Erbil eski Başkonsolosu Selcen: ‘Hata üstüne hata, cumhuriyete varoluşsal tehdit noktasına getirdi’

Türkiye’nin Erbil eski Başkonsolosu Aydın Selcen’in önemli yazısı

‘Türkiye’nin içeride uyguladığı “yeni güvenlik konsepti” ve Suriye ile Irak’ta ısrar ettiği dış siyaseti, komşumuzdaki savaşın farklı cephelerini birleştirdiği gibi, o savaşı yurdumuza da ithal ediyor.’ 


Başika’da eğitim misyonu olarak başlayan Zilekan Kampı’nı, önce tank ve komando takviyesiyle kalıcı askeri üsse dönüştürmeye kalkıştık, sonra Bağdat’ın Vaşington desteğini alarak gösterdiği tepki sonrasındaki buradaki mevcudiyetimizin bir kısmını Dohuk civarına geri çekmek zorunda kaldık. Ardından üssümüze 16 Aralık’ta havan ve/veya Katyuşa roketleriyle yapılan saldırıyı sahada birbirlerinin ölümcül düşmanı olan IŞİD ve Şii milis Kataib Hizbullah’ın ayrı ayrı üstlenmeye kalkışması sonucuyla karşılaştık.

Suriye’de, Suudi Arabistan (SA) girişimiyle El Kaide ilintili Nusra Cephesi’nin katılmadığı silahlı ve silahsız muhalefet temsilcileri Riyad’da toplandı. Ancak ülkemizin örtülü biçimde desteklediği öteden beri ileri sürülen Ahrar-ü şam “sekülarizm karşıtlığı” vurgusu yaparak toplantıdan çekildi. Yine SA girişimiyle Riyad’da kurulan Sünni ülkeler terörle mücadele yapısına alelacele katıldık. Buna karşılık kurucu toplantının hemen ardından Lübnan ve Pakistan’dan söz konusu örgüte katılma konusunda çelişkili açıklamalar geldi. İlaveten İran ve Irak’ın yer almadığı bir askeri teşkilatın IŞİD’le nasıl mücadele edeceği ve anayasası laik Türkiye’nin bu tür mezhepçi bir kuruluşa hangi saikle üye olduğu sorusu yanıtsız kaldı. 

Güneydoğu’da “yeni güvenlik konsepti” adı altında yerleşim birimlerine Polis Özel Harekât ve jandarma unsurlarının yanı sıra tanklar eşliğinde Özel Kuvvetler de sokuldu. Buralarda görev yapan öğretmenler geri çekildi. Kitlesel göç başladı. Yıkım görüntüleri medyaya yansıyor. 

Tüm bu gelişmeler, savaşın cephelerinin birleştiğini ve attığımız hatalı adımların bu duruma katkı yaptığını ortaya koyuyor. Suriye’de Cerablus-Azez arasında, Halep ve İdlib çevresinde devam eden çatışmaların seyri ve Rusya’nın havadan bombardımanı bu cephede yakın gelecekte kırılma yaşanacağını gösteriyor. 

IŞİD’in, Nusra’nın, Ahrar’ın, YPG’nin, rejim kuvvetlerinin birbirine girdiği bu bölgenin cephe gerisi Antakya-Kilis-Şanlıurfa hattı. Buralarda Nusra ve Ahrar başta Suriye’de çatışan tüm köktenci İslamcı silahlı grupların hücre evleri, lojistik destek cephe şebekelerinin bulunduğu bilinen gerçekler. 

Ortaya çıkmakta olan durum, 1970’li yıllarda vatansız kalan Filistinlilerin silahlı örgütlerinin zoraki sığındıkları Ürdün’de kralı devirmeye kalkıştıkları ve Lübnan’da iç savaşın kıvılcımını çakan gelişmelerin başlıca taraflarından oldukları dönemi andırıyor. Zira bu unsurların, yakın gelecekte Suriye’de kaçınılmaz biçimde sıkıştıkları veya sıkıştırıldıklarında, silahlarını ülkemizde de birbirlerine doğrultmaları keza kaçınılmaz. 

Güneydoğu’da hendek ve barikat siyasetiyle PKK’nin de iç savaş tehlikesinden kaçınmadığı hatta bu sonucu mevcut duruma tercih edilir gördüğü anlaşılıyor. 

PKK’nin aynı zamanda Irak’ta Şengal’de IŞİD’le, Rojava’nın Batı ucunda Afrin’de farklı İslamcı muhalif unsurlarla, Doğu kısmında ise IŞİD’le çatıştığı da gözden uzak tutulmamalı. 

Sonuç olarak, Irak’ta 2003’ten ve Suriye’de 2011’den bu yana yaşanan gelişmelerin, geldiğimiz aşama itibarıyla cumhuriyetimize varoluşsal bir tehdit niteliği kazandığı görülüyor. 

Bu tehdide karşı uygulanacak soğukkanlı ve gerçekçi stratejinin, Ankara’daki her türlü demokratik denetime kapalı köhne mutfakta oluşturulmasında ısrarın ne denli sakıncalı sonuçlar yarattığı herhalde yeterince açık. 

Bu arada, devlet idaresinde ne olursa olsun “tarihe geçmek” saplantısıyla hareket edenler olduğuna, eli kalem tutanlar arasından ise “sadece diplomasi döneminin kapandığı” veya “Musul- Halep hattına Türkiye’nin kendi çizgisini çekebileceği” gibi oturulan koltuktan kalkmadan kurmaylık önermeleri yapıldığına da tanıklık ediyoruz. 

Hasbelkader, 2003’ten bu yana sahada Bağdat ve Erbil’de, ayrıca merkezde Ankara’da ve Vaşington gibi bir başkentte Irak ve terörle mücadele konularında çalışmış bir müstafi hariciyeci eskisi olarak, bu gelişmeler bana bir yönüyle I. Dünya Savaşı’na girdiğimiz ve birkaç yıl içinde sadece Avrupa’da 5 milyon kilometrekare toprağı kaybettiğimiz ve milyonlarca Osmanlı tebasının yurtlarından edildiği, diğer yönüyle Ortadoğu’da 1975’te Lübnan İç Savaşı’nın başladığı ve bölgemizin yangın yerine döndüğü dönemi hatırlatıyor. 

Dolayısıyla, bir an önce, yarın değil hemen bugün, hem içerideki güvenlik stratejimizi, hem Irak ve Suriye’ye ilişkin dış siyasetimizi, somut parametreler ışığında, akılcı, gerçekçi ve soğukkanlı biçimde gözden geçirmeliyiz. 

Aksi takdirde evet, kimilerinin tarihe geçeceği kuşkusuz mukadder; ama Enver Paşa gibi…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *