Bugün köşe yazım: İstanbul'da '1915 Müzesi' açma zamanıdır

Başbakan’ın 1915 Büyük Ermeni Kıyımı’nın 99’uncu yıldönümü arefesinde yayınladığı ‘taziye’ konusunda en anlamlı yorum, duayen diplomat Özdem Sanberk‘ten geldi.

Tweet mesajında, başsağlığı ve acıyı paylaşma çağrısının, ülkedeki gerginlik, kutuplaşma ve çatışma halinin son bulması için vesile olmasını diliyordu Sanberk.

Erdoğan’ın siyaset, söylem ve gündem yönetiminde ne kadar mahir hale geldiği, aklı başında herkesin kabulü. Başbakan ne derse desin, unvanı itibarıyla, sözlerinin, belli sonuçlar getirdiğinin sonuna kadar farkında.

O nedenle, ülkeyi kiriş gibi gerecek söylemi seçerek, hakaret-tehdit yağdırıp nefret söyleminin eşiğini aştığında toplum ne kadar gerilime sürükleniyorsa, tersini yaptığında – son yıllarda giderek seyrelen bir tercih bu – rahatlama oluyor.

1915 taziyesinde samimiyet arayışı işte bu yüzden.

Başbakan’ın ‘affedersiniz’ ve ‘Ermeni’ sözcüklerini yan yana kullandığı, ‘Ermeni lobilerinden para yiyenler’ gözdağını savurduğu ortadayken, ‘şimdi bu vicdan mı, taktik mi’ diye soranları da anlamak lazım.

Yine de ben bu sorunun 24 Nisan 2014 günü açısından acil olduğunu düşünenlerden değilim.

‘1915 taziyesi’, yayınlandığı andan itibaren ‘söz ağızdan çıkmıştır’ muamelesi gördü.

Bu ‘aa, yanlış oldu’ diye geri alınacak türden bir açıklama değil.

Bir ‘ilk’ de değildir.

Evvelce Cumhurbaşkanı Gül, 1915 için açık dille ‘trajedi’ demişti. Sonra, TBMM’nin bir yayınında bu kelimeye yer verildi. Sonra, Dışişleri Bakanı Davutoğlu, ‘tehciri’ kötüleyici bir ifade kullandı. Ve ardından önceki günkü açıklama geldi.

Böyle bakınca, tedrici, ‘ağır çekim’ bir ‘insanlık suçunun devletsel kabulü’ söz konusu.

Bu kabul silsilesi ne kadar eksik, yarım ağızlı olsa da, ne kadar ‘karşılıklılık beklentisi’ ifade etse de, ne kadar Osmanlı Ermenileri’nin nevi şahsına münhasır muazzam toplu acısını öteki acılarla eşitleme/dengeleme çabası içerse de, ne kadar Hrant’ın katliyle katmerlenen bir vicdansız gecikmeyi ifade etse de, velev ki taktiksel bulunsa da, büyük önem taşıyan bir ‘resmi akıl’ değişimi doğru yönü ifade etmektedir.

Mırın kırın etmeden, ara yollara dalmadan, tarihi olduğu gibi kabul etmeliyiz.

Anlama ve yüzleşme mekanı

Tarihin içinden kahramanlıkları keyfe keder ayıklayıp alçaklıkları es geçemezsiniz.

Hele mesele, kendi insanınıza bir çetenin ettiği zulüm ise.

İnkârcılığı teşvik etmek fayda getirmiyor. Vicdan esastır.

Üç gündür Berlin’deydim.

Etkileyici Yahudi Soykırımı Müzesi’nin yakınlarında kaldım.

24 Nisan 2015’te açılmak üzere, İstanbul’da yalana dolana kaçmayan, işlenen insanlık suçlarının dökümünü yapan, adını doğru koyan bir ‘Osmanlı Ermenileri ve Tehcir Müzesi’ hazırlanmalı diye düşünüyorum.

Teklif kulaklara ‘hassas’ mı geliyor?

O zaman, aynı anda -belki aynı binada, belki ayrı- bir Ermeni, bir Çerkes kıyım tarihi; bir de ‘Rumeli/Balkan Zorunlu Göçü’ müzesi aynı anda açılabilir.

Herkes artık kabul etmelidir ki 1860’larda Çarlık Rusya’sının Çerkesler’e, 1915’te İttihatçılar’ın Osmanlı Ermenileri’ne reva gördüğü muamelenin adı düpedüz soykırımıdır. 

Benzer acılar, onlar kadar sistematik olmasa da, Rumeli/Balkan Türkleri’ne, yoğun bir etnik temizlik dalgasıyla çektirilmiştir.

Tarihimizi, kılçıklarını ayıklamadan kabul etmeliyiz.


Başbakan’a çağrımdır:

Bu müzeleri birer anlama ve yüzleşme mekanı olarak açın.

Yeri gelmişken: Bu ülkenin Hıristiyan vatandaşlarının insani meseleleriyle dolu kara sayfalarınıartık kapatın.Heybeliada Ruhban Okulu’nu bir yılan hikayesi olmaktan çıkarın ve açın.

‘Ama’ demeyin.

Madem büyüksünüz, büyüklük sizde kalsın.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *