'Demokrasi Cephesi' acaba mümkün mü?

Bıçak kemiğe dayandı.

Aslında dayanalı epey olmuştu, ama özellikle CHP yönetiminin acıyı hissetme hayli esnek olduğu için bıçak kemiğe şimdi dayanmış gibi oluyor.

Yoksa, şimdi ipliği pazara çıkmaya başlayan, Kılıçdaroğlu’nun rötarlı tabiriyle ‘kontrollü darbe’nin nasıl bir kötülük mekanizması olduğu, renk ayrımı yapmadığı daha dokuz on ay önce anlaşılmış olmalıydı.

Şimdi bazı arayışlar başladı, çünkü zaten rahatsız olan Kürt tabanına şimdi CHP’nin Kemalist-Laik tabanı da eklendi, alttan bastırıyor, çünkü ‘hayır’ın hakkı CHP yönetimi tarafından ‘yalıtıldı’. Partisiz Sol zaten kaç zamandır huzursuz. Tepeyle hiçbir alakası olmayan, mağdur Cemaat tabanı kanunsuz uygulamaların cehennemini yaşıyor.

Türkiye’nin bir yarısının canı çıkmakta.

Sivil toplum kesimi kaç zamandır rahatsız ve ayakta. Ama sorun, kendisini bütün zanneden hayır bloğunun parçalanmışlığı.

Buna rağmen, Türkiye dinamiği insanları ayakta tutmaya yetiyor.

imaj

Bugün Istanbul’da bir araya gelen Akademisyen, yazar, bilim insanları, siyasetçiler, gazeteci, milletvekili, LGBTİ temsilcisi,  STK temsilcileri ve çeşitli siyasi parti üyeleri, ‘yan yanayız, bir aradayız’ sloganıyla ve bin imzayla siyaset esnafına bir mesaj daha gönderdi. Daha önceki imza kampanyaları ve seslenmelerle beraber görüldüğünde bu kapsamlı çıkış da ya karşılık bulacak, ya da bir sonraki kampanyaya bayrağı devredecek.

Siyaset cenahında ise gözler, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden beri yalpalamaya devam eden CHP’de. Çünkü CHP, anti-Erdoğan kesimindeki en fazla seçmeni kendi yörüngesinde tutuyor ve onun diğer kesimlere, Kürt Siyasal Hareketi’ne, solculara, liberallere ve Cemaat tabanına – yani ayrım gözetmeksizin tüm rejim mağdurlarına – yaklaşımı AKP iktidarının son bulması açısından önem taşıyor.

kilicdaroglu-karamollaoglu-ile-bulustu_0ced5

CHP lideri Kılıçdaroğlu, en sonunda HDP ile de görüşmeye karar vermiş. Şimdi bir ‘ilkeler bildirgesi’ gereğinden bahsediyor ve bunun için muhalefetteki irili ufaklı partilerle temaslarını sürdüreceği anlaşılıyor.

Erdem Gül’ün haberinden anlıyoruz ki, Kemal Bey şunları tespit etmiş:

  • Ülkenin ilk acil ihtiyacı en geniş anlamıyla demokrasidir. Bir an önce demokratikleşme adımları atılmalıdır.
  • Parlamenter sistemin temellerinin yeniden oturtulmasını sağlamalıyız.
  • Kuvvetler ayrılığı ortadan kaldırıldı. Kuvvetler ayrılığını mutlak şekilde sağlamak en acil görevdir.
  • Devre dışı bırakılan Meclis, yeniden güçlendirilmelidir.
  • Ülkede adalet kanayan bir yara halini aldı. Bu çerçevede en öncelikli yargıyı, parti yargısı ve iktidar yargısı olmaktan çıkarmak zorundayız.

Erdem Gül’ün haberine bakalım:

‘Kılıçdaroğlu, görüşmelerinde ilkeler bildirgesini oluştururken öncelikli çabaların OHAL’in kaldırılması için verilmesi görüşünü de dile getirecek. OHAL’in derhal kaldırılması gerektiğini savunan Kılıçdaroğlu, iktidarın referandumu OHAL altında yapmanın avantajı ile 2019 seçimlerini de OHAL koşullarında yapmayı istediği kaygılarını da seslendirecek. OHAL’e karşı şimdiden ortak mücadele önerisi yapacak olan Kılıçdaroğlu, OHAL’in kaldırılmaması durumunda iktidarın 2019 seçimlerini de OHAL altında yapacağından kuşku olmadığını vurgulayacak.

Görüşmelerde Kılıçdaroğlu, ‘ilkeler bildirgesi’ ile ilgili ortak çalışmaların sürdürülmesi için partiler arası diyaloğun sürekli açık tutulmasını önerecek. Kılıçdaroğlu, oy yüzdelerinin yüksekliği nedeniyle önem taşıyan HDP ve MHP’li muhaliflerin yanı sıra ÖDP, Haziran Hareketi, diğer sol partiler, sivil toplum örgütleri, muhafazakâr, MHP’li, soldaki kitle örgütleri, platformlarla da 2019 yol haritasına ilişkin görüşmeleri sürdürecek.

Bu görüşmelerde Kılıçdaroğlu, 2019’a yönelik olarak asla CHP’nin dayatacağı bir aday düşüncesi içinde olmadıklarını vurgulayacak. Bildirgeyi öne çıkaracak olan Kılıçdaroğlu, bildirge içinde savunulacak tezler konusunda bir aşama kaydedilmesi halinde tüm kesimlerin üzerinde birleşeceği aday ya da adayların konuşulabileceğini öngörüyor.”

demirtt

HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş da hapisten neredeyse eşzamanlı olarak bir manifesto yayınladı.

Bazı parçaları burada okuyalım:

  • 16 Nisan 2017 halk oylaması, demokrasi tarihimizde -1946 Seçimi gibi- hak ettiği yeri aldı. 1946 Seçimi, iktidar imkan ve baskısıyla ve ‘açık oy / gizli sayım’ yöntemiyle kazanılan bir ‘sözde seçim’ olarak tarihe geçmişti. O günden bu yana, çok partili hayatın başlangıcında yaşanan bir ‘seçim şaibesi’ olarak anılıyor.16 Nisan referandumu da, oylama günü, hatta sayım sırasında, kanunun açık hükmü çiğnenerek ‘mühürsüz zarf ve oyların geçerli sayılmasıyla’ meşruluğu sakatlanmış bir oylama olarak tarihe geçecek.
  • Ancak, 16 Nisan’ın -üzerinde önemle durulması gereken- bir de olumlu yönü var. YSK’nın açıklamasına karşın, içerde ve dışarıda kimse bu sonuçların doğruluğuna inanmıyor.
  • 16 Nisan’ın olumlu, umutlu, cesaret verici asıl sonucu budur. Bu umut ışığının belirmesi, kuşkusuz bir siyasi partinin, bir kesimin başarısı değil, birbirinden bir hayli farklı birçok parti ve kesimin, her partiden ve partisiz yurttaşlarımızın içtenlikli ve özverili çabalarının ortak sonucudur.
  • Bu sonuç bir siyasi partiye mal edilemeyeceği gibi, kimsenin kişisel kariyer beklentileriyle yahut particilik hesaplarıyla da heba edilemez.
  • Bu birliktelik ve ortak yürüyüş, bugünden adaylık tartışmaları ve yarışmaları başlatarak sağlanamaz. Ortaya, bütün farklı kesimlerin üzerinde birleşeceği bir ortak hedef koymak gerekir. Bu ortak hedef de ancak devletin ve demokrasinin sağlıklı temeller üzerinde yeniden inşası olabilir.
  • Son yıllarda yaşadıklarımız Türkiye demokrasisinin yeterince olgunluğa ve erginliğe erişemediğini kanıtlamıştır. İktidarın yorgunluk ve yıpranmışlığına karşın, muhalefetteki partilerin hiç biri kapsayıcı bir programla bütün toplumda yeni umutlar yeşerten bir siyasal hareketlilik oluşturamadı.
  • Bu durum karşısında ortaya devleti ve demokrasiyi yeniden ihya edecek kapsayıcı bir programla çıkmak zorunludur. Bu konuda farklı partilerin ve partisiz yurttaşların ortak bir zeminde buluşması, ancak yeni bir anayasa hazırlığının çevresinde birleşmeleriyle mümkün olabilir.
  • Farklı siyasal görüşlerden insanlar, ekonomi ve çoğu toplumsal konularda ayrı düşünebilirler; bu doğal olduğu gibi, çoğulcu toplum yaşamının da gereğidir. Ancak bu farklı görüşler, devletin iyi işlemesi, toplumun barış ve huzur içinde yaşaması ve yurttaşların temel haklarının güvenceye alınmasının asgari kurallarını belirleyecek bir temel hukuk metni çevresinde birleşebilirler.
  • Bu, demokrasi için bir ‘toplum sözleşmesi’ oluşturma çabasıdır ve bu çabanın somut ürünü yeni bir anayasa önerisi ortaya koymak olabilir.
  • 1991 ve 2007 seçimleri sonrası doğan imkan ve umutlar, kısır siyasal çekişmeler ve kişisel hesap(laşma)lar sonucu ziyan edildi.
  • O nedenle, şimdi çok gecikilmiş de olsa, yapılması gereken -daha vakit yitirmeden- yeni, demokratik, çoğulcu, eşitlikçi bir anayasa hazırlığı çevresinde toplanmaktır. Türkiye’yi ‘hukuk devleti ve demokrasi’ temelleri üzerinde yeniden ayağa kaldırmak, içerde güvenliği, dışarıda saygınlığı yeniden inşa etmek çevresinde birleşen çaba, farklı çevrelerin elini birlikte taşın altına koymasını sağlamanın akılcı ve biricik yoludur.
  • Böyle bir ortak hedef çevresinde birleşmeden ve ortaya kabul edilebilir bir toplum sözleşmesi koymadan adaylık arayışları ve hele isim telaffuzları, bugüne kadar defalarca olduğu gibi, bu son umudun da yok olmasıyla sonuçlanır.

Demirtaş’ın tespitlerinin önemli kısmı zaten 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde söylediklerinden veya Haziran 2015 seçimlerinden önce anlatmaya çalıştıklarından farklı değil. Çünkü mesele eğer herkes için demokrasi ve hukuk ise, ortadaki sorun ta 1982’den beri belliydi: Uzlaşmaya dayalı yeni bir anayasa.

Ama mesele, yaşanan bunca beladan sonra, Türkiye’nin herhangi bir uzlaşmaya eskisinden de uzak olduğunu gösteriyor. Gezi’den itibaren hızla dönen rüzgar, beraber yaşama isteği adına ne varsa yerle bir etti; iktidarın adil paylaşımı ve ‘yetkilerini yerele kaydıran devlet’ yerine, eskisinden daha da merkeziyetçi ve hukukdışı bir düzene evrilindi.

CHP’ye ne kadar güvenilebilinir? Gül’ün haberindeki Kılıçdaroğlu’nun beş talebine baktığımızda, ortada temel sorun olarak görünen her bir başlıkta CHP’nin çok vahim roller üstlendiği, AKP’nin değirmenine su taşıdığı belli.

Peki, şimdiye kadar, hep ‘üniter devlet’ diye diye, her reforma direnmese de AKP’nin bir adım ötesine geçerek mağur ve mazlumlara sahip çıkmayan CHP’ye, bir demokratik anayasa konusunda nasıl güvenecek insanlar? Bu sorunun cevabı muğlaktır.

Demek ki, CHP’nin bu güveni sağlamak için önce kendisinin nasıl bir Türkiye istediğini tane tane anlatması gerekiyor.

hayır

Ezberlerle bir yere varılamayacak bundan sonra. İnsanlar bizar ve mağdur ama ezberlere, robot laflara da karınları tok. Bunu herkes bilsin.

Onun için, klasik siyasi esnaf söylemi ötesinde birşeyler anlatmaya çalışanlara, katılın katılmayın, kulak kesilmek yararlı olabilir.

Bunlardan biri Ateş İlyas Başsoy. Onun bir yazısını arkadaşım Temuçin Tüzecan dikkatime getirdi. Başsoy, sosyal demokrat eğilimli Başka Gelecek dergisine geçen sene yazmış; ve hala geçerli bu ‘zihin kışkırtan’, ‘AKP’ye Övgü’ başlıklı yazısı.

Kısaltarak koyuyor ve muhakemesini demokratik bir Türkiye özlemi çekenler sizlere bırakıyorum:

”Sosyal Demokrat bir yayında bu başlığı görenler, öncelikle metnin “ironi” içerdiğini düşüneceklerdir. Böyle bir ironi yok.
Nedir AKP’nin gücü? Bu konuda uzunca bir kitap yazmıştım. Ne o kitabı yazarken, ne de şimdi AKP’li oldum, ve ilk günden beri AKP’nin demokrasiyi araç olarak kullanan demokrasi düşmanı bir aygıt olduğunu savundum.

Bunu okuyan herkesin bildiği AKP’nin güç kaynaklarını kısaca sıralayayım.

Sistematik yalan, oy oyunları, adaletsiz seçim kumpasları, başarı için her yol mübah zihniyeti: Tüm bunların getirdiği yerel finansman kaynakları (imar ve iskan kaynaklı gelirler, organize yolsuzluk gelirleri vb), uluslararası finansman kaynakları (durumsal dengede kısa vadeli çıkarlarla yaratılan gelirler, kamu mallarının satışından elde edilen yasal ve yasa dışı gelirler, Suudi Arabistan başta şeriat ihraç eden ortaçağ ülkelerine teslimiyetle elde edilen gelirler; İsrail, Suudi ve ABD hattı kaynaklı gelirler vs ) , bu kaynakların yarattığı ekonomik göz aldanması; yine bu kaynaklar ve devlet aygıtı baskısıyla oluşturulan muazzam medya gücü.

Daha ne olsun?

“Bu kadarı da olmaz” denilen her şeyin olduğu bir absürdü yaşarken, ben yine de bireylerin oy kararlarına etkide “bir şeylerin daha” olması gerektiğini düşünen insanlardanım.

Cumhuriyet’in iki temel geliştirme projesinden biri çok erken dönemde çökertildi: Milli Eğitim. Eğitimde daha 1940’larda başlayan yozlaşma ve tavizler bugünlerin kilometre taşı oldu.

Öte yandan ikinci (ve benim karşı olduğum) proje zor günler yaşasa da bugünlere dek devam edebildi: İzmir İktisat Kongresi ile başlayan “milli burjuvazi” yaratma projesi.

“Milli burjuvalarımız” büyük kentlerden ücra kasabalara uzanan bir “bayi teşkilatı”yla ekonominin ve sağ zihniyetin taşıyıcısı oldular.

Bu seçkin sınıf bir yandan işçi emekçi haklarına en zorba saldırıları devlet aygıtıyla el ele gerçekleştirdi; bir yandan da yöneticileri, mühendisleri (her biri kendi ölçeğinde, “ötekiler”e nazaran daha varlıklı, daha serbest), irili ufaklı işletmeleriyle sosyal hayatın en güçlü parçası haline geldi. Sonuçta bir zenginin cenazesinde sosyal demokratlar insani üzüntünün ötesinde ağlamaya başladı. Zenginlik ve laiklik kaçınılmaz biçimde aynı bulanık algının ayrışmaz parçalarına dönüştü.

Yetmişli yıllarda “Çirkin Kral”ın, bir köşke girmesi ve “çılgınca dans eden zengin gençleri” bir güzel dövmesi… Farklı filmlerde defalarca örneğini gördüğümüz bu sahne, aynı dönemde Kemal Sunal’da (daha sonra Bizimkiler’deki Kapıcı Cafer’de) hayat bulan “şımarık zenginleri sinsice alt eden işini bilir kapıcı” tiplemeleriyle organik bir koalisyon içerisindeydi.

Her iki tip (dayakçı delikanlı ve sinsi kapıcı) parayı nereden bulduklarını anlamadıkları bu “elit” insanlara nefrette birleştiler.

Bu sınıfsal nefret, 12 Eylül’den sonra “sınıfın” temsil ettiği değerlere düşmanlık olarak büyüdü.

AKP’nin kurucusu bu iki tiplemenin bileşkesinin vücut bulmuş halinden başka bir şey değil. Bugün yetmişlerin Yılmaz Güney’i ve Kemal Sunal’ı tarafından yönetiliyoruz. (Örneğin Hocası Erbakan, Caddebostan plajlarından edindiği “zengin” algısını asla gizleyemediği için, %50 oyu rüyasında bile göremedi)

Bu iktidarın gücünün belki de en temelinde, sonsuz hınç, haset ve ne pahasına olursa olsun “alt etme” güdüsü var.

Peki ben AKP’nin nesini övüyorum?

Doğrusunu isterseniz Kemal Sunal’ın “sinsi”liği değil ama Yılmaz Güney’in “tokatçılığı” benim için de bir arzu nesnesi. On üç yaşında yetim kalmış, dar gelirli bir ailenin çocuğu olarak zengin züppeliğinin üsten bakışına benim de bitmeyen bir tiksintim var.

Çok uzun yıllardır reklam sektörünün içindeyim ve Türkiye’nin en zengin insanlarını tanıdım. Bu insanların hazır yemeleri, yüz yıllık “bölüşüm” servetinden gelen gelirle efelenmeleri, asla sorumluluk almamaları, maaşlı kadrolarıyla her şekilde onanmaları; sağcı Amerikan filmlerinde vaaz edilen “potansiyeli görme” yeteneğinden dahi mahrum; sürekli ikameyle ve “bugünü tüketme” telaşıyla küstah küstah dolaşmalarına binlerce Yılmaz Güney filmine senaryo malzemesi olacak kadar tanık oldum.

AKP’yi işte bu küstahları dövdüğü için; onları telefon konuşmalarında ağlatan, el pençe çırpınan sünepeler durumuna düşürdüğü için övüyorum. Biraz dikkatsiz bir insan olsam, benim gibi tamirci çıraklığı yapmış Kasımpaşalı sokak çocuğunu da övebilir; şu an milyonlarcasının yaptığı gibi onu kendi ezikliğimden doğmuş bir kahraman olarak görebilirdim.

Neyse ki bazı fakirlerin “parası olmayan zenginler” olduğunu küçük yaştan beri biliyorum. Ve hasetle bir yere gelen insanların, kıskandıkları insanlardan bin beter vahşi kapitalistlere döndüğüne AKP’den çok önce tanık olmuştum. AKP beni yanıltmadı ve muazzam bir başarı kazanmışken, karşı çıktığı şeyin daha da beteri olmayı tercih etti.

Lümpen sınıf kininin İslami faşizme dönüşme sürecine kafa yordukça, Ahmet Necdet Sezer’in kitlelerin gözünde neden “elitist”, muhtemelen dünyanın en zengin insanlarından biri olan Erdoğan’ın neden “’bizden” olduğunu da anlayabiliriz.

AKP’nin muazzam gücü önemli ölçüde bu aşağılık kompleksinden doğdu. Cumhuriyet projesinin ikame edilen zengin sınıfı bu kini yaratacak malzemeyi pervasızca ve bolca üretti. Onlara özenen orta gelirli okumuşlar, çocuklarını yarıştırma ve araçlarını yenileme hırsıyla modeli sokakta görülür kıldılar. Bu sınıf kendileriyle birlikte, yaşam tarzlarını da hedef tahtası haline getirdi.

Çarkın tersine dönmesi için “okumuşların” aç ve işsiz kalacağı günleri beklemek de anlamsız.

“Okumuşlar”ın kimi susar, kimi başka ülkeye kaçar ve bir şekilde ayakta kalırlar. İsyan edenler de sınıf kininin farkına varmadıkça başarılı olamazlar.

İsyanları Ayvalık’ta kooperatif evinde Sözcü Gazetesi okuyup küfretmekten ibaret olur.

Türkiye’de yoksulluk ve yoksunluk, yarışma programlarıyla unutulmaya çalışan devasa bir gerçeklik olarak öylece duruyor.

Sosyal Demokrat gençler; onlara hınçla bakan AKP’li akranlarının bir çoğunun aslında onları kıskanan yoksul kardeşleri olduğunu anlamalılar. AKP aygıtından nemalanan veya nemalanmayı arzu eden “politize troller”e laf yetiştirmeyi bırakıp; bir kenarda sessizce duran ama “mühürü ampüle basan” kişilere ulaşmayı hedeflemeliler.

Sabretmekten ve süslü sözlerden kaçınıp bu muazzam sınıfsal kini doğru yöne yönlendirmeye çabalamaktan başka bir eylem planı görmüyorum.

Sedyeyi kirletmekten korkan göçük altından çıkartılmış işçi bizim canımız, kanımız. Ve o işçi muhtemelen AKP’ye oy veriyor.

Bunu anlamadıkça veya içimizi rahatlatacak indirgemeci söylemlerle anlamaya çalıştıkça sistem daha çok Tayyipler üretir.”

*******

Son söz Kılıçdaroğlu’na.

Eğer öncelikli hedef OHAL’in kaldırılması ise, bilin ki, bu AKP’nin canı pahasına tersini savunacağı, elinden geleni ardına koymayacağı bir savaş nedeni (casus belli) olacaktır. CHP’nin bu hedefe ulaşması eğer ciddi ve samimi bir niyet ise, HDP ile işbirliği yapmaktan başka hiçbir, ama hiçbir çaresi yoktur. Bunu ben değil, siyasetin aritmetiği söylüyor.