Çavuşoğlu Malta'yı nasıl 'idrak' etti?

”Hatalarını anladılar.”

Malta’da ülkesiyle ilgili konuşulanları, tartışılanları bu iki kelimeyle izah etmekte Türkiye Dışişleri Bakanı.

Mevlut Çavuşoğlu’nun Malta’da yapılan Avrupa Birliği dışişleri bakanları zirvesinde Türkiye ile ilgili çıkan mesajlardan ‘anladığı’ bu.

‘Bütün iktidar tek kişiye!’ sloganıyla ve bir ‘evet’ galibiyeti uğruna nefret ve düşmanlık cinnetinin sınır ötesine taşırılması, Almanya ile Hollanda gibi ülkeler ekseninde ortalığın birbirine katılması ardından derinleşen kriz, AB ile ilişkileri de, Avrupa Konseyi ile ilişkileri de kritik bir eşiğe getirmişti.

OHAL marifetiyle paspas edilen insan hakları durumunun da, Türkiye’nin neredeyse yıllık NATO müttefiklerine edilen hakaretlerin de bir sonucunun olması mukadderdi.

Avrupa Konseyi, malumunuz, Türkiye’ye küme düşürdü, ‘denetim-gözetim’ sürecine aldı.

Avrupa Birliği’nden aynı veya benzer dozda bir karar beklemediğimi evvelce yazmıştım.

Bekleyenler yanılacaktı.

Turkey's Foreign Minister Mevlut Cavusoglu talks with High Representative of the European Union for Foreign Affairs, Federica Mogherini, before a meeting with European Union Foreign Ministers in Valletta

Malta’dan iki konuda mesaj çıktı.

  • Referandum sonucunun meşruiyeti.
  • Türkiye ile üyelik müzakerelerinin durumu.

Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, ‘partili cumhurbaşkanlığı’nı merkeze alan 16 Nisan’daki referandumun sonuçlarına saygı duyduklarını belirtti.

Mogherini, “Sonuçlara saygı duyuyoruz” derken Türkiye ile AB müzakerelerine ilişkin ise şunları söyledi:

“Türkiye ile müzakereler askıya alınmadı.”

Malta’daki kapalı görüşmeler esnasında ‘AB ülkelerinin Türkiye konusunda ikiye bölündüğü’, Almanya’nın da müzakerelerin askıya alınmasına şiddetle karşı çıktığı da söylendi.

Bunlar esasında doğru, ama hiçbirinin fazla bir önemi yok.

Hele Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’in ‘Hayır diyenlere vize verelim’ sözlerinin hiçbir karşılığı yok. Değeri sıfır.

Bakan bu sözünün sadece ‘laf ola beri gele’ olduğunu biliyor.

Belki gazetecilere Schengen vizesi işlemleri hızlanabilir, ama o da nasıl formatlanacak, kimsenin bir fikri yok.

Dönelim AB’nin yetkili Mogherini’nin ağzından verdiği mesajlara.

AB’nin, AGİT heyetinin nihai raporunu dahi beklemeden ‘sonucu tanıyoruz’ ifadesi şaşırtıcı gelebilir.

Ve bu ifade, Türkiye’deki muhalif kesimde – özellikle de Kürtlerde – AB’den en azından bir meşruiyet tartışması bekleyenleri hayalkırıklığına uğratabilir, AB’ye bakışı buruklaştırabilir.

Ama röntgen resmini iyi görmek lazım.

AB, ‘sonucu tanıyoruz’ derken, ‘illallah dedirttiniz, daha fazla üzerimize bulaşmayın’ demiş oluyor.

 Bu ifadenin arkasında, emin olabilirsiniz, CHP’nin Avrupa Konseyi oylamasında çekimser kalmaya dahi gerek görmeden Türkiye’deki hukuk düzeni çöküntüsünün denetlenmemesi yönünde oy kullanmasının not edilmişliği de var.

AB, Türkiye içinde öyle, Türkiye dışında böyle ‘oynayan’ bir ana muhalefet partisi yüzünden, girişeceği herhangi bir meşruiyet tartışmasının sadece kendisine zarar vereceğini, Erdoğan ve çevresine daha çok puan sağlayacağını, CHP’nin güvenilirliğinin artmasına ise hiçbir yararı olmayacağını görmüş durumda.

Doğrudan AB Komisyonu’nun görüşü anlamına gelen ‘sonucu tanıyoruz’ mesajı, kısacası ve ne yazık ki, ‘ne haliniz varsa görün, biz elimizden geleni yaptık’ demek oluyor.

Bu mesajla Türkiye, AB’nin gözüne bir Orta Asya ülkesi olarak görünüyor artık.

Bu kadar net.

Müzakerelerin askıya alınmaması da aynı şekilde yorumlanmalı.

Saray epeydir kararını vermişti:

Artık rutin haline gelmiş bir blöf-şantaj politikası ile bastırıyor, hakaretlerle aşağılıyor, AB’nin sabrının taşmasını ve ‘artık yeter!’ denilerek üyelik müzakerelerinin askıya alınması kararının oradan gelmesini istiyordu. Bunun üreteceği bahane-suçlama ortamı, Erdoğan’ın mutlak iktidarının daha da pekişmesi için yararlı olacaktı.

AB bu ‘blöfü’ yutmadı.

Malta’daki kapalı ortamda takas edilen argümanlar basitti, özetleyelim:

  • Müzakereler zaten Gezi protestolarından itibaren komaya girdi, ve o gün bugündür yoğun bakımda. Ortada bir ilerleme yok. Zaten fiilen askıda olan müzakereleri resmen askıya almanın bir anlamı yok. Bırakalım suyun üzerinde yüzer gezer dursun.
  • Kıbrıs kilitlendi. Müzakere süreci böyle açık kalsın ki adadaki çözüm dinamikleri az da olsa canlı kalsın, kıpırtılar devam etsin.
  • Erdoğan arayıp da bulamadığımız bir Türk lider. AB içinde ne kadar Türkiye üyeliği karşıtı varsa, ‘neden Türkiye üye olamaz?’ sorusunun karşılığında verilecek ‘işte şu şu şu nedenlerle’ şeklindeki tüm argümanları bizatihi kişiliğinde simgeleyen ve toplayan kişidir Erdoğan.
  • Fransız arkadaşlar başta, yıllardır ne diyorduk: Türkiye Avrupa’lı olamadı henüz; siyaset kültürü bizimkiyle uyum içine giremedi bir türlü; anamuhalefeti bile insan haklarının bütün olarak ele alındığı bir programı sunamadı, kaçak oynayıp durdu ve Kürtlere uzak duruyor; Avrupa Konseyi de son olarak ülkenin Kopenhag Kriterleri gerisine savrulduğunu teyit etti. Ama biz müzakere sürecini şimdi kapatmazsak, büyük bir ticaret ortağımız olan Türkiye ile en azından bir nevi ‘imtiyazlı ortaklık’ formatlaması için kapıları açık tutmuş oluruz.
  • Biz bu ülkenin çok uzun bir zaman üye olamayacağını biliyor muyuz, evet biliyoruz. Erdoğan ve AKP bizimle iş tutmaya devamda kararlı ama, ‘bizim yönetim biçimimize karışmayın, hele insan hakları konusuna hiç girmeyin, kimi ezmek istersek ezeriz’ diyerek bize kendi kırmızı çizgilerini belli etti mi? Etti. Niye kendimizi zorlayalım?
  • Müzakere başlığı açmayıveririz, olur biter.
  • Erdoğan’a zaten mülteciler konusunda fena halde ihtiyacımız var. Öyle güçlü ki, hem Suriyelilerin AB’ye geçişini durdurabiliyor hem de pasaport ve seyahat kısıtlamalarıyla Türkiye’de başta Kürtler, ezilenlerin AB’ye geçmesine de set çekiyor. İşte bizim ihtiyacımız olan lider.

Hadise bunlardan ibarettir.

Mesajlar açık.

Peki Çavuşoğlu ne diyordu?

Şunu:

“AB liderleri artık hatalarını anladı, ‘Türkiye’yle ilişkileri nasıl düzeltebiliriz’ diye sormaya başladılar. Biz de onlara açık açık hatalarını söyledik. Madem Türkiye’yle süreci devam ettirmek istiyorlar, kendilerine de söyledik, siyasi engellerden arındırılmış bir yaklaşım istiyoruz. Türkiye’ye eşit bir ortak gibi bakmalılar ve öyle davranmalılar. Bugüne kadarki hatalarından ders almışlar gibi gördüm.”

“Türkiye’yle ilgili konuşmalarında olumsuz bir şey söylemediler. Olumlu şeyler söylendi. Daha pozitif bir atmosfer var. Ama samimi olmazlarsa yarın hemen dağılabilir.”

Çavuşoğlu böyle ‘anlamış’ (!)

Oysa meselenin aslı şudur:

AB, Çavuşoğlu’nun – ve tabii arka planda Saray’ın – AKP damgalı hataları anlamadığını ve (muhtemelen de bu çürük rejim demokratik bir ‘başka bahar’da tarihin çöplüğüne postalanıncaya kadar) anlamayacağını anlamıştır.

Türkiye artık AB’nin gözünde tehditkar, acımasız, şantajcı ve maceraperest bir liderliğin yönettiği, uzak bir Ortadoğu, Orta Asya ülkesidir.

En iyi ihtimalle (o da en iyi ihtimalle) AB-İsrail ilişkilerine benzer bir formatlamayla, ‘aldım-verdim’le sınırlı bir rabıtayla yola devam edilecektir. Olan sivilleşmeye, normalleşmeye olacaktır.

Çavuşoğlu ‘hatalarını anladılar’ derken bunun farkında değil mi?

Tabii ki farkında.

Ama o, sadece Saray ve AKP’nin genlerine sinmiş olanı yapıyor:

Yalan söylüyor.

İç tribünlere hakim olan kandırmacanın devamı için uğraşıyor.

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *