AP Türkiye Raportörü Kati Piri ne dedi, ne demedi, ne 'demiş gibi' oluverdi?

Bu konuya girmeye hiç niyetim yoktu, yeterince boğulduk, ezildik gazeteci tayfası olarak, sıkıntılar her geçen gün biraz daha büyüyor, ve OHAL’in de öyle kolay kolay bitmeyeceği de aşikar.

İşte bu kapkara boğuntu ortamında sözümona gazetecilik adına yapılan rezillikler olduğu gibi devam ederken, göz göre göre halkın manipülasyonu amacıyla haber çarpıtması gelip insanı buluyor işte.

Türkiye’de medya ve habercilik ikiye yırtılmış vaziyette, Bir yanda sırtını acımasız, hukuk tanımayan bir iktidara dayamış medya patronlarının genel yayın yönetmenciğini bizzat oynadığı, haberleri bizzat veya kendi maaşlı avanesiyle tahrif ettiği yalancı, göz boyayıcı, propagandacı gazetecilik, öbür yanda baskı üstüne baskı, vurgun üstüne vurgun yiyen, sayısı ve etkisi gün geçtikçe azalan dürüst, gerçek peşinde koşan, olup bitenleri saklamadan, boyamadan, olduğu gibi vermeye, hür seslere kendini açık tutmaya çabalayan bir gazetecilik.

Ne kadar zamandır yazıyorum, şartlar ne kadar zor olursa olsun, rüzgar iktidardan yana ne kadar kuvvetli eserse essin, gazetecinin tek bir çıkış noktası vardır: Sorulması gereken soruları ısrarla sormak, sormaya devam etmek.

16 Temmuz’dan itibaren başlatılan ‘toplumsal hipnoz’ furyasına medyada o ilk kategori içinde kapılmayan kalmadı. AKP markla bir vantilatörle estirilen yalan rüzgarıyla ‘iç düşman’ konsepti genişletildi, cadı kazanı toplumun muhalif kalmış tüm kesimlerini kapsayacak şekilde genişletildi. OHAL zeminini hazırlayarak, KHK rejimi üzerinden aklına esen herşeyi yapmaya başlayan iktidarın en öncelikli projesi her türlü, ama her türlü kötülüğün kaynağını, adını kendisinin FETÖ diye koyduğu bir yapıya bağlamaktı.

‘Bu darbe baştan aşağı FETÖ’nünn işidir’ iddiası böylece, itaatkar ve gazeteciliğin özünden iyice kopmuş uşak medya sayesinde çığ gibi yayıldı.

Ama, ne olursa olsun, gerçek bir gazeteci için soru hala aynı, çünkü gerçek çıplaklığıyla ortaya çıkmış değil:

‘Bu darbeyi planlayıp, hazırlayıp, düğmeye basan tepe kadro kimlerden oluşuyor? Kararı kim verdi, ve eğer makus darbe başarıya ulaşsaydı, cuntada kimler olacaktı?’

Başka bir soru:

‘Bugün görevden alınmış ve hemen tümü hapse atılmış olan 150 generalin tümü de mi FETÖ’cüydü? Lütfen izah ve ikna edin…’

Bu konuda sadece dolduruş mekanizmasının ürettiği bir kanaat dalgası var. Herkes gayet emin.

Sorduğunuzda, ‘inanıyorum ki’ diyorlar. Onlara göre ‘hiç şüphe yok’.

Ama ‘inanıyorum ki’ ile iş bitmiyor. Madem sizce bunu FETÖ adlı yapı baştan aşağı yaptı, bunun inandırıcı kanıtlarını, hiç değilse yeteri kadar ortaya koyacaksınız.

Ne gezer.

FETÖ ileri, FETÖ geri.

Ergenekon ve Balyoz döneminde de aynen böyle olmuştu.

Herkes herşeyin açık olduğundan gayet emindi.

Sonra işler değişiverdi.

Çünkü kanıtlama ve somut veriler üzerinden kamuoyunu ikna konusunda yargı bilmemkaçıncı kez çöktü gitti.

Gerçek bir gazeteci ‘hayır değildir’ diye kendi ‘inanıyorum ki’sini ortaya koymaz. Elbette ki sonunda FETÖ adlı yapı bunun mimarı olarak ortaya çıkabilir, ama çıkmaya da bilir. O yüzden, soracaksınız, ve sormaktan bıkmayacaksınız.

Bugün Habertürk’te gördüğüm bir mülakatın ‘niyetkarlığı’ ve yönlendiriciliği ile sunum biçimi üzerine oflayıp puflarken düşündüm bunları bir kez daha.

Muhabir, Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Kati Piri ile konuşmuş. Piri, bu gazetenin mevcut ortamda pek bir inandırıcılığı kalmadığını, iktidar güdümünde basıldığını bilmediği için olsa gerek, kabul etmiş, ve sonunda – göreceğiniz gibi – pişman da olmuş.

Mülakatın bir kısmı, Piri’nin ağzından ‘her belanın müsebbibi FETÖ’dür’ lafını almak amaçlı.

Raportör sorulara cevap verirken, (tabii çevirinin doğru yapıldığını umarak) o kısma göz atalım şimdi.

”…darbe girişimi gösterdi ki bir paralel devlet olduğu açık. Şahsen benim darbenin arkasında Gülen’e bağlı insanların olduğuna dair hiçbir şüphem yok” diyor Piri ve meselenin bam teline dikkatle, hemen ardına kendi sorusunu ekleyerek şöyle basıyor:

”Ama soru şu: ‘Bu ne kadar geniş bir organizasyondu?’ ‘Bu darbe girişimi Pennsylvania’dan mı yönetilmişti?’ ‘Yüzlerce hatta on binlerce Gülenci bu girişimin içinde miydi?’ ‘Yoksa sadece ordudan atılacağını bilen Gülenci askerlerin son hamle olarak yaptığı bir şey miydi?’

Bunun üzerine muhabir hemen atılıyor:

”Yani darbenin arkasında Fethullahçıların olduğuna dair hiçbir şüpheniz yok…”

 Piri, sabırla aynı noktayı bir kez daha vurguluyor:

”Evet, ama dediğim gibi, soru şu: ‘Bu darbe girişimini birkaç Gülenci mi yaptı, yoksa daha geniş anlamda organize edilmiş bir şey miydi?’ Bunun cevabını sadece yargıçlar verebilir. Zaten bir sosyal demokrat olarak da Gülencilerin Türkiye’de demokrasinin en güvenilir destekçisi olduğunu düşünmüyorum. Yine de tutuklanan ya da açığa alınan on binlerce insanın 15 Temmuz gecesi yaşananların direkt içinde olup olmadığını tam olarak bilmiyoruz. Bunlar hakkındaki düşüncelerimize ve sempatizanlarının geçmişte Ergenekon davalarında yaptıklarına rağmen, direkt suç işleyenlerle sempatizanlar arasında ayrım yapmalıyız. Hükümeti şiddet kullanarak alaşağı etmeye çalışan üst yapı adalete teslim edilmeli. Direkt suça karışmamış olanlara aynı şekilde muamele edilmemeli. Önümüzdeki süreçte Türkiye’yi bekleyen mesele bu…’

kati

Mülakat internette arayıcısını hemen buldu ve ‘işte budur’ anlamında başlıklar, üzerine hemen yapıştırılıverdi:

”Piri: 15 Temmuz’un arkasında Gülencilerin olduğu kesin.”

Fakat gerisi de geldi.

Çok geçmeden, Türkiye Raportörü, twitter hesabı üzerinden ‘böyle demedim’ anlamında bir yalanlama yayınladı.

Kendisine bir soru üzerine yapmış bunu. Biri, “Habertürk’e röportaj verip darbenin arkasında 100% Gülencilerin olduğunu mu söylediniz?” diye sormuş.

O da,“Evet bir röportaj verdim. Fakat hayır, bunu o şekilde ifade etmedim”, demiş ve eklemiş:

”Şunu söyledim: Darbecilerin arasında Gülencilerin olması muhtemel. Fakat bunun şahsi mi yoksa organize bir eylem mi olduğunu bilemiyoruz. Bunun kararını hakimler vermeli, ve ancak bir suç işlemişseniz cezalandırılmalısınız.”

Demek ki nedir? Kafanızda suçlu üretip ‘inanıyorum ki’ diyerek onu mahkum etmekle olmuyor. Ama ne yazık ki, gerçek soruları sormayarak, bir gözleri patronda öbürü ‘reis’te çalışan gazeteci ve editörler, maalesef doğruların saklı kalması için ellerinden geleni yapıyorlar.

Aklı başında insanlar da ‘bu işin içinde cevap bekleyen sorular var, bir çapanoğlu var’ diye kafa yoruyor.

Bunlardan biri, MİT eski müsteşar yardımcısı Cevat Öneş. Milliyet’te yer alan mülakatında şöyle diyor.

”Bir defa bir darbe yapılıyorsa ki eşiğine gelinmiş. Yani kıl payı kurtarılmış, denilen bir tabir vardır ya, böylesine bir ortamda yakalananlar öyle eften püften insanlar değiller, askeri kanatta rütbeli insanlar ama bunun siyasi ayağı boşlukta. Askeri kanadında dahi tereddütler var. O bakımdan henüz açıklığa kavuşmuş bir mesele değil.”

”Askeri kanadında dahi tereddütler var…”

Buna ve başka aklı başında insanlardan gelen şerhlere mim koyun.

Çünkü OHAL uadıkça, KHK kasırgası sürdükçe, hukuk enkazı büyüdükçe, bu sorular, tereddütler, zerre kadar şüpheniz olmasın, çok daha büyüyecek.

Bunları size, ‘gerçek neyse bir an önce ortaya çıksın, kim suçlu ve sorumluysa açıklansın’ diye bekleyen, sormaya devam eden bir gazeteci olarak sadece hatırlatmak istiyorum.

Merakınızı cezbediyorsa, mesela, Ümit Kıvanç’ın bu yazısından başlayabilirsiniz.

gsd_logo_turkce_400px

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *