“Erdoğan seçilmezse Beyaz Saray yas tutmaz”

Washington’da “Cumhurbaşkanı Erdoğan? İstikrarsız Ortadoğu’da Türkiye’nin Demokratik Krizi” başlıklı panelde, bu tartışmanın hangi temalar üzerinden yürümekte olduğunu gözlemleme fırsatı ortaya çıktı

Çok Partili Politikalar Merkezi’nin (Bipartisan Policy Center – BPC), Erdoğan vizyon belgesini açıklamadan bir gün önce düzenlediği oturumda konuşan önde gelen Türkiye uzmanlarının, Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve sonrasına ilişkin Cumhuriyet’ten Utku Çakırözer’e yaptığı değerlendirmeler şöyle:

Alan Makovsky (Emekli Temsilciler Meclisi Danışmanı): ABD, başta AKP yönetimindeki Türkiye’yi İslam dünyasına bir model olarak gördü ve Başbakan Erdoğan bundan Washington ile ilişkilerinde büyük yarar sağladı. Ancak bu bakış Gezi Parkı protestolarıyla sona erdi. Amerika ve Türkiye arasında olduğu söylenen “Model Ortaklık”tan artık bahsedilmiyor. Başkan Obama, Erdoğan’ı güven ve dostluk ilişkileri paylaştığı beş lider arasında görüyordu. Bunlar artık tamamen bitti.

Erdoğan Türkiye’yi özellikle dini açıdan sağa çekmek istiyor. “200 yıldır bizi dinimizden, kültürümüzden uzaklaştırdılar” sözlerinin anlamı bu. Geriye doğru Osmanlı modernleşmesine ve hatta sonrasında Atatürk dönemine uzanan bir hesaplaşmadan bahsediyor. Türkiye’de herkes aynı yöne gitmek istemeyebilir. Erdoğan’ın kendisi için de riskli olabilir. Muhafazakâr ama dinci olmayan bir kesim, bugüne reform yapsın diye, ekonomi iyi diye kendisine oy verdi.

Çankaya seçimlerinden sonra 2015 seçimleri var. Erdoğan başkanlık sistemi istiyor. Anayasa değiştirecek çoğunluğu bulmak isteyecek. Başında olmadığı AKP ne yapacak? Hele de Abdullah Gül sahnede değilse. Zor olabilir. Türkiye’de parlamenter sistem daha yerleşik hale geldi.

‘Seçilemezse yas tutmayız’
Erdoğan’ın rakibi İhsanoğlu’nun seçilmesi uzak bir ihtimal. Ancak seçilirse de Beyaz Saray ve Washington’da kimse Erdoğan yönetimi için “yas tutmaz”. Erdoğan kazanırsa da, ikili ilişkilerin korunması yönünde bir yol bulmamız gerekiyor.

Suzan Corke (Freedom House (Özgürlük Evi)): “Cumhurbaşkanı Erdoğan”, Başbakan Erdoğan’dan farklı olmayacaktır. Güçler ayrılığı ve demokratik kurumlar onun için önemli değil. Her türlü muhalefete alerjisi var. Kendisini, “Türk devleti ve toplumunun eski yapılarını tersine çevirmeye çalışan bir devrime öncülük eden” biri olarak görüyor.

İnternet Kanunu, MİT Kanunu, basın özgürlüğünü ve yargı bağımsızlığını engelleyen adımlar hükümetin hesap verebilirliğini azaltıyor. Halk tarafından seçilecek olması Cumhurbaşkanlığı makamına bir “meşruiyet” getirecek. Erdoğan’ın da istediği bu zaten. Seçimi, hakkındaki iddialara karşı meşruiyet için kullanacak. Muhalifleri susturarak, devletin gücünü göstererek Türkiye’yi yarı polis devletine döndürebilir.

Ülkesi için en iyisini arayıp bulmak yerine, kendi gücünü acımasızca artırma ve Türk toplumunu fay hatları üzerinden kutuplaştırma yoluna gitti. Bu politika Türkiye için son derece tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Özellikle de laik – İslamcı, muhafazakâr-solcu, milliyetçi-Kürtçü ve en tehlikelisi Sünni-Alevi çizgisinde.

Tüm bu yaşananlara rağmen AKP içinde Erdoğan’a muhalif ses çıkmaması dikkat çekici. Cumhurbaşkanı Gül’ün bunu yapma şansı birkaç kez doğdu. Ama o buna yanaşmadı. Gül bir anlamda, varlık gösteremeyen bir figür haline geldi.

Michael Werz (Amerika İlerleme Merkezi – Center For American Progress): Türk toplumu kitlesel bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Erdoğan da dinci, sömürgeci karşıtı ve milliyetçi bir söylemle Türk toplumunun yarısını arkasına almış durumda. Kendi Cumhurbaşkanlığı ile, 200 yıllık bir ayrılığa son verileceği şeklindeki söylemi dikkat çekici.

2002’de, 2003’te “AB üyeliği”, “herkesin yaşamına saygı”, “bölge ülkeleriyle barışçıl ilişkiler” sözü veriyordu. Bundan sonra o eski günlere geri dönüş beklememek lazım. İçerideki muhaliflere ve Fethullah Gülen’e karşı “cadı avı” devam edecek gözüküyor.

Muhalefet adayının kazanması zor gözüküyor. Ama söylemleri Erdoğan’ın antitezi gibi. Kutuplaştırma yerine bir araya getirmekten bahsetmesi, ayrımcılığa karşı çıkması önemli.

Uzmanların tartıştığı konuların başında Türkiye’deki iç siyasi gelişmelerin Türkiye’nin dış politikasına ve Türk-Amerikan ilişkilerine nasıl bir etki yapacağı konusu geliyor.
Suzan Corke, “Türkiye’de iç siyaset ile bölgede olanlar ve Türkiye’nin oynayabileceği rol arasında bağ olduğunu uzun süredir Amerikan yönetimine anlatmaya çalışıyoruz. İlk kez Gezi olaylarından sonra bizi dinlemeye başladılar. İçeride yaşananlar Türkiye’nin yapıcı rol oynamasına engel oluyor. ABD yönetiminin bunu dikkate alması lazım” diye konuştu.
Michael Werz ise farklı bir değerlendirme yaptı:
“Türkiye bir toplumsal dönüşüm sürecinden geçiyor. Nasıl bir toplumda yaşamak istediğine Türk halkı karar verecek. Amerika buna karışamaz. Ama Türkiye’deki yönetim ve demokrasiyle ilgili olarak görüş bildirebilir. Türkiye’yle bu yönde diyalog sürdürmenin en iyi araçlarından biri NATO’dur. Türkiye ittifakın güvenlik garantisine ihtiyaç duyuyor. Batı da bölgesel güvenlik durumunun Suriye ve Irak’ta yaşananlara paralel olarak bozulmasını istemeyecektir.”
Türkiye’de hükümetin çeşitli yollarla unutturmak istediği 17 Aralık yolsuzluk soruşturması da Washington’daki panelin gündemindeydi. Werz, “İki yıl önce 53 milyon dolar olan İran ile Türkiye arasındaki altın ticaretinin bir yıl içinde 6 milyar doları bulması anlamlıdır” dedi. Panelde, yolsuzluk iddiaları anlatılırken dönemin Ekonomi Bakanı’na 350 bin dolarlık saat hediye edilmesine de vurgu yapıldı. Katılımcıların tümü Gezi olayları ve 17 Aralık yolsuzluk soruşturmalarının Türkiye’de dönüm noktası olduğunu vurguladılar.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *