AİHM karar aşamasında: Onbinlerce KHK mağduru için umut ışığı yanabilecek mi?

Bugün, OHAL marifetiyle işinden gücünden edilen, keyfi uygulamalarla hayatı karartılan onbinlerce TC yurttaşı için kritik bir gün.

Şöyle açıklayalım:

OHAL destekli kadro tasfiyelerinin kapsamıyla ilgili son verileri en son Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’dan almıştık.

Bakanın bir ay kadar önce yaptığı açıklamalara göre yaklaşık 150 bin kişi hakkında paılan işlemler sonucunda kamudan ihraç edildi. Bunların yaklaşık 50 bini tutuklu.

Hukuk düzenini askıya alarak Türkiye’ye 20 Temmuz 2016’dan itibaren bir ‘kararname rejimi’ni transfer eden keyfi OHAL uygulamalarının son 11 ay içinde bu sayının çok üzerinde yurttaşı muazzam bir umutsuzluğa, işsizliğe, açlığa ve öfkeye sürüklediği bir gerçek. Yerlerinden edilen yarım milyona yakın Kürt de bu sayıya eklenince, kaba hesaplara göre, Türkiye’de birinci dereceden mağdur olan yurttaş sayısı 2.5 ile 3 milyon dolayında.

En çok Gülmen-Özakça ikilisinin ‘işimi geri istiyorum’ eylemi ile başlayıp açlık grevine ve cezaevine konmalarıyla gündemde görünür hale gelen bu mağduriyet, önceleri bir şaşkınlık evresinden geçmişti. Bu muazzam kapsamlı idari tasarrufa karşı OHAL mevzuatı itiraz mekanizmalarını adeta felç etmiş; temel hakları yok edici bir emrivakiyle, insanları çaresizliğe sürüklemişti.

Beni en çok şaşırtan, bu onbinlerce kişinin, sonuç alınmayacağı bilinse bile, en azından bir ‘sivil hak arama’ daklgası olarak, Kamu Denetmenliği adlı adı var kendi yok makama o onbinlerce başvuru dosyasını yığmalarıydı. Bunu yapmadılar. Yapsalardı, AB’ye göstermelik yaranma adına kurulmuş pek çok başka kurum gibi bu makamın da kofluğu, iktidara bağımlılığı cümle aleme ilan edilmiş olacaktı, en azından.

Her neyse, bu çaresiz mağdur kitleler baktılar tüm yollar kapalı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) ve Avrupa Konseyi’nin yolunu tuttular. Ankara-Strasbourg arası trafik bu yüzden sıkıştı, sıkıntı büyüdü, ve yine pek bir göstermelik olarak Bozdağ’ın bakanlığı, bu yılın başlarında, şikayetlerin ele alınacağı bir komisyonu ilk adres olarak oluşturma kararı aldı.

Göstermelik veya oyalamaca olduğu da pek bir sırıttı; aslında topu topu birkaç saatlik iş olan komisyonu kurma ve isimleri belirleme meselesi bugüne kadar sürüncemede kaldı veya tutuldu.

Meslektaşım Serpil Çevikcan’ın Milliyet’te yazdığına göre, son durum şu merkezde:

”23 Ocak’ta yayımlanan KHK ile kuruluşu düzenlenen komisyon bir türlü faaliyete geçmedi. Şubat ayında hükümetten gelen, “1-2 haftaya kadar faaliyete başlar” açıklamalarına rağmen komisyon kurulamadı. Kulislerde, bunun teknik bir eksiklikten kaynaklandığı konuşuldu. Üyeleri belirlemenin de zaman aldığı ifade edildi. Sonrasında çıkarılan KHK’yla, mahkemelere ve kurumlara yapılan bütün başvuruların komisyona yapılmış sayılacağı düzenlemesi getirildi.
16 Mayıs’ta ise Başbakan Binali Yıldırım, komisyonun üyelerinin belirlendiğini açıkladı. Bu açıklamanın üzerinden de epey zaman geçmesine rağmen komisyon henüz faaliyete başlamadı.
Genel endişe, kurulması geciken ve OHAL işlemlerine karşı tek itiraz merci olan komisyonun 200 bine yaklaşan idari işlemi incelemesinin yılları bulabileceği yönünde.

Komisyonun, aynı konularda pilot kararlar alarak değil, başvuruları tek tek değerlendirerek hüküm kuracağı ifade ediliyor.

Komisyon üyelerine bağlı geniş bir uzmanlar ekibinin dosyalarla ilgili değerlendirmeler yapacağı da belirtiliyor.

İhraç edilenler artık bir biçimde haklarında karar çıkmasını istiyor. Zira yargı yolu, ancak komisyonun başvuruya olumsuz yanıt vermesiyle açılabiliyor. Komisyonun çalışmaya başlaması, FETÖ ile mücadele konusunda önemli bir alan oluşturacak. Yargıyı rahatlatacak, hükümete yönelik eleştirilerin önünü kesecek. Komisyonun bir an önce çalışmalarına başlaması, hızlı ve adil kararlara imza atması büyük önem taşıyor.”

Manzara bu.

Aslına bakarsanız, 15 Temmuz sonrasında darbe kalkışmasını yapan kadroya odaklanmak ve suçluları etkin ve hızlı bir şekilde yargı önüne çıkarmak yerine boyunun kat be kat üstünde, üstelik hukuksal boyutu son derece tartışmalı işlere kalkışarak herşeyi eline ayağına dolayan, devletin içini boşaltan, kalanları korkuya veya sürmenaja sürükleyen hükümetin bu acıklı hali, mağdurlar açısından tam bir ‘ölme eşeğim ölme’ durumu.

Aynen öyle.

Maalesef.

Bana sorarsanız, mevcut koşullarda ve ‘tek adam’ konjonktürü içinde bu haklı ‘hak arayış’ın sonuç vermesi birkaç nesil dahi sürebilir.

manisa

Öte yandan…

Öyle anlaşılıyor ki, Komisyon’un yılan hikayesine dönmesi ve de beklentilerin artması nedeniyle, Strasbourg’daki AİHM, bugün bu konuda önemli bir karar verecek.

AİHM süreçlerini izleyen hukukçu ve akademisyen Kerem Altıparmak‘ın yazdıklarına bakalım, çünkü aranan cevaplar onun değerlendirmelerinde gizli.

‘Üç olasılık ver’ diyor Altıparmak ve tane tane anlatıyor:

”AİHM Basın Bülteniyle pazartesi günü Köksal/Türkiye davasında karar açıklayacağını bildirdi. Bu, KHK ile ihraç edilen onbinlerce insanı ilgilendiren önemli bir haber. Bu bilgiyi paylaşınca, kararın ne yönde olacağını soranlar oldu. Ben müneccim değilim ama, yine de bu konuda bir tahminde bulunabilirim.

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı tanınınca, 2014 yılında Türkiye’ye ilişkin Mahkemede bir yargısal formasyona yollanan başvuru sayısı 1.584’e kadar düştü. Böyle olunca Türkiye aleyhine derdest olan dosya sayısı 2015 yılı sonu itibariyle çoğu eski başvurulardan oluşan 8.450ye düşmüştü. Türkiye’nin toplamdaki dava yüzdesi de %13’e.

Ancak 15 Temmuz sonrası her şeyi değiştirdi.

Bir kere, AİHM’in yıllarca uğraşıp erittiği iş yükü tekrar ters bir trende girdi.

En alt noktada 64.850 olan başvuru sayısı, 2016 sonunda 79.750’ye yükseldi.

30 Nisan 2017’de ise bu sayı 93.150ye dayandı.

Kalan 8 ay aynı hızla devam ederse, yıl sonunda 120 binleri konuşmamız olası.

20 yıla yaklaşan reformla elde edilenin bir sene içinde uçup gitmesi demek bu.

Tabii ki burada da başrol Türkiye’nin.

15 Temmuz sonrasında bir önceki sene 8.450 olan başvuru sayısı, 12.575’e çıktı.

2016 yılında bir yargısal merciye tevdi edilen başvuru sayısı 8.308 ki, bunun ne büyük bir sayı olduğunu 2014’deki 1.584 sayısına bakarak kestirebilirsiniz.

Yıl sonunda Türkiye %15.8 ile ikinciliğe tırmanmıştı.

Ama OHAL KHKlerinin yarattığı tahribatın gerçek yüzü asıl 2017’de ortaya çıktı.

30 Nisan 2017’de Türkiye aleyhine yapılan başvuruların sayısı 23.000’e Türkiye’nin toplam başvurulardaki yüzdesi de %24,7’ye çıktı.

Bu, AİHM’e her ay yaklaşık 2.500 başvurunun yapıldığı anlamını taşıyor.

Aynı trend devam ederse, yıl sonunda Türkiye aleyhine 43.000 başvuru olacak.

Peki, bunları anladık da, AİHM bugün bu insanlar için ne yapabilir?

işim

”AİHM’in bu 43 bin davaya bakamayacağı kesin” diyor Altıparmak ve açıklıyor:

”Durumu şuna benzetebiliriz. Bir rafineride yangın var ve sadece bir itfaiye aracıyla bunu söndürmeye gelmişler. İtfaiye şefi, kapısına gelenlere siz içeri gidin söndürmeye çalışın, söndüremezseniz o zamana kadar biz takviye alırız diyecek mi? Takviye geldiğinde içeride bir çok kişi can vermiş olacak çünkü.

AİHM, bir itfaiye aracı olarak üç karar verebilir pazartesi…”

Nedir bu üç karar olasılığı?

Altıparmak:

  • OHAL Komisyonu etkili yoldur, gidin tüketin diyebilir. Böylece 2017 yılı sonunda yayınlayacağı istatistikler yine makul seviyelere çekilir. Rafineride yanan da yanar. Çünkü bunun olması demek uzunca bir süre AİHM’in bu davalara bakmayacağı anlamına gelir.
  • AİHM bir karar verir ve Komisyonun insan hakları standardına uygun olmadığına, yeniden eksikliklerin giderilerek düzenlenmesine karar verebilir. Bu esasa ilişkin de bir karar olacağı için hükümetin görüşünün sunulması gerekir ki ben böyle bir gelişmeden haberdar değilim. Belki olmuştur ama sanmıyorum.
  • Komisyonun çalışmasına kadar bu konuda karar verilmeyeceği, başvuruların da o sırada bekletileceği yönünde bir karar verebilir. Esasa ilişkin bir şey söylemeyeceği için bunun etkisi sınırlı kalır ama kapı da tamamen kapatılmamış olur.

”Ben birinci olasılığın en yüksek, ikincinin ise en düşük olduğunu tahmin ediyorum. Üçüncü ihtimal ise plase’ diye yazıyor Altıparmak ve değerlendirmesini şöyle noktalıyor:

Şüphesiz Türkiye’den bu kadar dava gitmesinin bir nedeni var. Türkiye’de hukuk güvencesi ortadan kalktığı için insanlar AİHM kapısına yığıldılar.

Bu çöküşü başta Avrupa Konseyi’nin tüm birimleri olmak üzere tüm bağımsız gözlemciler kabul ediyor. Bu çöküşe ilişkin hiçbir şey yapmadan, o güvencesizliğe insanları geri göndermenin anlamı olsa olsa şu soruda aranabilir:

Mahkeme AİHM’i kurtarıp, insan haklarından vazgeçecek mi? Yani bir Pirus Zaferine imza atacak mı?

Umarım yanılıyorumdur ama büyük ihtimalle bunu yapacak.

Eğer bunu yaparsa Köksal kararı, insan hakları koruma mekanizmasının çöküşünün sembollerinden biri olarak kayıtlara geçirilebilir.

Yanılmayı çok istiyorum, şaşırt beni AİHM!”

Karamsarlık gibi gelebilir, ama Altıparmak’ın çizdiği çerçeve gerçekçidir.

Şimdi AİHM kararını bekleyeceğiz.

Çıkacak AİHM kararına göre, ana muhalefet partisi CHP’nin korkmadan, ayrım yapmadan, evelemeden gevelemeden bu muazzam mağdur kitleye insanca bir yaşam vaadiyle yeni bir seçim programı sunup sunmayacağını göreceğiz.

Şu bilinmeli ki, bu mağduriyet meşru siyasette bir karşılık bulmazsa, maalesef Türkiye’yi sert bir radikalleşme süreci tehdit altına alacak, istikrar sadece uzak bir hayal olarak ufukta bir görünüp bir kaybolacaktır.