Eco'nun ölümü ve Ankara'nın aydın nefreti

Dünyamız en önemli, en etkileyici aydınlarından, en üretken düşünce insanlarından birini kaybetti.

84 yaşında hayata gözlerini yuman Umberto Eco, evet, sadece bir ülkenin, İtalya’nın; sadece Avrupa kıtasının değil, tüm gezegenin ve bu gezegenin kaderine damgasını vurmuş olan insanın hafızadaki, tarihteki yerini deşmiş durmuştu.

Dilin köklerinde saklı düşünceyi bir madenci gibi kazdı ve geriye her biri birer hazine olan, hiç kuşkusuz ‘insanlık kütüphanesi’ne girecek kuramsal yapıtlar, her biri coşku dolu zihinsel serüvenler olan romanlar, her biri bugüne mercek tutan makale ve denemeler bıraktı.

Vasat bile sayılmayacak bir yönetici kadronun ve onun kör cahil, tek bir yabancı dil dahi bilmeyen dalkavuklarının elinde rehin kalmış Türkiye’nın iyice kurak ve kısır hale getirilmiş bugünkü son derece can sıkıcı, endişe yayan ortamında Eco’yu anmayı, hatırası önünde eğilmeyi görev sayıyorum.

30 yıl önce tanışmıştık. ‘Gülün Adı’ romanı adeta patlamış, her bir dile çevrilir olmuştu. İsveç muhabiri olarak yeni girdiğim Cumhuriyetiçin mülakat talebimi bazı İsveçli meslektaşlarımı reddederek kabul etmesi beni duygulandırmıştı.

Stockholm‘deydik. Dünya yazarlarının portreleriyle nam salmış Lütfi Özkök‘ün evine geldi. Lütfi ağabey gene yapacağını yaptı ve “Ben senin gözlüksüz fotoğrafını çekeceğim” diye tutturdu. Eco şaşırdı. “Yahu gözlük benim bedenimin bir parçası olur mu?” dedi ama, Özkök’ün tatlı dili ve sempatik hali her buzu erittiği gibi Eco’ya da pes ettirdi. İkisinin tatlı tatlı didişmesini hâlâ dün gibi hatırlarım.

eco

O zamanlar Türkiye’de gazeteler, şaşacaksınız, kültüre sanata önem verirdi. Hasan Cemal‘in yönettiği Cumhuriyet’ten -şimdi kim hatırlamıyorum- biri arayıp da “Yahu bu şahane mülakatını yarın baş sayfadan vereceğiz” dediklerinde dünyalar benim olmuştu.

Bu yetmemiş mülakatın yayınlandığı gün genel yayın yönetmeninden bir de teşekkür telefonu almıştım.

Eskiden böyle yürürdü gazetecilik.

Çook geride kaldı artık.


Eco’nun ölüm haberi üzerine düşünürken, ister istemez, ülkesinde değer bulan, el üstünde tutulan, lafı dinlenen bir aydının ne kadar şanslı olduğunu anladım bir kez daha. Hayatına imrendim, bizdeki neo barbarlığın aydın düşmanlığının zirve yaptığı bugünlerde.

Kültürü popülerleştirdiği ve insanlık tarihimizi herkese anlaşılır kıldığı kadar, ifade özgürlüğünü gözü gibi sakınmış bir aydındı Eco. Akademik özgürlükleri savunurken bir ara “İsrail üniversite ve yayıncılarına boykot uygulansın” diyen Batılı meslektaşlarına “Bir ülkede yaşayan sıradan insanları veya akademisyenleri hükümetlerinin siyasetiyle özdeşleştirmek ırkçılıktır” diyerek karşı çıkmıştı.

Ülkesi İtalya’nın düşünceye geleneksel saygı ortamında hem yazdı hem de sayısız polemiğe girdi Eco. “İtalya’yı eleştşirmekten başka ülkelere sıra gelmiyor bir türlü” demişti.

Tabii ifade özgürlüğünü siyasi alanda da cömertçe kullandığı halde hiçbir zaman ‘cumhurbaşkanına hakaret’ gibi bir insanlık dışı muameleye de maruz kalmadı.


Geçen gün AİHM yargıcı Işıl Karakaş‘ın da acı verici tespitiyle AİHM’de ‘ifade özgürlüğü ihlali’, Twitter’da engelleme rekoru kırdıkça taşralılaşan Türkiye’nin merceğinden Eco’nun hayat serüvenine bakınca tabii ki gıpta ediyorsunuz.

Uygarlığın inşaat kodlarını bilen insanlar bunlar.

Taşralı kliğin eline geçmiş ülkemizde ise hepsi vatan haini, müsvedde, kuduz vs.


Şimdi belki İtalya’da yas ilan edilecek; meydan ve sokaklara, okul ve parklara Eco’nun adı verilecek. Hak ettiği yüce yeri bulacak.


Burada ise aydınlar ölüm, hapis ve işsizlik üçgeninde, her gün hakaret yiyecek, ülkenin insanî hazinesi kurutulacak, akıl çölleşecek.

Neymiş, birlik ve beraberlik şartmış.

Neymiş, dünyaya kendimizi anlatamıyormuşuz.

Bu taşra kafası, bu vasatlık varken daha çook kıvranırsınız.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *