3 ay geçti, esas soru hala askıda: Darbeyi kim kurguladı, kim(ler) düğmeye bastı?

Stockholm’de, Sosyal Demokrat Parti’nin sivil toplum kuruluşu ABF’nin merkez binasındayız.

17 Ekim Perşembe, akşam.

Salonda en az 150 kişi var. Bir kısmı gazeteci. Gerisi İsveçliler, ve İsveç’te yaşayan Türkler, Kürtler, Ortadoğulular.

Konu, 15 Temmuz öncesi ve sonrasında Türkiye.

Konuşmacılardan biri, kıdemli İsveçli gazeteci Bitte Hammargren, diğeri Stockholm Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Bölümü’nün genç yöneticisi Paul Levin ve ben.

Türkiye’nin tarihsel derinliklerinden başlayıp günümüze uzanan, bulutlarla kaplı bir örtü altında görüntüler sunan, geniş bir ufuk turu.

Darbe girişimi, otoriterleşme, siyasi çürüme, AB ile ilişkiler, Musul ve Halep, Erdoğan-Putin, Irak, Suriye, ABD.

Sırayla söz alıyor, derinlere dalıyoruz.

‘Sizlere hem resmi verilerle, gayrıresmi sayılarla, hem de sorularla geldim’ diye söze başlıyorum.

‘Herkes bunlardan kendi yorumlarını yapabilir, cevapları üzerinde düşünebilir, aynen biz gazetecilerin yaptığı gibi’ diye ekleyerek.

coup5

Darbe girişimi akşamını ve ertesi sabahını anlatıyorum; gördüklerimi, tanıklıklarımı.

Ve ana soruyla başbaşa bırakıyorum dinleyici topluluğunu:

‘Bu kanlı darbe girişimi, 2013 Gezi protestoları ile görünürlük kazanan otoriterleşme sürecinde bir kırılma hamlesi miydi, yoksa bir devamlılık ifadesi mi?’

Le Monde Diplomatique dergisinin Almanca yayınının Şubat 2014 sayısında yayımlanan uzun analizimin başlığı ‘Türkiye: Ağır Çekim Darbe’ idi.

screen-shot-2016-10-17-at-17-14-18

Bunu hatırlatıyorum ve ekliyorum:

’15 Temmuz’un, fay kırılması gibi görünen bir hamleyi, bir anı da içeren bir devamlılık unsuru olduğu konusundaki argümanım bugün de geçerlidir. İddia ediyorum ki, 14 Temmuz’a kadar hayli ağır çekim gibi süregiden bu süreç, 15 Temmuz’la birlikte gayet aşikar biçimde hızlandırılmıştır, ‘fast forward’ olmuştur. Umuyorum ki bu iddiamda yanılırım, ama pek sanmıyorum.’

Sorular, sorular, sorular.

Zihinler meşgul.

Darbe için düğmeye kim veya kimler bastı?

Cuntanın tepesinde hangi isimler oturacaktı?

Darbe eylem planı neden başarısız kaldı?

Türkiye ordusunun toplam 340 küsur generalinden 150’si hapiste ve görevden alınmış durumda.

Yani, en yüksek rütbelilerin yüzde 40 küsuru.

Yarıya yakını.

Erdoğan ve onu destekleyen yardakçı medya korosu, ki aralarında kendisini merkez laik, solcu olarak tanımlayan, normalde aklı başında olması gereken kanaat önderleri de var, bunların hepsinin ‘FETÖ’ diye lanse edilen Gülen Hareketi’nin üyesi veya bağlantılı destekçisi olduğunu iddia ediyor.

Ama bu konuda makul dayanak oluşturacak tek bir kanıt şu ana kadar sergilenmiş değil.

Bilgi sahibi olması gereken NATO ve ABD kaynakları da aynı yönde bir açıklama yapmadı.

Bu bir kitlesel infiltrasyon (sızma) ise, İslami renkli toplu sızmalara alerji duyan Batı savunma sisteminin buna çoktan refleks göstermesi gerekmez miydi?

NATO istihbarat yapıları uyuyor muydu?

Sorular, sorular.

Veriler, veriler.

Resmi anlatımların da desteklediği gibi, Türk ordusunun başındaki dört yıldızlı general, Hulusi Akar, bir darbe hazırlığı olduğuna dair açık ve yakın tehlike konusunda 15 Temmuz günü öğleden sonra saat 16 sularında, Türk İstihbarat Servisi şefi Hakan Fidan tarafından bilgilendirildi ve uyarıldı.

Yalanlanmayan bu bilgi önemli.

Bir başka resmi veri, aynı Akar’ın Cuma akşamı saat 21-22 sularında, Genelkurmay karargahında darbeci subaylar tarafından esir alındığı.

Darbeden haberdar edilen bir ordu şefi, altı saat sonra nasıl olur da tutsak edilir?

Daha da ötesi var.

Akar, dört kuvvet komutanını saat 16 ile 22 arasında tehlike konusunda haberdar etti mi etmedi mi?

Etmesi gerekirdi, emir komuta zinciri gereği.Ama bunu bilmiyoruz.

Bilinen şey, bazı kuvvet komutanlarının Cuma gecesi topluca Istanbul’da bir düğüne katıldığı, diğerlerinin darbeciler tarafından esir alındığı, kelepçelendiği, bir yerlere götürüldüğü.

Türkiye’nin iktidar tarafından boyunduruk altına alınan medyası bu soruları sormadı, kısık sesle soranlar da ya sustu ya da medyanın ahlaken çürümüş patronları tarafından susturuldu, diye anlatmaya devam ediyorum.

Ve bu kısmi verilerin soluk ışığının belli belirsiz aydınlatmakta olduğu 15-16 Temmuz tablosunu ihtiyatlı bir dille aktarıyorum.

Sorular sorarak.

Dinleyicileri sorular üzerinde düşünmeye davet ederek.

Vakit dar olduğu için, aşağıdaki analizimi kısaca özetleyerek aktarıyorum onlara:

‘Bu darbenin bir Fethullah Gülen projesi olarak Gülenciler denilen subay kesimi tarafından kurgulanıp yönetildiği, tepeen tırnağa onların eseri olduğu, o kesimle sınırlı bir kumpas olduğu sadece Erdoğan’ın ürettiği bir iddiadır. Sadece haftalarca pompalanmış, sorgulanmamıştır, kanıtları (henüz) ortaya konmamıştır, ve dolayısıyla da şu an itibarıyla hiç mi hiç ikna edici değildir. Nitekim Batı medyası da, demokratik ülkelerin kamuoyu da bir negatif mitoloji üretimine dönüşen bu iddiayı satın almamakta, Erdoğan ve yakın çevresini büyük öfkeye gark etmektedir. Erdoğan bu büyük iddiasının kayıtsız şartsız sorgusuz sualsiaz kabul edilmesini istediği ölçüde demokratik kamuoylarının şüpheciliği karşısında derin sıkıntı yaşamaktadır.’

‘Verilerle ortaya çıkan resim, darbe komplosunun Gülencileri de içeren, ama onları aşan bir ‘kurum içi koalisyon’ tarafından dizayn edildiğini gösteriyor. Bu ‘hibrit’ yapı Gülenciler, Kemalistler, NATO destekçisi huzursuz subaylar ve AKP’den nefret eden milliyetçi üst rütbelilerden oluşmaktaydı. Neden böyle olduğunu düşünüyoruz? Mesela şunlardan: dört yıldızlı bazı eski generaller darbe girişiminden birkaç hafta sonra çıkıp, kanlı girişimde aktif rol almış olan 2’nci Ordu Komutanı Adem Huduti’nin Gülencilerle uzaktan yakından ilgisi olmayan tepeden tırnağa milliyetçi kahraman bir subay olduğunu söylediler. Bu bir gerçektir.’

‘Diğer yandan, soruların üzerine giden Reuters haber ajansı, geçenlerde yayınladığı uzun bir haberde, Türkiye’nin NATO merkezindeki askeri temsilinin nasıl çökme noktasına geldiğini yazdı. Haberde normalde 400 kadar subayla temsil edilen Türkiye, kitlesel tasfiye nedeniyle ancak 40-50 askerle temsil ediliyor, Türk tarafı komuta zincirinin kırılması ve kurumsal kargaşa nedneiyle toplantılara katılamaz hale geliyordu. Reuters’s konuşan bazı ‘isimsiz’ subaylar, vahim bir Kemalist subay temizliğine maruz kaldıklarını anlatmaktaydı.’

‘Peki ne oldu? Şunu makul verilere dayanarak iddia edebiliriz: 15 Temmuz günü darbe hamlesinin geleceğini anlayan (belki daha önceden de uyarılmış olan) AKP yönetimi, saat 16 ile 22 arasındaki kritik zaman dilimi içinde, Genelkurmay-Hükümet-Saray-MİT arasında iletişim trafiği kurarak, toplu darbe iradesini kırma amaçlı ve sonuç getiren bir derin pazarlık yaptı. Bu iddiayı güçlü kılan bazı işaretler var: Geleneklere uygun olarak normalde sabah erken saatlerde başlaması gereken darbe hareketinin herkesin kalablık bir trafikte ilerlemeye çalıştığı Cuma gecesi başlaması, normalde ele hemen geçmesi gereken medya kanallarının sadece birinin askeri saldırıya maruz kalması, daha Cuma gecesi bitmeden, eski darbelerde kilit rol oynamış olan 1’nci Ordu’nun komutanlığı tarafından darbenin desteklenmediğinin TV’den açıklanması, ve en önemlisi, bizlere üçüncü ay dolarken hala kim cuntada oturacaktı sorusuna muhtemelen örtbas etme amacıyla cevap verilmemesi, şüphelere şüphe ekliyor.’

‘Eğer bu pazarlık oldu ise, ki öyle görünüyor, Erdoğan’ın Ordu içindeki pazarlık muhatabı, subayların hangi kanadıydı? Bunu da henüz bilmiyoruz, ama son günlerde yayınlanan analizler, TSK tepesinde NATO karşıtı, Avrasyacı olarak bilinen generallerin öne çıktığını işaret ediyor. Kesin gibi olan, ‘FETÖ’ denen yapının üzerine yıkılmak istenen 15 Temmuz’un esasen Erdoğan ile Ordu arasında tavizlere dayalı bir uzlaşmayla sonuçlandığına ilişkin resimdir.’

Sert tutumlu subayların ağırlık kazanması, 15 Temmuz sonrası başlatılan ve toplumun her muhalif kesimine yayılan tasfiye veya berbat adıyla ‘temizlik’ harekatının yönünü de izah ediyor. Eski devlet formatlarına geri dönülmüştür. 15 Temmuz, Türkiye’de demokratik değişime var gücüyle karşı çıkanların, ülkeyi bir kez daha dar ve savaşkan bir milliyetçiliğe sürükleme hevesi güdenlerin yeni bir gerici ittifak kurarak, paradoksal biçimde zafer kazanmasının tarihe geçtiği gün olarak anılacaktır.’

Ve Olağanüstü Hal’in sonuçlarını resmi verilerle aktarıyorum.

Temel hak ve özgürlüklere darbe.

Gözaltı ve tutuklamalar.

Medyanın sıfırlanması.

Yargının fethi.

Mülkiyet hakkının gaspı.

Kayyum marifetiyle şirket, kuruluş ve muhalefete ait yerel yönetimleri devletleştirme, merkezi otoriteye bağlama.

Veriler:

  • Kamu kurumlarından atılan sayısı 105.023.
  • Gözaltına alınan sayısı, 72.198.
  • Tutuklanan sayısı, 32.314.
  • Kapatılan ve el konulan üniversite, okul ve yurt sayısı, 2.099.
  • Kapatılan dernek ve vakıf sayısı, 1.254.
  • İşten atılan, kısmen hapse atıkan yargıç ve savcı sayısı, 3.640.
  • El konulan ve kapatılan medya kuruluşu sayısı, 180.
  • Tutuklanan gazeteci sayısı, 127.

Erdoğan’ın ‘Allah’ın lütfu’ diye gördüğü Olağanüstü Hal’in, Türkiye’nin kabusuna çoktan dönüştüğünü ve AKP için de yakında içinden çıkılmaz sorunlar üreteceğini, sistemi tamamen altüst edeceğini anlatıyorum.

Alınan ‘olağanüstü’ tedbirler nedeniyle Türkiye’nin elitinin, vasıflı iş gücünün kitlesel dış göçe hazırlanmakta olduğunu, hemen tüm kesimler içinde tedbirlerden olumsuz etkilenenlerin sayısının Kürtler de dahil 2 milyona yaklaştığına dair tahminler yapıldığını aktarıyorum.

Mülklere keyfi olarak el konmasının resmi açıklamalara dayalı boyutunun dört milyar doları bulduğunu, muhtemelen daha yüksek olduğunu da ekliyorum.

Ve en büyük endişemi paylaşarak sözlerime son veriyorum: Mülk gaspı, Ermeni mallarına tehcirde el konmasından bu yana yaşanan en trajik ve problematik gelişmedir. Yabancı sermaye bunu dehşetle izlemekte, yatırımlardan hızla soğumaktadır.

Türkiye hızla, ta 1950’lerden beri bağlı olduğu Batı hukuk sistemiyle çok kuvvetli bir çarpışma noktasına gitmektedir.

Bu sistemle bağlar çözülüyor.

Kaldı ki, Olağanüstü Hal mağdurları hem AİHM’de hem de Uluslararası Tahkim’de haklarını arayacaklar, ve emin olunuz, Türkiye çok büyük tazminatlar ödemeye mahkum edilecektir.

Acı olan ve beni derin kedere sürükleyen, diye noktalıyorum, geçen yüzyıl başlarından beri bir töre halini alan ‘arzu edilmeyen sosyal grupları ülkeden kovma’ davranışı tam gaz devam ediyor.

Önce Ermenileri kovdular, ardından Yahudiler, Rumlar. Sonra sıra Süryanilere, Kürtlere geldi, Solcular başka ülkelere kovuldu.

Ve şimdi sıra, bu büyüyen ‘devletin lanetlileri’ listesine, ezici çoğunluğu darbeciliğe karşı olan, iş-güç tutmuş, namazında niyazında dindar bir cemaatte.

Sonu gelmiyor ve Türkiye kötülük girdabı içinde kendisine zarar vermeye; kendi içinde korku, şüphe, nefret ve öfkeyi beslemeyi, sakin ve huzurlu bir topluma dönüşmeyi bir türlü başaramıyor.

 

 

 

 

0 thoughts on “3 ay geçti, esas soru hala askıda: Darbeyi kim kurguladı, kim(ler) düğmeye bastı?”

  1. Yavuz Bey,
    Sade bir vatandaş olarak 15 Temmuzdan beri olanlarla ilgili okuduğum en gerçekçi ve en başarılı yazı. Darbe girişiminden sonraki ilk bir hafta ülkenin büyük çoğunluğu gibi ben de dayatılan her şeye inandım ve inanın büyük pişmanlık duyuyorum bu tutumumdan. OHAL ilan edildikten sonra yapılanları gördükçe sorgulamaya başladım ve durumun hiç de gösterildiği gibi olmadığını çok başka hesaplar olduğunu hiç şüphesiz farkettim. Susturulan medyanın etkisiz kalması ve iktidarın güdümünde ki medyanın yanıltıcı bilgi bombardımanı sebebiyle insanların gerçekleri görmesi imkansız gibi görünüyor şu saatten sonra. Zaten halkın gerçeklerle de ilgilendiği yok. Araştıran, okuyan, sorgulayan insan yok. Cemaat mensubu değilim ama bu yapılan mağdur etmenin de ötesinde bir soy kırımdır kesinlikle.Cemaatin dışında, olanlardan etkilenen ciddi bir muhalif kesim de var üstelik. En acı olan da adalete, kendi hak ve özgürlüklerine sahip çıkmayan bu kadar insan kendi geleceklerinin de karardığının farkında bile değil. Başkasının acısından beslenen, herkesi çabucak hain ilan edebilen ahlaksızlıkta,vicdansızlıkta bir toplummuşuz. Vatana sevgimiz, demokrasiye sahip çıkışımız cama balkona bayrak asmaktan, niye yaptığımızı bilmeden sokaklara dökülmekten ibaretmiş. Hayatımda ilk kez ülkemden gitmek, temel hak ve özgürlüklerimin beni güvende hissettireceği, insan gibi değer görebileceğim bir ülkeye göç etmek istiyorum. Çok üzgün, huzursuz ve umutsuzum bu ülkede.

    Saygılarımla

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *