Avrupa Basın Büyük Ödülü benim değil, onuruna sahip çıkan meslektaşlarımındır

Avrupa Basın Özel Ödülü için açıklamam şöyle:

 

Avrupa’nın Pulitzer’i sayılan bu büyük ödüle, kıtanın en bağımsız, öncü ve cesur haber kuruluşu olan Guardian ile beraber layık görülmek, benim için büyük bir sevinç ve övünç kaynağı.

 

Ama bu ödülün acılı ve hüzünlü yanı çok daha fazla ağır basıyor.

 

Burukluk içindeyim.

 

30 yılı aşan inişli çıkışlı gazetecilik serüvenimde, bizim topluca hep arzu ettiğimiz, hayallerini kurduğumuz temel hak ve özgürlüklere bir türlü kavuşamadık; tam yakalar gibi olduğumuz anda, onlar bizden kaçırıldı. Mesleğimiz paçavraya çevrildi.

 

Bu ödül, benim açımdan, benim çok ötemde, başkalarına gidiyor.

 

Yıllarca, farklılıkları, hoşgörüyü, karşılıklı saygıyı arayışımızın hikayesinde, aykırı görüşleri ve mesleki duruşları nedeniyle her zaman cezaevlerinde içimizden birileri oldu.

 

Bugün 50, belki de daha fazla olan hapisteki gazeteci sayısı, Türkiye’nin büyük utancıdır. En hoşa gitmeyen görüşleri de dile getirseler, kimsenin cezaevi kapısına sürüklenmemesi gerekir.

 

Bu ülkede artık ifade özgürlüğünün alanları Kopenhag Kriterleri’ne uyacak şekilde, AİHM kararlarına uygun şekilde genişletilmelidir. İnternet boğulamayacaktır. Bu mücadele asla bitmeyecektir.

 

Bunun kadar büyük bir diğer mesele, son iki – üç yıldır, , mesleki haysiyet adına direnen gazetecilerin kitlesel olarak işten çıkarılmasının sistematik bir baskı aracına, cezai müeyyideye  dönüşmüş olmasıdır.

 

Medyaya mühendislik uygulayan, patronluk taslayan, üstelik bunu da ‘öğretmek lazım’ diyerek kabul eden, işimize karışan bir Başbakan’ın bu görevde kalmaması gerekir.

 

Türkiye’de, bizim işimizin özüne alabildiğine duyarsız, mesleğin ne olduğunu anlamak dahi istemeyen, açgözlü, manfaatperest medya patronları, bile bile, çoğu kez doğrudan, siyasi iktidarların baskı taleplerine, kendi ihtiraslarına aracı olarak, medya sektöründe onulmaz yaralar açıyor, medyanın genetiğini bozmaya devam ediyorlar.

 

Bu sektörel hasarı onarmak maalesef yıllarımızı alacaktır.

 

Sözünü sakınmayan ve bağımsız bir basın demokrasinin ve iyi yönetişimin önkoşuludur. Türkiye’de basın, görevini yeterince yapmasını gerektirecek ölçüde ne özgürdür, ne de bağımsız.

Bunun vahim sonucu da temel özgürlüklerin ve hukuk düzenine saygının Türkiye’de sürekli olarak erozyona uğramasıdır. Bu gelişmenin, yolsuzluğun çok büyük bir ölçekte artmasıyla aynı anda yaşanması tesadüf değildir.

 

Son bir yıl bize en acı gerçeği gösterdi, eğer bir ülkede medya, siyasi ve ekonomik yozlaşmanın, yolsuzlukların bir parçası, sesi çıkmayan pasif tanığı haline gelmişse, o medyanın da sonu gelmiş demektir.

 

Pisliklere ve yolsuzluklara bulaşan medya, hırzılıklar, haksızlıklar ve uğursuzlukların peşine düşse bile inandırıcı olamaz.

 

Bu ödül özgürlükleri elinden alınan, işinden gücünden olan, başta Başbakan, siyasi iktidar temsilcileri, ve patronlarla onların atadığı yöneticiler tarafından aşağılanan, sansürlenen, işini yapamaz hale getirilen, hayatlarından bezdirilen; akıl ve vicdan adına haksızlık zulüm ve eziyetlere, ihlallere karşı çıktığı için işlerinden atılan ve bu duuriları nedeniyle tekrar işe alınmayan tüm meslektaşlarıma gidiyor.

Bu ödül, demokrasi rüyaları görürken sokak ortasında öldürülen, ve davası artık çözümsüzlüğe mahkum edilmiş olan sevgili dostum ve meslektaşım Hrant Dink’e gidiyor.

Rahat uyusun, bu mesleğin varoluş mücadelesi daha sona ermedi.

 

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *