Medyanın dibe vurmasına ramak kala…

Brüksel’de hava kapalı, arada sırada yağmur yağıyor, şehrin sokaklarında elinde otomatik silahlarla askerler kol geziyor.

Sanki 1970’lerin Belfast’ındayız gibi bir görüntü var.

Bir ara uğradığım Carrefour markette bile, tezgahlar arasında polisler mevzilenmiş durumda.

Paris’te saldırıların ardından soluduğum havanın aksine, burada insanlarda tedirginlik kolayca göze çarpıyor.

Korku ile içe kapanmanın herşeye egemen olduğu AB ‘başkenti’nde dikkatleri farklı konulara odaklamak ne kadar kolay olacak pek bilemeden, Avrupa Politikalar Merkezi (EPC) binasının toplantı salonuna giriyoruz.

EPC, Avrupa Birliği bünyesindeki yetki sahiplerinin sağlam verilere dayalı kararlar vermesini sağlamak ve AB entegrasyon süreçlerinin sağlıklı yürümesine yardımcı olmak amacıyla faaliyet gösteren, ticari amaç gütmeyen, bağımsız bir düşünce kuruluşu.

Cengiz Çandar’la beraber, Türkiye’nin son yıllarda iyice büyüyen ifade ve medya özgürlükleri konusunda gözlem ve analizlerimizi sunmak üzere buradayız.Dört kişiden oluşan panelde ayrıca, Avrupa Gazeteciler Federasyonu’nun (EFJ) Başkanı Renata Schröder ile merkezi Strasbourg’da bulunan Avrupa Konseyi’nin (CoE) Brüksel Bürosu Sözcüsü Andrew Cutting de var.

brussels

Salon hemen hemen dolu.Gelenlerin önemli bir kısmı Avrupa Parlamentosu’yla, bazıları da Avrupa Komisyonu’yla bağlantılı kişiler. Ayrıca başka düşünce kuruluşlarından, Türkiye ile ilgili konulara vakıf konukları da görüyoruz.

Toplantının başlığı, Türkiye’de iyice hız kazanan otoriterleşmenin gazeteciliğe etkisinin geldiği noktayı isabetle anlatan bir ifade:

‘Türkiye’de medya özgürlüğü dibe vurdu mu?’

Toplantıyı yöneten, EPC’nin önde gelen isimlerinden Amanda Paul, gayet net bir dille, Brüksel’de gerçekleşen Türkiye – AB ‘zirvesi’nde odaklanılan Suriyeli mülteciler pazarlığı konusu ile Türkiye’yi karabasan gibi saran özgürlüklerin kısıtlanması konusu arasında bağların tamamen kopmaması ve ilerleyen süreçte büyük resmin yerli yerine oturması için herkesin çaba göstermesi gerektiğini söylüyor. Ve üyelik perspektifinde Kopenhag Kriterleri’ne bağlılık üzerine vurgu yapıyor.

Toplantının en etkileyici konuşması Cengiz Çandar’ınki. Sebebi, yedi köşe yazısı nedeniyle hakkında açılan ‘cumhurbaşkanına hakaret’ soruşturmaları nedeniyle başından geçenleri olağanüstü bir yalınlıkla anlatması. Savcılığa ifade vermeye gidişini, buluşmayı, orada geçen konuşmaları, verdiği ifadeyi anekdotlarla, araya espriler de sıkıştırarak anlatıyor. Daha da önemlisi, başından geçenleri – ya da başına gelenleri – kronolojik olarak Erdem Gül ve Can Dündar’ın tutuklanması ve Tahir Elçi’nin öldürülmesi olaylarının içine, daha büyük bir resme yerleştirmesi.

40 yıllık meslek hayatı boyunca tam yedi cumhurbaşkanı gördüğünü, sonuncusu hariç hiçbirinin ne yazmış olursa olsun hakkında hiçbir dava açmadığını söylüyor Cengiz ve noktalıyor:

‘Meslek hayatım boyunca en koyu askeri cunta dönemleri yaşadık, meslektaşım Mehmet Ali Birand’la beraber, 1990’ların sonunda generallerin uydurması yüzünden andıçlandık, dışlandık, zor günler geçirdik. Ama şunu söylememe izin verin: Ben baskının bu raddeye ulaştığı hiçbir dönem hatırlamıyorum.’

Ben de medyanın hem sektörel, hem yapısal hem de cezai tasarruflar ve önlemler açısından 2015 sonu itibarıyla geldiği noktayı özetliyorum. Söylediklerim de özetle şöyle:

‘Toplantının başlığı, acil koduyla AB’ye sinyal gönderen nitelikte, haklı bir başlıktır.Türkiye hala üyelik perspektifinde ciddi ve ısrarlı ise, Ankara’daki yöneticilerin, özgür ve bağımsız medyanın demokrasinin kayıtsız koşulsuz unsuru olduğunu, ‘olmazsa olmaz’ özelliğini artık kavraması gerekir. Ama ne yazıktır ki, gidişat tam tersi yöndedir. Şahsileşmekte olan iktidar, 2015 yılı içinde, son derece kararlı bir şekilde, medyanın bağımsız kalmaya çabalayan, eleştiri ve sorgulama hakkını korumak isteyen kesimini, bizatihi kurumları hedef alarak, veya hedef alanlara göz yumarak, doğrudan veya dolaylı olarak kontrol altına almıştır. Yaz aylarında, bir yandan Doğan Grubu’na tehditler artarken, Koza İpek Grubu’nun Ankara merkezine polis baskını yapılmış, ardından Doğan’ın en güçlü gazetesi Hürriyet’e iki gece üstüste, organize olduğu kuşku götürmeyen vandalist saldırılar gerçekleşmiş, 1 Kasım seçimleri arefesinde de Koza-İpek Grubu’nun TV ve gazeteleri, son derece dramatik güvenlik operasyonları ile devletin kontrolüne geçmiştir. Çok sayıda TV kanalının uydulardan çıkarılması da buna eklenince, manzara çok açıktır: An itibarıyla Türkiye’de Halk TV, IMC TV ve sınırlı ölçülerde CNNTürk gibi iki-üç kanal dışında eleştirel, muhalif görüşlere yer veren kanal kalmamıştır. TV kanallarının neredeyse tamamen devlet-hükümet kontrolüne geçmesi, Türkiye’de halkın beşte dördünün haberleri sadece TV’den aldığı düşünülürse, otoriterleşmenin ne aşamaya geldiğini göstermeye yeter.El koyma ve toplu işten çıkarma operasyonlarının bu yıl sonuna kadar Zaman ve CHA gibi geriye kalan çok az sayıda eleştirel habercilik kuruluşlarını da kapsayarak nihai aşamanın tamamlanacağı, çok yaygın ve güçlü bir endişe olarak sektörde dile getirilmektedir.’

‘Sektörde baskı ve korku nedeniyle muazzam bir otosansür hakimdir. Büyük medya kuruluşları yayın içeriklerini hükümeti rahatsız etmeyecek şekilde yeniden şekillendirmektedir. An itibarıyla Türkiye’de sektöre hakim yapının, genetiği değiştirilmiş medya yapısı olduğu, bunun da halkın haberalma hak ve özgürlüğüyle uzakktan yakından alakası kalmadığı su götürmez bir gerçektir. Ama, Macaristan Başbakanı Victor Orban gibi özgür medya düşmanı liderlerin AB ortamını zehirlediği bu dönemde, bu anlattıklarımın buralarda ne derece kaygı yaratacağı da ayrı bir meseledir.’

‘Yasal yaptırımlar öyle vahim bir hal almıştır ki, artık Türkiye’de gazetecilik mesleğinin bir ‘organize suç’ gibi görüldüğünü, ülkede en tehlikeli meslek haline getirildiğini söylemek abartma olmaz.

TCK madde 299 nedeniyle, Çandar gibi yüzü aşkın gazeteciye ve sıradan vatandaşlara açılan hakaret davalarının nasıl bir ‘vahim kalıp’ oluşturduğunu biliyorsunuz. Bu maddeye dayalı davaların, 1 Kasım seçimlerindeki sonuç dikkate alındığıında, daha büyük bir hızla artacağını kaygıyla not etmek isterim.’

‘Ama en vahim gelişme, Samanyolu TV yöneticisi Hidayet Karaca ile bir yıl önce başlayan, ardından Mehmet Baransu’nun, ardından Nokta Dergisi editörleri Cevheri Güven ve Murat Çapan’ın, ve en son olarak da Cumhuriyet editörleri Erdem Gül ve Can Dündar’ın, ‘devlet sırlarını ifşa’, ‘terör örgütü üyeliği’, ‘halkı silahlı isyana teşvik etmek’ gibi, yasada son derece ağır mahkumiyetler içeren suçlarla tutuklanmalarıdır. Bu tutuklamaların, istenen cezaların ağırlığı nedeniyle, keyfi bir şekilde çok uzun bir zaman dilimine yayılmasından, onarımı imkansız mağduriyetler üretmesinden, ve en önemlisi bundan sonraki tutuklamalar için tehlikeli emsaller teşkil etmesinden herkes endişe duymalıdır. Bu meslektaşlarımıza, Vice News ekibinden, rahmetli Tahir Elçi’nin avukatlığını yaptığı  muhabir Muhammed Resul’ü de eklemeliyiz. Bu örnekler, kimsenin kuşkusu olmasın, bize şunu söylüyor: Türkiye’de eleştiri ve sorgulama içeren, esasen anayasa ve uluslararası szözleşmelere göre tam da mesleki icraat sayılan gazetecilik, ‘casusluk’ ve ‘ihanet’ gibi bir suç tanımına eşitlenmektedir. Gazeteciliğin suça dönüştürülmek istendiği ve bu yolda mesafe alındığı bir ülkede, demokrasiden en asgari biçimiyle bile söz etmek imkansızdır.’

Diğer konuşmacılar da, RTÜK’teki iktidar yanlısı yapısal değişiklikler, basın kartı ayrımcılığına dair kaygılar ve sendikal hakların eksikliği, AİHM emsal kararlarına saygının gerekliliği gibi konulara değindiler.

EFJ Başkanı Schöder’le tamamen mutabakat sağladığımız bir çıkış yolunu paylaşarak noktalayayım:

Schröder, medyanın en büyük sorunlarından birinin, medyanın kendi içindeki kutuplaşma, ayrı gayrılık, ideolojik husumetler, Kürt medyasının dışlanması ve ortak zeminde buluşamama olduğunu, yıllar sonra nihayet biraz ‘yakınlaşma’ işaretleri aldığını söyledi.

Bu tespit doğruydu. Tutuklanan arkadaşımız Can Dündar, gazetede göreve geleliberi ‘geçmişin çekişmelerini, kin ve nefreti bırakalım, hesaplaşma ve özeleştiriyi erteleyelim, çünkü zaman bir arada durma zamanı’ diye kaç defa yazmıştı. Baskılara maruz kalan Zaman gazetesinin yeni editörü Abdülhamit Bilici de göreve geleliberi bu görüşü ağırlıkla işliyor. TGS de yakınlaşmayı çok önemli buluyor.

Baskıların azalmayacağı kesin, dibe vuruldu sayılır, öyleyse medyanın birleşik bir güç haline gelmesi de kaçınılmaz bir görev.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *