Adalet Bakanlığı’ndan Roboski için ifade: ‘Güç kullanımı için makul inancın sonucu’

Davaya ilişkin görüşünü Genelkurmay’dan istediği ve olay “meşru müdafaadır” sonucuna varılan yazıya dayandıran Adalet Bakanlığı, “Bununla birlikte olayın içinde bulunduğu koşullar, güç kullanılmasını gerektiren makul bir inancın varlığını göstermektedir” dedi.

Cumhuriyet’in haberine göre, Bakanlar Kurulu’nun bu olayda bir sorumluluğunun olmadığını iddia ederek hükümeti aklayan bakanlık, devletin madur ailelere tazminat teklif ettiği için başvuruların reddedilmesini istedi.

Adalet Bakanlığı, Uludere katliamıyla ilgili yaşam hakkı ihlali ve etkin soruşturma yapılmadığı şikâyetleriyle ilgili Anayasa Mahkemesi’ne 28 sayfalık görüş sundu.

Bakanlığın, görüşünü Genelkurmay Başkanlığı’nın 29 Aralık 2014 tarihli yazısı ve ekindeki belgeleri esas alarak hazırladığı belirtilen savunmada, “Bakanlığımız, başvurucuların şikâyetlerinin anayasanın yaşam hakkı ve insan hassasiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağına ilişkin hükümleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. ve 3. maddeleri ile bu maddelere ilişkin AİHM içtihatları ışığında yorumlanması ve uygulamasının doğru olacağı kanaatindedir” denildi.

Başvurunun kabul edilebilirlik kısmını değerlendiren bakanlık, Yüksek Mahkeme’nin 23 Eylül 2012 tarihinden önce meydana gelmiş olaylara ilişkin şikâyetleri de esastan incelediğine dikkat çekti.

Bakanlık, başvuruya konu olayın 28 Aralık 2011 tarihinde gerçekleştiğini belirtirken, “Bakanlığımız, yürütülen soruşturma kapsamında olayın koşullarının incelendiğini ve olayın meydana gelmesinde etkili olan ‘kaçınılmaz hata’nın tespitinin yapıldığını belirtmek ister. Ayrıca başvuruculara olay nedeniyle mağduriyetlerinin giderilmesi maksadıyla tazminat ödenmesi teklifinde bulunulduğunu AYM’nin dikkatine sunar” ifadesini kullandı.

Bu teklif ile Başbakanlık’ın Uludere mağduru ailelere vermek istediği tazminatlar kastediliyor. Tazminat konusunda İran’da yaşanan ve AİHM’e taşınan bir olaya atıf yapan Adalet Bakanlığı, AİHM’in tazminat ödemenmesiyle İran’ın yükümlülüğünü yerine getirdiği kaanatine vardığı savunuldu.

Yaşam hakkının ihlali ve etkin soruşturma yapılmadığı şikâyetine değinen bakanlık, bu konuda AİHM’in ölümcül gücün kullanıldığı durumlarda sadece devlet görevlerinin eylemlerinin değil, olaya ilişkin gelişmelerinin tamamının, bilhassa eylemlerin hazırlanışının değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti. Görüşte, AİHM’in bir başka kararına işaret edilerek şöyle denildi:

“Öte yandan güvenlik güçleri, bir terör veya yakalama operasyonunda, henüz fiili saldırıyla karşılaşmamış olsalar bile AİHS’nin 2. Maddesinin 2. Fıkrasındaki amaçları gerçekleştirmek için güç kullanabilirler. Ancak bu durumda güç kullanmalarının o sırada geçerli gibi görünen sağlam sebeplere dayandığına dair samimi bir inançları bulunmalıdır. Daha sonra bir hata olduğunun anlaşılması, kullanılan gücün otomatik olarak haksız hale getiremez; aksini düşünmek devlete ve kanun adamlarına görevlerini yaparken, belki de kendilerinin ve diğerlerinin yaşamlarına zarar verebilecek gerçekçi olmayan bir külfet yüklemek olur. Bununla birlikte olayın içinde bulunduğu koşullar, güç kullanılmasını gerektiren makul bir inancın varlığını göstermektedir.

Adalet Bakanlığı, görüşünün 3 sayfasında Genelkurmay’ın kendisine gönderdiği yazıya yer verdi. Görüşte, Genelkurmay’ın özetle şu ifadeleri açıklandı:

“Başvuru konusu olaya, tek bir olay olarak bakmanın yanıltıcı sonuçlara varılmasına neden olacağı, olaya bir bütün olarak bakıldığında, terör örgütü mensuplarının saldırılardan önce toplandığı bir bölgede, gece vakti saldırı yapmaya elverişli insan sayısının tespit edildiği ve sivillerin sergilemeyeceği davranışlar sergilemesinden dolayı, grubun bölücü terör örgütü mensubu olduğunun düşünülmesinin kaçınılmaz olduğu ve gerçek ve yakın bir riskin bulunduğunun hayatın olağan akışına uygun olduğu Genelkurmay Başkanlığı tarafından değerlendirilmiştir.”

Adalet Bakanlığı, bununla da yetinmedi ve Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın katliama ilişkin verdiği 6 Ocak 2014 tarihli kovuşturmaya yer olmadığı kararının gerekçelerini görüşüne ekledi. Olayda yaralı kurtulanlara zamanında müdahale edilmeği ve bu nedenle hayatlarını kaybettiği suçlamasına da değinen bakanlık, bu konuda Genelkurmay’ın “Zorlu kış şartlarında, terör örgütünün yoğun olduğu bölgeye böyle bir intikal birkaç günü alabilir” savunmasına yer verdi.

Adalet Bakanlığı, tüm açıklamalardan sonra “Bu itibarla bakanlığımız, söz konusu AİHM içtihatları ve yukarıda belirtilen hususlar ışığında başvurucuların yaşam hakkının ihlal edildiği yönündeki şikâyetinin değerlendirilmesi konusunda takdirin Anayasa Mahkemesi’ne ait olduğunu belirtmektedir” yorumunu yaptı.

Bakanlık görüşünde, başvurucuların 2 yıl 7 ay süren soruşturma süresinin makul olmadığı iddiası konusunda, “Bu kapsamda soruşturma dosyasının kapsamı ve mahiyeti, mağdur sayısı, dinlenen tanık ve ifadesi alınan şüpheli sayısı gibi hususların da göz önünde bulundurulması gerekmektedir” denildi.

Bakanlık, soruşturmayı yürüten askeri savcı ile takipsizliğe itirazı değerlendiren askeri mahkemenin bağımsız olmadığı yönündeki şikâyete ilişkin olarak o da “askeri yargının bağımsız olduğu ve soruşturmanın niteliğine zarar verecek bir tutum tespit edilemediği” görüşünü savundu.

Bakanlar Kurulu ve Genelkurmay Başkanı’nın olaydaki sorumluluğunun tespit edilmemesine ilişkin şikâyet konusunda hükümeti aklamaya çalışan Adalet Bakanlığı, Meclis’ten çıkarılan tezkere kapsamında Bakanlar Kurulu’nun TSK’ye sınır ötesi operasyon konusunda yetkilendirdiğini kaydetti.

Bakanlar Kurulu’nun bu kararının düzenleyici işlem niteliğinde olduğu belirtilen görüşte, “ceza sorumluğunun şahsiliği ilkesi anayasal bir hükümdür” denilerek askerin kusuru nedeniyle hükümetin suçlanamayacağı yorumuna yer verildi.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *