Türkiye'nin ekonomik görünümü kararıyor: Moody's de kredi notunu düşürdü

Türkiye ekonomisi ilgili tablo her geçen gün biraz daha kararıyor.

Peşpeşe gelen işaretler, blogu güncellemeyi gerektirdi.

Son olarak uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s Türkiye’nin görünümünü ‘durağan’ olarak belirlerken notunu ‘Baa3’ten ‘Ba1’e düşürdü. Moody’s daha önce yüzde 3’e düşürdüğü Türkiye’nin 2016 büyüme tahminini de 2016-2019 dönemi için yıllık ortalama yüzde 2.7’ye çekti.

‘Ba1’ yatırım yapılabilir durumda görülmeyen ülkelere verilen bir not.

Moody’s’den yapılan açıklamada, dış finansman yükümlülüklerine yönelik risklerin artması ve kurumsal güç ve büyümenin zayıflaması gerekçe gösterildi.

Çalışma, darbe girişiminin ardından 18 Temmuz’da başlatılmıştı.

Böylece Türkiye’nin üç büyük derecelendirme şirketinden ikisindeki notu yatırım yapılabilir düzeyin altına çekilmiş oldu.

Türkiye’nin kredi notunu daha önce de ‘yatırım yapılabilir’ düzeyin altında tutan Standard & Poor’s darbe girişimi sonrası Türkiye’nin notunu daha da indirmişti.

Diğer kredi derecelendirme şirketi Fitch ise Türkiye’nin kredi notunu ‘yatırım yapılabilir düzey’in üstünde tutuyor.

Türkiye’nin ülke notunun en az 2 büyük kredi derecelendirme kuruluşu tarafından yatırım yapılabilir seviyede değerlendirilmesi, Türkiye tahvillerinin, görece daha muhafazakar fonlar tarafından alınabilmesi anlamına geliyor. JPMorgan 20 Temmuz tarihli raporunda, Moody’s’in Türkiye’nin notunu yatırım yapılamaz seviyeye indirmesi durumunda, 7.2 milyar dolarlık devlet tahvili ve 1.5 milyar dolarlık şirket tahvilinin zorunlu satış riskinde olduğu tahmininde bulunmuştu. Bu, ilk elde toplamda 10 milyar dolarlık bir para çıkışı anlamına demek.

Haber sitesi Diken, şu noktalara dikkat çekiyor:

Riskten kaçınan bazı büyük uluslararası fonlar sadece en az iki yatırım yapılabilir nota sahip ülkelerin varlıklarına para yatırabiliyorlar. Moody’s tarafından yayınlanan değerlendirmede kredi notunun üç yıl önce yükseltilmesinden bu yana ekonomide kaydedilen gelişmelere dikkat çekilerek, “Süreklilik arz eden yüksek siyasi risk ve oynak yatırımcı güveni nedeniyle ülkenin zayıf dış pozisyonundan kaynaklanan şok ihtimali daha belirgin hale geldi” denildi.

Moody’s değerlendirmesine şöyle devam edildi: “Ülkenin Baa3 (yatırım yapılabilir) kredi notunu destekleyen kurumsal yapının yüksek gücü ve sağlıklı ekonomik görünüm gibi temeller bozuldu. Dışarıdan kaynak bulan, tüketimden güç alan ekonomiden kaynaklı sınırlamaların belirgin hale gelmesi, reform gündeminin güç kaybetmesi ve yatırım ortamının zayıf kalmasıyla birlikte Moody’s gelecek yıllarda büyümenin yavaşlamasını beklemektedir.”

Moody’s not indiriminin ardından üç büyük kredi derecelendirme kuruluşu arasında Türkiye’ye yatırım yapılabilir düzeyde not veren tek kuruluş olarak Fitch kaldı.

Fitch Türkiye’yi negatif görünüm ve yatırım yapılabilir en düşük seviye  BBB- ile, S&P ise negatif görünüm ve yatırım yapılabilirin iki kademe altı BB düzeyinde derecelendiriyor.

Türkiye’nin kredi notuna baz oluşturan koşullarda gelecek iki üç yıl içinde ‘yavaş bozulma’ beklediğini ve ekonominin içinde bulunduğu durumu Ba1 kredi notunun daha doğru yansıttığını belirten Moody’s durağan not görünümünün ise ekonomik şoklara esnek tepkiler verilmesini sağlayacak güçlü bütçeden kaynaklandığını belirtti.

Kırılgan bir finansal ve jeopolitik ortamda bulunan Türkiye’nin yabancı sermayeye dayalı bir ekonomi olduğuna dikkat çeken Moody’s, son iki yılda yabancı sermaye akımlarının aniden tersine dönme olasılığının ve ‘en kötüsü düşünüldüğünde’ ödemeler krizi ihtimalinin arttığına dikkat çekti.

Moody’s daha önce de yüksek olarak nitelediği Türkiye’nin dış borçlarının artmaya devam ettiğini belirterek, “Artan dış finansman gereksinimi, iç siyasi riskteki artış ve jeopolitik risklerin süreklilik arz etmesi… Türkiye’de ödemeler dengesi krizi ihtimalini, kredi notunun (üç yıl önce) yükseltildiği döneme kıyasla artırmıştır” dedi.

Türkiye’de dış şokların etkilerine karşı koyacak ‘tampon’ların zayıflığının sürdüğüne dikkat çeken Moody’s, buna karşılık bankaların döviz rezervlerinin gelecek 12 ayki yükümlülükleri karşılamaya yeterli olacağını belirtti.

Moody’s Türkiye ekonomisini ülke dışından sermaye bulunan ve tüketime dayalı büyüme modelinden, daha dengeli bir modele kavuşturacak reformların süreklilik arz ederek uygulanabilme olasılığını düşük gördüğünü belirterek şöyle devam etti: “Güç kaybeden kurumların dikkati kısa vadede büyümeyi artırma gereksinimi, artan güvenlik risklerine karşılık verilmesi, darbe girişimi sonrası gücün konsolide edilmesi ve aynı anda anayasa değişikliği gibi konular arasında bölünecek. Bu nedenle önümüzdeki yıllarda dış risklerin azalması ihtimali düşük, hatta yükselmesi olası.”

Türkiye’de ekonomi politikaları ve ilgili kurumların gücünün, kredi notuna negatif görünümün verildiği 2014 yılından bu yana erozyona uğradığını belirten Moody’s, darbe girişimi sonrası bunun hızlanabileceğini belirterek şu görüşü savundu: “Kurumların gücünün erozyona uğraması hem önümüzdeki yıllarda ekonomik büyümenin hızı; hem de daha dengeli ve sürdürülebilir büyümenin yakalanması ve dış baskıların hafiflemesi için hükümetin gerekliliğini tespit ettiği yapısal reformların uygulanması göz önüne alındığında olumsuzdur.”

Değerlendirmede hükümetin darbe girişimi sonrası başlattığı tasfiyeler ve Gülen Cemaati’yle bağlantılı şirketlere karşı attığı adımlar nedeniyle politikalarının öngörülebilirliği ve hukukun üstünlüğü konusunda endişe oluştuğu da belirtildi: “Örnek olarak yüksek sayıda memurun görevden alınması politika yapan kurumların hem yasa yapıcılık hem de reform programının uygulanması alanındaki becerileri hakkında şüphe yaratıyor. Hükümetin Gülen Cemaati’yle bağlantılı kurumlara karşı attığı adımlar da, özel yatırımın korunması ve yatırım ortamı hakkındaki endişeleri artırarak ülkenin büyüme patikasını olumsuz etkileyebilir.” 

Ekonomi yazarı Mahfi Eğilmez, değerlendirmesinde, ”Moody’s’in Türkiye notunu düşürürken kullandığı gerekçeleri ayrıntısıyla ve kaynağından incelediğimizde not düşürme gerekçelerinin doğru olduğunu görüyoruz’ diyor; ‘yatırım yapılabilir ülke olma statüsünü kaybettik; asıl etki pazartesi sabahı ortaya çıkacak..”

Karara Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’ten gelen ilk tepki de, sorunların varlığını inkar etmek yerine, kabullenme yönünde:

”Rating kuruluşlarına vereceğimiz en iyi cevap yapısal reformları daha da hızlandırmak, mali disiplini korumaktır. Durmak yok, reformlara devam…”

‘Kırılma noktası’ anlamındaki söz konusu gelişme öncesinde, bir kaç gün önce yazdığım blog şöyle:


Nasıl oluyorsa oluyor, AKB kabinesi içinden doğrulara dokunduran bakanlar seyrek de olsa çıkıyor.

Bunlardan biri, Ali Babacan ardından ekonominin ayakta kalması için omurga görevini sürdüren Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek.

Şimşek, bir TV programında şunları söylemiş:

“Ekonomik hedeflerde revizyona gidilebilir. Büyüme hedeflerinin aşağı yönlü, cari açık beklentisi yukarı yönlü revize edilebilir.’

Eklemiş:

“Tüketici kredileri öngörümüzden daha fazla yavaşladı. Tüketici kredileri reel anlamda düştü. Ekonomideki yavaşlama temmuzdaki başarısız darbe girişiminin ardından derinleşti.”

Şimşek’e göre, vatandaşların daha çok tasarruf etmesi bundan böyle şart.

simsek-gorevden-alin-cc0e7ceb523f296486c1

Yavaşlama derinleşti demek, işler hayli kötü demek.

Tabii stüdyoda karşısında oturanlar gazetecilik nedir unuttuğu veya risk almayı sevmediği için ‘nasıl yani?’ diye üstelememişler.

Farkında mısınız bilmiyorum:

Medyanın AKP boyunduruğu altın alınmasıyla dört koldan yayılan oto-sansür dalgasının en önemli göstergelerinden biri, rasyonel ekonomi değerlendirilmelerinin yapıldığı köşelerin birer birer söndürülmesi oldu. Mesela, bu alana özel önem veren Radikal online kapanınca, orada yazan ve kamuoyunu aydınlatan uzmanlar bir anda ortadan kayboluverdi.

Peşpeşe el konan diğer gazeteleri saymıyorum bile.

İktidar gerçeklerin üzerindeki sis perdesinin kalıcılığından memnun, tozpembe gözlükle yazanların etkisinin artmasından da. Medya patronu da, ‘böyle bereketli dönemde yağcılıkla ne götürürsem kar’ kafasıyla, verilerin kamuyla paylaşılmasına hiç sıcak bakmıyor.

Herşeyi kaba, lumpenleşmiş bir siyaset ileri siyaset geri tartışmasına indirgeyen, her gün yeniden ‘iç düşman mitolojisi’ tazeleyen ülkenin zavallılaşmış sözüm ona fikir alışverişini izliyoruz içimiz acıyarak.

Geçen gün konuştuğum bir yabancı bankacının ‘medyanız bitti, artık hiçbir ekonomik veriye güvenemez hale geldik, haber akışı sağlıksız; bize de size de yazık’ demesi de, mevzunun başka bir boyutu.

istih

Önceki NAR’da OHAL uygulamalarının hukuksal ve siyasal etkilerinin kalıcı olacağını, Türkiye’ye en büyük zararı vereceğiğine değinirken, yaşatılanların sosyal boyutlarına da hafifçe değinmiştim.

21 Temmuz (OHAL ilanı) sonrası başlayan – AKP’nin Naziler dönemindeki tabiri hatırlatan – ‘temizlik’ sürecinde, devlet içindeki tasfiyeler, açığa almalar ve kovmalar, aslında muazzam bir işsizlik dalgası anlamına geliyor. Bir kaba değerlendirmeye göre bundan en az 2 milyon TC vatandaşı etkilenecek. Söz konusu rakama, Güneydoğu illerinde Temmuz 2015’den bu yana en az 350 bin kişinin işinden gücünden, yerinden yurdundan edilmesine yol açan çatışmalar, operasyonların ‘çarpan etkisi’ dahil değil.

100 yıl öncesinin Ermeni tehciri esnası ve sonrasında Osmanlı tebaası Ermenilerin malvarlıklarına zorla el konmasına benzeyen bir şekilde, Cemaat mallarının kayyum marifetiyle gaspedilmesi de sosyal çalkantıya – istihdam anlamında – ne ekler, şu anda sadece sezebiliyoruz.

Göstergeler hayra alamet değil.

seyfi

Geçen ay yayınlanan işsizlik rakamlarındaki artışta büyük alarm işaretleri gören Prof Seyfettin Gürsel, T24’teki dünkü yazısında ”Bugün açıklanan Haziran dönemi işsizlik rakamları bir ay arayla bana ikinci şoku yaşattı’ diye giriyordu konuya.

Ve şöyle yazıyordu:

Mayısta nisana kıyasla 0,5 puan birden artan tarım dışı işsizlik oranında  2008-2009 krizinden bu yana görülmemiş boyutta bir sıçrama ortaya çıkmıştı. Böyle bir şoku kimse beklemiyordu.

Mayıs dönemi sıçramasını en kötü ihtimale ılımlı bir artışın takip etmesi beklenebilirdi. Heyhat…. Haziran döneminde işsizlikte daha da güçlü bir artışın gerçekleştiği görüldü. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış rakamlara göre genel işsizlik oranı yüzde 10,3’ten 10,9’a, tarım dışı işsizlik oranı da yüzde 12,3’ten 12,9’a 0,6 puan arttı. İki ay gibi kısa bir dönemde işsizlik oranlarındaki artış 1 puanı bulurken,  işsiz sayısındaki artış 300 bine ulaşmış durumda. Haziran dönemi  (Mayıs-Haziran-Temmuz) itibariyle ülkede 3 milyon 324 bin kişi iş arıyor. İşin vehametini vurgulamak için genç işsizlik oranının iki ayda yüzde 17,7’den 20,5’e tam 2,8 puan arttığını de eklemek isterim.

Mayıs dönemindeki sıçrama, işgücü normal trendinde artarken istihdamda ortaya çıkan sert frenin sonucuydu… İstihdamı hizmet sektöründeki 53 binlik artış sürüklemişti. Haziran döneminde yaşanan ikinci şokun ise çok büyük ölçüde istihdamdaki gerilemeden kaynaklandığı görülüyor. Sanayi istihdamı 56 bin, inşaat ise 66 bin istihdam kaybetmiş, durumda. Hizmetlerdeki artış ise 28 binle sınırlı. Toplamda 94 bin gibi muazzam bir istihdam kaybı söz konusu. Krizden bu yana zaman zaman aylık istihdam kayıpları görülmekle birlikte bu boyutta bir kayıp olmamıştı.”

Hükümet yetkililerinin istihdam şokunu 15 Temmuz darbe teşebbüsünün neden olduğu travmatik ortama bağlayacaklarından emin olabiliriz. Haziran dönemi rakamları üç aylık ortalamayı ifade ettiğini hatırlatayım. Nisan ayı çıkıyor yerine Temmuz ayı giriyor. Temmuzun ikinci yarısında önemli sayıda firmanın işe alımları ertelemesi anlaşılabilir bir durum. Ancak bu ertelemenin istihdamdaki depremi tümüyle açıkladığı kanaatinde değilim.

Birinci çeyrekten ikinci çeyreğe GSYH artışının yüzde 0,3 gibi çok düşük bir oranda kalmasının bu duraklamada kısmen pay sahibi olması kuvvetli bir ihtimal. Ancak üçüncü çeyrekte ekonomik büyümenin de daha düşük gelmesi bekleniyor.

Ama şimdiden krizi izleyen yüksek büyüme-yüksek istihdam artışı sürecinde genel işsizlik oranının yüzde 8’e (Haziran 2012), tarım dışı işsizlik oranının da aynı dönemde yüzde 9,8’e  kadar gerilemişken dört yıl sonra sırasıyla yüzde 10,9’a ve 12,9’a yükseldiğini, ekonomik büyüme düşük kaldığı takdirde bu artışın kalıcı bir eğilime dönüşebileceğini belirtmek isterim.

Bir başka gösterge, şirket iflaslarında yükselen rakamlar. Pelin Ünker’in bugünkü Cumhuriyet’te yer alan haberi 16 bin şirketin iflasın eşiğinde olduğunu aktarmaktaydı.

Euler Hermes Türkiye Üst Yöneticisi Özlem Özüner’in verdiği bilgilere göre Türkiye için 2016 sonunda iflas artış öngörüleri 2015’e göre yüzde 8 dolayında, yani 8 puan daha yükseliş söz konusu. İflasların artmasındaki en önemli etkenlerden birinin tahsilat zorluğu ve, en sıkıntılı sektörler kimya ve perakende.

‘Tahsilat zorluğu, 44 ülkeden 22’sinde ciddi veya çok yüksek seviyede ve Türkiye, tahsilatın en zor olduğu ilk 20 ülke arasında 19’uncu sırada yer alıyor’ diyor Özüner. ”Gelişmekte olan ülkeler arasında Çin, Brezilya, Güney Afrika ve Türkiye en sıkıntılı olanlar.”

Cumhuriyet’in toparlamasında şu noktalar dikkat çekiyor:

  • Perakende sektöründe Türkiye’ye özgü girişimci doygunluğu ve fiyat odaklı rekabet kâr marjlarını derinden etkiliyor; hane halkı tüketim eğilimlerine etki eden kur hareketleri ve bunun sonucundaki tüketim alışkanlarında yaşanan görece ufak düşüşler bile olumsuz etkiyi artırarak perakende sektöründeki birçok firmanın ödemelerini zamanında yapamamasına yol açıyor.
  • Elektronik, Hızlı Tüketim Malları, Tekstil gibi bazı sektörlerdeki perakende oyuncu sayısının iç talebi karşılamanın da ötesinde fazla sayıda oyuncu olduğu görülüyor ve söz konusu durum geçmişte gelişmiş ülkelerde yaşandığı gibi hali hazırda yaşanan konsolidasyonların da (örneğin şirket birleşmeleri ve satın almalar) artarak devam edeceği yönündeki öngörüleri destekliyor.
  • Kimya sektörü büyük oranda ithalata bağımlı bir sektör olması nedeni ile kurdaki değişimlerden çok çabuk etkileniyor ve Türk Lirası’nın değer kaybı ya da hızlı dalgalanmalar firmaların nakit akışını bozduğundan özellikle KOBİ ve Alt ve Orta Ticari sınıflandırmada yer alan özkaynak tabanı zayıf firmalarda derin etkiler bırakabiliyor.
  • Ayrıca finansör konumdaki banka, leasing ve faktoring şirketleri de dahil olmak üzere ticari hayatın içinde olan tüm aktörleri olumsuz etkilediği görülüyor.

(Son bir ay içerisinde Türkiye genelinde mali durumu bozulan ve borçlarını ödemekte zorlanan 15 şirket konkordato davası açtı. İflas erteleme başvuruları OHAL süresince yasaklanırken, borçlarını ödemekte zorlanan şirketler iflastan kurtuluşu konkardato davası açmakta buluyor. Hukuk çevreleri son 12 yıldır kullanılmayan konkordatonun OHAL yasakları ile birlikte yeniden gündeme geldiğini vurgularken, son bir ayda 15 firmanın konkordato için başvurduğu belirtiliyor. Kanun hükmünde kararnameyle (KHK) iflas erteleme talepleri 1 Ağustos 2016 tarihi itibariyla yasaklanmıştı. Konkordato, iflas ertelemeye göre uygulaması daha zor ve iflas riski daha yüksek bir yöntem olarak biliniyor. Hukuk terminolojisine ‘İflas anlaşması’ olarak da geçen konkordato, batık durumdaki bir şirketin borçlarını ödeyemeyecek duruma gelmesi ve bunu ilan etmesi sonrasında alacaklıları ile yaptığı bir anlaşma olarak tanımlanıyor. Borçlu bu anlaşma ile alacaklıların üçte ikisiyle anlaşarak borçlarının en az yarısını ödemeyi, kalanını ise belli bir plan takviminde ödeyeceğini taahhüt ediyor. Konkordato alacaklıların büyük bir kısmının rızası ile gerçekleşirken, İflas ertelemede ise Ticaret Mahkemesi’ne sunulacak iyileştirme projesi dikkate alınıyor.)

iflas

İşsizlik artışı, yükselen enflasyon ve şirket iflaslarındaki yükselişe yabancı sermaye girişindeki durgunluğu da eklersek, bazı temel göstergelerin olumsuz gidişata ne denli ışık tuttuğunu anlamış oluruz.

Sorun tabii ki yapısal, ve hızlanan bozulmanın arka planında devlet ve çevresine kümelenen siyaset sınıfının zihniyet çürümesi yatıyor.

Genel tabloyu, bir aradan sonra nihayet yazıları yayınlanmaya başlayan Uğur Gürses şöyle değerlendirmekte bugünkü Hürriyet’te:

2013 Mayıs’ından bu yana, Türkiye’de ekonomi ve mali piyasa, politik krizin de etkisiyle inişli çıkışlı çalkantılar içinde seyrediyor. O tarihten bu yana, ‘yeni hikâye’ yaratmak yerine, reform yapıyormuş gibi politik tablo, reform adıyla sunulanları da hikâyeye çevirme tablosu var. Nedeni de, reform ihtiyacının, uluslararası finans çevrelerinde ve en önemlisi kredi dereceleme kuruluşlarınca artık bir zorunluluk olduğunun çokça dile getirilmesi.

Türkiye’nin çarklarını döndürmek için sermaye çekebilmesi, daha doğrusu bol para döneminde yaptığı yüklü borçlanmaları yenilemek ve geri ödemek için ileriye dönük bir hikâye, bir sürdürülebilirlik şart çünkü.

İşin kötü tarafı, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında iyice açığa çıktı ki; kamudaki yönetişim yapısı, kurumlar ve kurallar çökükmüş meğerse. Hukukun üstünlüğünün çökmüş olduğu bir ortamda, liyakat yerine siyasi ve cemaat sadakatine dayanan atama yapılan adalet sisteminde, örneğin ‘ticari konularda uzmanlaşmış yargısal süreçler için reform’ çabasının anlamı tartışılır.

15 Temmuz sonrasında da, tuhaf biçimde ülkeyi yönetenleri bile rahatsız eden, OHAL şemsiyesi altında hukuktan uzak uygulamalar ortaya çıktı. Türkiye’nin küresel dalgalardan etkilenmeden kendi gemisini yürütmesini sağlayacak olan ‘yeni hikâye’ reformlardı, ne yazık ki altı boşaltıldı.

Türkiye’ye iki yatırım sınıfı kredi derecesi veren kuruluştan biri Moody’s, 2014 Nisan ayında; bu yatırım sınıfı notun ileriye dönük görünümünü de ‘negatife’ almıştı. 2015 içinde yayınladıkları notlarda, bu ambalajı gösterilen ‘reform hikâyesini’ oldukça önemseyen değerlendirmeler vardı. Ciddiye alsaydık, ‘negatif görünümü’ durağana çevirmek için çapa olarak kullanabileceklerdi. Oysa bizim açımızdan gösterilen şuydu; zaman daralıyordu. Zira genelde ‘negatif görünümde’ tutma süresi 24 ay civarında idi. Ya durağana çevrilecek ya da not indirimi yapılacaktı.

Şimdi 30. aya girdik.

15 Temmuz sonrasında doğrudan not indirimine gitmek yerine, 18 Temmuz’da ‘not indirimi için değerlendirmeye’ gitme kararı, aslında bizim için bu süreden bir avans anlamına geliyordu. Moody’s işleyişine göre not indirimi değerlendirmesi 30-90 gün arasında tamamlanıyor. Pratikteki ortalama ise yarı süre; yani 45 gün. Biz bu süreyi de heba ettik. Aradan 3 yıldan fazla zaman geçti; biz “Fed ne yapacak?” sorusuna ve sonucuna Mayıs 2013’den çok daha bağımlıyız artık.

gsd_logo_turkce_400px

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *