirmem. Anlatılan komplo teorilerine de inanmam. Dolayısıyla “15 Temmuz komplosu”na inanmadım.

Derken, geçen gün, Abdülkadir Selvi’nin yazısı yayımlandı. Selvi de bu “biliyorlardı” iddiasıyla uğraşıyor ve “bilmediklerini” kanıtlamaya çalışıyor. Çalışırken, “Biliyor olsa, eniştesinden haber alır mı?” diye soruyor.

Şimdi, el insaf, bunu söyleyen Tayyip Erdoğan. Birilerinin “biliyordu” dediği de o. Bırakın da enişte ya da neyse, olayın tarafı olmayan bir “tanık” söylesin- öyle bir olabilirse!

Abdülkadir Selvi, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın Ankara AKP İl Başkanı ile telefonda sık sık konuşarak teşkilâtın nasıl direnmeye yönlendirildiğini anlatıyor. Bu ilginç.

15 Temmuz’un bir komplo olduğunu düşünmüyorum. Peki, hepimizin bildiği tarihe sahip ve hepimizin bildiği koşullarda yaşayan Türkiye’de, AKP iktidarının, “Burada bir darbe girişimi olur mu?” sorusunu hiç aklına getirmeden varolacağına ihtimal veriyor muyuz?

Olmaz böyle bir şey.

İkinci soru: Bu hayatî şüpheyi taşıyan koskoca iktidar yapısı neler olduğuna dair hiçbir istihbarat edinmemiş miydi? Bu mümkün olabilir mi? Bu da bana çok zor görünüyor.

Yani, varmak istediğim nokta: İktidar, büyük bir ihtimalle, “15 Temmuz akşamı şöyle şöyle bir girişim olacak” bilgisine sahip değildi. Ama darbe ihtimaline karşı da teyakkuzdaydı. Kendisi ağustos tasfiyesine hazırlanırken, tasfiye olunacakların da bir hamlede bulunması ihtimalini herhalde düşünmüştü. Benim tahminim bu merkezde.

Akşam geç vakit Tayyip Erdoğan’ı televizyonda gördük. Halkı sokağa çıkmaya çağırdığını işittik.

Olaydan sonra yazdığım ilk yazıda bunun doğru olduğunu söylemiştim. Bugün de aynı kanıdayım. Halk oyuyla iktidara gelmiş bir parti, bir siyasî hareket böyle bir tehdit karşısında halkı sokağa çağırır. Bunun riski elbette vardır (ve sonuçlar ortada); ama risk almadan demokrasi pek olamıyor.

Yalnız, girişimden sonra anlatılanlardan, Cumhurbaşkanı bu çağrıyı yapmadan önce de sokağa çıkanlar olduğunu, mevziî bazı direnişlerin başladığını öğrendik. Öte yandan Abdülkadir Selvi’nin anlattıkları da – kanıtlamaya çalıştığı tezin tersine- bunu pek o kadar “spontane” bir hareket olmadığını düşündürüyor.

Yani, bundan çıkardığım tahmin de şöyle bir şey: Böyle bir ihtimal hep söz konusuydu ve dolayısıyla (bunun talimi yapılmasa da) ihtimal yürürlüğe girdiğinde neler yapılması gerektiği konusunda bir şeyler konuşulmuş, düşünülmüştü. Böyle olduğunu bilmiyorum ama tahmin ediyorum ve aynı zamanda bunun hem normal, hem de gerekli olduğunu düşünüyorum.

Bunlar bir yana, girişilen hareketin bir hayli zayıf, örgütlenmenin bir hayli yalapşap olduğu kanısındayım. Görüldüğü kadar çocukça olmayabilir. İşlemediği için, olaydan sonra büsbütün saçma görünen bazı davranışların bir başka mantığı olabilir. Gene de cılız, acemi işi bir girişim. Onun için de, başından beri, başladığı anda başarısız olduğunu düşündürüyor düşünüyor ve savunuyorum. 12 Mart veya 12 Eylül gibi, bildik terimle “emir-komuta zinciri içinde” bir darbe “sokağa çıkarsak önlemesi zor” değil, “sokağa çıkması imkânsız” bir ortam yaratabilir.

Bu başka bir düzeye özgü, “yapısal”, stratejik analiz gerektiren bir konu. Girişimin başlarken başarısız olması, bundan hiçbir haberi olmadan kendini sokağa atanların cesaretini herhangi bir biçimde değiştirmiyor.

Bu da, kendi çapında, bir “makus tarihin tersine çevrilmesi” olayı sayılabilir.

“Tepkisiz” olduğunu söyleyip durduğumuz bu toplumu, koşullar evrildiğinde, pekâlâ tepki gösterebildiğini kanıtlayan bir olay bu. Onun için de çok önemli, çok da olumlu.

Dedikten sonra, işin “lütuf” diye nitelenen yanına bakabiliriz. Yarım yamalak görülen, “görülen”den öte, yarım yamalak olan demokrasiyi, Türkiye demokrasisini takviye eden, ayağını daha sağlam basmasına yardımcı olan bu olay, anti-demokratik, hukuk devletini çiğneyen uygulamaların yolunu açmasaydı.

“Darbecileri” yakalıyoruz derken Aslı Erdoğanlara, Necmiye Alpaylara bildik listedeki bütün o insanlara uzanan, demokrasiyle bağdaştırılması imkânsız baskıların yolunu açmasaydı. Baskıların değil, özgür tartışma ve uzlaşma, karşılıklı anlayışın yolunu açsaydı. Ama “o irade” değil, “bu irade” egemen.

0 thoughts on “Fethullah Gülen ne diyor, ne dedi, merak eden, işini yapan Türk gazeteci kalmadı”

  1. Çok güzel bir analiz olmuş, kaleminize sağlık. Cesaretin kırıntısına ihtiyaç duyulan bu günlerde bu cesaretinizden dolayı sizi kutluyorum.

  2. 28 Şubatı mumla aratır günler yaşıyoruz. O dönem de medya böyleydi ama yine de muhalif yayın organlarının sesi çıkıyordu. Ya da sesinin çıkmasına izin veriliyordu. 28 Şubatta rol alan Fatih Çekirge, Erdal Şafak, Can Ataklı gibi gazeteciler bakıyorum bugün yine aynı pozisyondalar. Bir ara bununla ilgili pişmanlıklarını dile getirmişlerdi, itiraflarda bulunmuşlardı. Bugün yaşanan süreçle ilgili 3-5 yıl sonra acaba ne diyecekler? Kendilerini bugün merkez ya da ana akım medya mensubu olarak pazarlayan onca isim, 3 – 5 yıl sonra bu toplumun yüzüne acaba nasıl bakacak? Merak ediyorum. ‘Bana omurgasızlığın resmini çizebilir misin, Abidin Dino’ denilseydi herhal, merhum Dino bu dönemi çizerdi diye düşünüyorum.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *